26 Temmuz 2015 Pazar

İltifât



Edebî Sanatlar 
Anlama Dayalı Söz Sanatı
İltifât

Sözlük anlamı “dönmek, yüzünü çevirmek” olan iltifât, bir belâgat terimi olarak manzum ya da mensur bir sözü birinci, ikinci veya üçüncü şahıs kiplerinden biri ile ifade ederken diğer bir kipe aktarmaktır, iltifat içinde değerlendirilecek diğer bir anlatım biçimi de aynı ifade içinde sözü, fiil kiplerinin birinden diğerine çevirmektir.

İltifat, söz bir düzen içinde devam ederken onu birdenbire, beklenmedik şekilde ve akla gelmeyen bir yöne çevirmek olduğu için bu ifade biçiminin en etkili olanı heyecan hâlinde söylenenidir. İltifatın rücû’ ve tekrirde olduğu gibi zihni uyarma, dikkati çekme gibi önemli işlevleri vardır.

İltifat Sanatına Örnekler:

Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak
O benimdir o benim milletimindir ancak

Çatma kurbân olayım çehreni ey nazlı hilâl
Kahramân ırkıma bir gül ne bu şiddet bu celâl
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl

Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım
Kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım
Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım
Bu üç kıt’anın ilkinde muhataba hitap vardır. Bu hitabın amacı milletin sancak ve bayrak ile somutlaşmış olan istiklâl inancını pekiştirmektir. İkinci kıt’ada muhatap değişmiştir; bu kıt’adaki muhatap “hilâldir. Şair üçüncü kıtada kendisine döner ve hitabı terk ederek bir hikâyeye ve tasvire başlar. Bu kıtada fiil kipleri değişmiştir. Şair birinci tekil kişi zamirleri ile ifadesini sürdürür. Buna ek olarak bu son kıtanın ilk iki mısraında da bir iltifât vardır. Birinci mısrada geçmiş zaman kipi kullanıldıktan hemen sonra geniş zaman kipine geçilmiştir. Alt mısraında da gelecek zamanın rivayetinden yine geniş zamana geçiş vardır. Bu özgürlüğün geçmişten geleceğe yönelik sürekliliğini vurgulamaktadır. Aslında bu şiir baştan sona kadar bir üslûp özelliği olan iltifâtın usta bir şair elinde nasıl bir sanata dönüşebileceğini gösteren örneklerle doludur.

Başta belirtildiği gibi söz arasında ani bir heyecan etkisiyle konu dışına çıkmadan hitabın yönünü değiştirmeye “iltifat” denir.

Geçmiş bir zamanı kalbim bulmak üzeredir.
Tamamlanacaktır yarım kalmış rüyalar;
Ey hafıza! Cömert memenden beni emzir;
Zengin renklerini ufkuma dök ey bahar!

Ahmet Muhip Dıranas
(Bu dörtlükte geçmiş zamanla ilgili olarak “hafıza” ya seslenilirken hitabın yönü birden “bahar“a çevriliyor.)


Kapuna yüz sürdügiyçün buldı bu kadri güneş
Ey güneş hoş südde-i âlîye itdün ilticâ

Beyit “Güneş bu değeri senin kapına yüz sürdüğü için buldu. Ey güneş! Hoş, yüce bir eşiğe sığındın.” anlamındadır. Bir kasideden alınmış olan bu beyitte şair birinci mısrada memduhu olan I.Selim’e, ikinci mısrada da iltifat yoluyla muhatabını değiştirerek “güneş”e hitap etmektedir.

Aradan yıllar geçti, işte o günden beri
Ne zaman yolda bir hana rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim
Ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar.
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!

Şairin muhatabı önceleri “yollar” iken, daha sonra “han duvarları”dır.

İltifat duygular ifâde edilirken sözün, bahsedilen varlıktan çevirilip başka bir varlığa yönetilmesi veya muhâtabdan gâ'ibe döndürülmesi, yani hitabın yönünün değiştirilmesi san'atıdır:

Ahvâline ralını kıldı Mecnûn
Bahdı ana tökdi eşk-i gül-gûn
Sayyâd bu nâ-tüvâne kıyma
Kıl canına rahm câne kıyma
Fuzuli

Mecnûn,/ceylânın/durumuna acıdı; ona baktı, gülrenkli gözyaşları döktü. Avcı, bu zavallıya kıyma; canına acı, cana kıyma.

Leylâ vü Mecnûn'unda Fuzûlî, ceylânın durumunu görüp kendine benzeterek çok duygulanan Mecnûn'u gâ'ibden, muhatabı olan Avcı'ya döndürüp seslendirerek iltifat san'atı yapmıştır.

Akar yaşım sele benzer ömür geçer yele benzer
Güler yüzün güle benzer ne bilsin geçe bu çağlar
Yunus Emre

İlk dizede muhataba hitap edilirken ikinci dizede söz gaibe çevrilir.
*
İltifat

İltifat, L-F-T fiil kökünden türemiş olup, Türkçe “dönmek, yönelmek, çevrilmek”
anlamına gelen bir kelimedir.Bir belâgat terimi olarak İltifat, muhatabın dikkatini çekmek, ilgisini taze ve canlı tutmak için sözü söyleyen tarafından gerçekleştirilen bir şahıstan diğer bir şahsa, bir zamandan başka bir zamana, bir kipten diğer bir kipe geçme şeklinde tecelli eden bir üslûp hususiyeti, bir söz sanatıdır

İltifatları şahıslar, zamanlar ve kipler arası geçişler bağlamında farklı esaslara dayanan tasniflere tabi tutmak mümkündür.


Abdurrahman Özdemir, http://www.corumcagri.org.tr/UsersFiles/file/446_53136_1932015153118573.pdf
===========
Kaynaklar:
http://www.corumcagri.org.tr/UsersFiles/file/446_53136_1932015153118573.pdf
http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2013/12/edip-yuksel-tahiyyat-duas-ve-iltifat.html
http://www.samanyoluhaber.com/bilgi/soru/Edebiyatta-Iltifat-Nedir_1449/
http://www.frmartuklu.org/konu/%C4%B0ltifat-nedir
http://www.edebiyatogretmeni.info/iltifat-sanati.htm
http://www.edebiyatogretmeni.org/iltifat/


Ek Okuma



Edip Yüksel,Tahiyyat duası ve İltifat Sanatı
Oturuşlarda Ettehiyyâtü'yü okumak (Mealcinin namazı-6)

Edip Yüksel: "Otururken “tahiyyat” denilen duayı okumamalı; zira bu dua Muhammed peygamber sanki her şey nazır ve hazır bir tanrıymış gibi bir hitap içermekte ve Allah’tan başkalarını anmaktadır. İlla bir şey okunmak dilenirse, Allah’ın birliğine şahadet getirilebilir veya herhangi bir dua yapılabilir."(1) Bunun gibi , Edip Yüksel pek çok yerde , tahiyyat duasını okumayı şirk saymaktadır..(2) Bu konularda o , Resulü olan Reşad Halife'nin fikirlerinin devam ettiricisi konumundadır..Edip Yüksel'in bu batıl iddiası Tahiyyat duasında iltifat sanatı yapıldığını hesaba katmadığı için geçersizdir.
İltifat Sanatı (3)
Belagat âlimlerinin anlama güzellik veren edebî sanatlardan saydığı iltifat, bir beyitte veya kısa bir sözde beklenmedik şekilde şahıs, zaman ve üslup bakımından değişiklikler yapmaktır. Bu değişiklikler monotonluğu kırarak muhatabın ilgisini uyandırmak ve konunun önemine dikkat çekmek gibi amaçlarla yapılır.

Zemahşerî, Kur'ân-ı Kerîm'in hitap e­killerinden kabul ettiği ve "televvün hita­bı" adını da verdiği İltifat sanatına çeşitli ayetlerin tefsiri münasebetiyle temas etmiştir. İltifatın meânî, beyan ve bedi" ilimleriyle ilgisine dikkat çeken Sekkâkî, Araplar'ın konuklarına çeşitli yemekler ikram etmekten hoşlandıkları gibi muhataplarına sözlerini değişik ifadelerle sunma alışkanlığına da sahip olduklarını, Kur'an'da birçok ince iltifat örneği bulunduğunu, bunları ancak usta ediplerin sezebileceğini söyler [502] Hatîb el-Kazvînî, Tâceddin es-Sübkî. Teftâzânî, Süyûtî, İsâmüddin el-İsferâyînî, Süleyman el-Mağribî gibi âlimler. Eski Arap şiirinde de iltifat sanatının çeşitli örneklerine rastlanmaktadır. Nitekim Zemahşerî, İltifatın Câhiliye Arapları'nın bir anlatım tarzı olduğunu söyleyerek İmruülkays'ın beyitlerinden örnekler vermiştir.[504]

Başlıca İltifat türleri şunlardır:

1. Gâibden hitaba geçiş. Kendisinden üçüncü şahıs olarak söz edilen kimseden İfadenin devamında ikinci şahıs olarak bahsedilmeye geçilmesidir. Fatiha suresinde (1 -4) Allah'a hamd edilip Allah'ın sıfatlarından söz edilirken üçüncü şahıs ve hikâye üslubu ile devam eden söz, Allah'a ibadet kısmına gelince birden değiştirilerek Allah'a hitap şeklinde anlatıma dönüştürülmüştür. Bu değişikliğin sebebi, Allah'a yapılan sözlü ve fiilî taat nevilerini kendinde toplayan en mükemmel saygı tarzı olan ibadetin şanına tazim ve önemine dikkat çekmek. Allah'ın karşısında ve O'nu görüyormuş gibi huşu içinde ibadet yapmanın önemini vurgulamaktır. Sadece sözlü tazim olan hamdin derecesi ibadetin derecesinden düşük olduğu için hamdin anlatımında üçüncü şahıs ve hikâye üslubuyla yetinilmiştir. Dua ve isteklere vesile durumundaki ibadetin ardından gelen yardım ve hidayet taleplerinin gıyaben değil hitaben (yüz yüze) yapılması uygun düştüğü için onlarda da hitap üslubu sürdürülmüştür.

2. Gâibden mütekellime geçiş. Üçüncü şahıs olarak söz edilmeye başlanan kimseden daha sonra birinci şahıs olarak bahsedilmeye geçilmesidir. Aşağıdaki ayette bunun bir örneği görül­mektedir:
"Sonra buhar halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye isteyerek veya istemeyerek gelin dedi. İkisi de isteyerek geldik dediler. Böylece onları yedi gök olarak iki günde var etti ve her göğe görevini vahyetti. Biz dünya semasını kandillerle donattık, onu bozulmaktan koruduk. İşte bu o aziz ve alim olan Allah'ın takdiridir.[505]
Burada anlatım hikâye üslubu ile devam ederken yıldızlar konusundaki yanlış inanca dikkat çekmek üzere onların Allah'ın yaratığı olduğunu belirten kısımda sözün akışı değiştirilerek fiil, Allah'ın zatına isnad ile "donattık" şeklinde mütekellim sîgasına dönüşmüştür.

3. Muhataptan gaibe geçiş. İkinci şahıs olarak söz edilen kimseden ifadenin devamında üçüncü şahıs olarak bahsedilmesidir. Şu ayette de bu türün bir örneği görülmektedir:

"Doğrusu tevhid dini olan Müslümanlık bir tek din olarak sizin dininizdir ve ben de sizin rabbinizim; artık bana kulluk edin. Fakat onlar din konusunda aralarında bö­lüklere ayrıldılar, hepsi bize dönecektir.[506]

Ayetin başında hak dinin ve hak mabudun tek olduğu gerçeği hitap üslubu ile hatırlatıldıktan sonra onların din konusunda bölünmüş hallerini peygamberlere ve başkalarına haber verip kınayan ve onları da kınamaya çağı­ran kimselerin tavrını sergilemek üzere gâib sîgasına ve hikâye (ihbar) üslubuna dönülmüştür.

4. Mütekellimden gaibe geçiş. Birinci şahısla başlayan sözün üçüncü şahsa dönüşmesidir.
"Tâ Hâ. Biz sana Kur'an'ı sıkıntı çekesin diye indirmedik. O, yeri ve yüksek semaları yaratan tarafından İndirilmiştir [507]
mealindeki ayetlerde çoğul birinci şahısla başlayan sözün akışına göre, "Bizim tarafımızdan indirilmiştir" denecek yerde, "Yeri ve yüksek gökleri yaratan tarafından indirilmiştir" şeklinde üçüncü şahısla hikâye üslubuna geçilmiştir.

5. Mütekellimden muhataba geçiş. Bir kimseden birinci şahıs olarak söz edilirken ikinci şahıs olarak bahsedilmeye geçilmesidir:
"Beni yaratana niçin ibadet etmeyeyim! Ve siz ona döndürüleceksiniz.[508]
Ayetin, "Sizi yaratana niçin ibadet etmezsiniz; ona döndürüleceğinize göre" şeklinde hitap üslubuyla olacak yerde ilk kısımda birinci şahısla ifade ederek nasihatte içtenliğini göstermek, kendi nefsi için istediğini onlar için de arzuladığını belirtmek üzere sözü kendi üzerinden sarf etmiştir. Gerçekte bu sözü söyleyenin amacı müşrik kavme nasihattir. Nasihat­te muhataplar amaçlanmamış olsaydı ayetin devamı. "Ona döndürüleceğime göre ben niçin ona ibadet etmeyeyim" şeklinde olması gerekirdi. Bu tür ta'riz üslubu öğütlerde daha etkileyici bir an­latım tarzıdır.[509] Ayrıca ayette iltifatın yanında bir îcâz türü olan ihtibâk sanatı da söz konusudur.

6. Maziden muzâriye geçiş. Geçmiş zaman kipiyle başlayan sözün şimdiki zamanla devam etmesidir. Bu değişiklikle fiilin önemine, ilginçliğine dikkat çekme ve süreklilik arz ettiğine işaret etmenin yanında maziden (hikâye ve rivayet anlatımından) hale geçmek suretiyle anlatıma canlılık verilmiş, dinleyicinin ilgisi çekilmiş olur:
"Onlar ki küfre saplandılar ve Allah'ın yolundan -İnsanları- çevirmektedirler.[510]
Ayette onların küfür ve inkârları­nın sabit, kararlı, saplantılı ve değişmez olduğu mazi kipiyle belirtildikten sonra insanları hak yoldan saptırmalarının sürekli biçimde tekrarlanan ve yenilenen bir eylem olduğunu anlatmak üzere ifa­de süreklilik bildiren muzâri sîgasına dönüşmüştür.

7. Muzâriden maziye geçiş. Şimdiki zamanla gelecek zamanı içeren muzâri kipiyle başlayan sözün bir yerinde anlatımın mazi kipine dönüşmesidir. Gelecekteki bir fiilin mazi kipiyle ifadesi onun olmuş bitmiş gibi kesinliğini, önemini veya zaman bakımından önceliğini anlatır:
 "O gün sûra üfürülecek. Artık göklerde ve yerdeki kimseleri korku sarmıştır.[511]
Burada "korku saracaktır" yerine "korku sarmıştır" ifadesinin yer alması bunun kesin bir gerçek olduğunu vurgulamak içindir.

8. Maziden emre geçiş.
"De ki: Rabbim adaleti ve her mescidde -her namaz vaktinde-yüzlerinizi kıbleye doğrultup O'na ihlâslı bir şekilde İbadet edin diye emretti [512]
mealindeki ayette anlatım, namaz ve ibadetin önemine dikkat çekmek üzere maziden emre dönüştürülmüştür. İbn Vehb, Ebû Ali et-Tenûhî ve Şerefeddin et-Tîbî gibi belagat âlimlerine göre müfret, tesniye ve cemi sîgaları arasındaki geçişler de iltifattan sayılmıştır. İsâmüddin el-İsferâyînî, müzekker lafızla dile getirilen bir mânayı sözün devamında müennes lafızla veya aksiyle ifadeyi de İltifat türleri arasına dahil etmiştir.
Türk edebiyatında da kullanılan iltifat heyecana bağlı sanatlardan biridir. Belli bir hitap ve tertip içinde devam eden söz, şair veya yazarın duyduğu bir heyecan sebebiyle birden bire bazan akla gelmesi zor, konuyla ilgisi az bir şekilde yön değiştirip çarpıcı bir ifade haline dönüşerek etkisini arttırır. Bundan dolayı lafızdan çok manaya ait kabul edilen bu sanatın umumiyetle manzum örneklerde kendini göstermesi Türk edebiyatına ait bir özellik sayılabilir.
İltifatın her çeşidine ait manzum örnekler arasında [513] İstiklâl Marşının ayrı bir yeri vardır. Şiirin tamamı, hitabı hikâye ve tasvirin takip ettiği, fiillerin geçmiş zamandan gelecek zamana çeşitli kiplere yöneldiği. iltifat sanatının başarılı uygulamalarına ait üslup hususiyetleri taşıyan bir eserdir.
*
Risalede Tahiyyat: Sual: Teşehhüdün mübarek kelimâtı, Miraç gecesinde Cenâb-ı Hak ile Resulünün bir mükâlemeleri olduğu halde, namazda okunmasının hikmeti nedir? Elcevap: Her mü'minin namazı, onun bir nevi miracı hükmündedir. Ve o huzura lâyık olan kelimeler ise Mirac-ı Ekber-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmda söylenen sözlerdir. Onları zikretmekle o kudsi sohbet tahattur edilir. O tahatturla o mübarek kelimelerin mânâları cüz'iyetten külliyete çıkar ve o kudsi ve ihatalı mânâlar tasavvur edilir veya edilebilir. Ve o tasavvur ile kıymeti ve nuru teâlî edip genişlenir. Mesela: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o gecede Cenâb-ı Hakka karşı selâm yerinde "Ettehiyyatü lillahi " demiş. Yani, "Bütün zihayatların, hayatlarıyla gösterdikleri tesbihat-ı hayatiye ve Sânilerine takdim ettikleri fıtri hediyeler, ey Rabbim, sana mahsustur. Ben dahi bütün onları tasavvurumla ve imanımla sana takdim ediyorum." Evet, nasıl ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm "Ettehiyyatü" kelimesiyle bütün zîhayatın ibâdât-ı fıtrîyelerini niyet edip takdim ediyor. Öyle de, tahiyyatın hülâsası olan "el mübarekatü" kelimesiyle de, bütün medar-ı bereket ve tebrik ve bârekâllah dediren ve mübarek denilen ve hayatın ve zîhayatın hülasası olan mahluklar, hususan tohumların ve çekirdeklerin, danelerin, yumurtaların fıtri mübarekiyetlerini ve bereketlerini ve ubudiyetlerini temsil ederek, o geniş mânâ ile söylüyor. Ve mübarekâtın hülasası olan "essalavatü" kelimesiyle de, zîhayatın hülasası olan bütün zîruhun ibâdât-ı mahsusalarını tasavvur edip dergâh-ı İlahîye o ihatalı manasıyla arz ediyor. Ve "ettayyibatü" kelimesiyle de, zîruhun hülasaları olan kâmil insanların ve melaike-i mukarrebînin, salavatın hülasası olan tayyibat ile nurani ve yüksek ibadetlerini irade ederek Mabuduna tahsis ve takdim eder. Hem nasıl ki o gecede Cenâb-ı Hak tarafından " Esselamü aleyke eyyühennebiyyü" demesi, istikbalde yüzer milyon insanların her biri, her gün, hiç olmazsa on defa "esselamü aleyke ya eyyühennebiyyu" demelerini âmirâne iş'ar eder ve o selâm-ı İlahî, o kelimeye geniş bir nur ve yüksek bir mânâ verir. Öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, o selama mukabil "esselamü aleyna veala ibadillahissalihin " demesi istikbalde muazzam ümmeti ve ümmetinin salihleri, selâm-ı İlâhîyi temsil eden İslamiyete mazhar olmasını ve İslamiyetin umumi bir şiarı olan mü'minler ortasındaki "esselamu aleyke-vealeykesselam" umum ümmet demesini râciyâne, dâîyâne Halıkından istediğini ifade ve ihtar eder. Ve o sohbette hissedar olan Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, emr-i İlâhî ile o gece  "Eşhedü enlailahe illallah veeşhedü enne Muhammeden abdühü verasülüh." demesi, bütün ümmet kıyamete kadar böyle şehadet edeceğini ve böyle diyeceklerini mübeşşirâne haber verir. Ve bu mükâleme-i kudsiyeyi tahattur ile kelimelerin mânâları parlar, genişlenir.
Bu mezkûr hakikatın inkişafında bana yardım eden garip bir hâlet-i ruhiyedir: Bir zaman karanlıklı bir gurbette, karanlık bir gecede, zulmetli bir gaflet içinde, hali hazırda olan bu koca kâinat hayalime câmid, ruhsuz, meyyit, boş, hâlî, müthiş bir cenaze göründü. Geçmiş zaman dahi bütün bütün ölü, boş, meyyit, müthiş tahayyül edildi. O hadsiz mekân ve o hudutsuz zaman, karanlıklı bir vahşetgâh suretini aldı. Ben o hâletten kurtulmak için namaza iltica ettim. Teşehhüdde "ettahiyyatü" dediğim zaman birden kâinat canlandı; hayattar, nurani bir şekil aldı, dirildi. Hayy-ı Kayyûmun parlak bir aynası oldu. Bütün hayattar eczasıyla beraber, hayatlarının tahiyyelerini ve hedâyâ-yı hayatiyelerini daimî bir surette Zat-ı Hayy-ı Kayyuma takdim ettiklerini ilmelyakîn, belki hakkalyakîn ile bildim ve gördüm. Sonra " Esselamü aleyke eyyühennebiyyü" dediğim vakit, o hudutsuz ve hâlî zaman birden Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın riyaseti altında, zihayat ruhlar ile vahşetzar suretinden ünsiyetli bir seyrangâh suretine inkılâp etti. (4)
*
Edip'in Fatiha'daki iltifat sanatını görüp Tahiyyat'daki aynı edebi sanatı görememesi:

Hatırlatma: Gâibden hitaba geçiş: Kendisinden üçüncü şahıs olarak söz edilen kimseden İfadenin devamında ikinci şahıs olarak bahsedilmeye geçilmesidir. Fatiha suresinde (1 -4) Allah'a hamd edilip Allah'ın sıfatlarından söz edilirken üçüncü şahıs ve hikâye üslubu ile devam eden söz, Allah'a ibadet kısmına gelince birden değiştirilerek Allah'a hitap şeklinde anlatıma dönüştürülmüştür...

Edip'e sorulan soru: Fatiha suresinde görüldüğü kadarıyla surenin başında "de ki , onlara söyle" ya da bana şöyle dua edin gibi bir cümle yoktur. Allah burada kime seslenmektedir. Allah, kime bizi doğru yola ulaştır demektedir?

Edip'in cevabı: "Hiç kitap okumuyor usunuz ? Şart mı bunu demek ? Buradaki ifade okuyan kişi , yani sen bunu diyorsun ; Allah bunu demiyor. Benzeri şeyler edebi kitaplarda çok yerde vardır. Her zaman de , de, de, denilmez. Bağlam içerisinde anlarsın kimin dediğini.
Hatta isimler bile söylenmez..Diyaloglar vardır..Demiyor ki falanca dedi. Öbürü şöyle cevap verdi. İki nokta üst üste , yok.- başkası , - başkası ..Her bir çizgiyle başkasının sözü olduğunu anlarsın..Ne kadar basitçe yaklaşım..Mesela , örnek veriyorum Mesaj'da..Büyük kardeş Mısır'da verdiği öğüdü babalarının Filistin'de verdiği cevabın izlemesi çarpıcı ve ekonomik bir anlatım sanatıdır. "(5)
Ne hikmetse o çarpıcı ve ekonomik anlatım sanatını tahiyyatta keşfedemeyen Edip
" Esselamü aleyke eyyühennebiyyü" kısmının Allah'ın (c.c.), Resulüne (s.a.v.) hitabı olduğunu yakalayamamıştır.
*
Allah: 1. Zat-ı Zülcelal , Peygamber 2. şahıs , Cebrail :3. şahıs , duayı namazda okuyan kişi: 4. şahıs olsun.
Bu duanın okunuşunda 4. şahısın hiç bir kendi cümlesi yoktur..4. şahıs, duada 1. zat-ı zülcelal hazretleri  bunu dedi , ikinci şunu , 3. de bunu dedi ve ben de bunları kendi niyetim ve ubudiyetimle yüce makama arz ederim şeklindedir..Bu nedenle 1. zatın ; yani Allah'ın huzurunda 4. şahsın ; yani namazda duayı okuyanın  2. şahsa (a.s.m.) hazır ve nazır bir kişiye seslenme tarzında gönderdiği herhangi bir doğrudan selam veya doğrudan yaptığı hiçbir hitap yoktur. En başta şunu söyleyelim ki namazda selam göndermek,  vermek , almak namazı bozar..Bu cümleler , Edip'in de Fatiha için dediği gibi tırnak içinde söylenmiş yani başka bir yerden ve kişiden alıntılanmış ve dua içinde yad ediliyor gibidir..Kur'an-ı Kerim'deki benzer sanatları çok güzel algılayan Edip'in Tahiyyatta böyle bir çarpıtmaya tevessül etmesi çok acıdır ve Bayındır Hoca'nın dediği gibi "zavallılıktır".

Şimdi tekrar bakalım:
Tahiyyat duası :
a-Türkçe okunuşu: “Ettehıyyâtü lillâhi ve’s-salevâtü ve’ttayyibâtü esselâmü ‘aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllâhi ve berakâtühû esselâmü ‘aleynâ ve ‘alâ ‘ıbâdi’l-lâhi’s-sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illallâhü ve eşhedü enne Muhammeden ‘abdühû ve rasûlüh.”
b-Cümle cümle anlamı ve cümledelerdeki hitabın kimden kime yapıldığı :
1.) Diyaloğun ilk kısmı: "Ettehıyyâtü lillâhi ve’s-salevâtü ve’ttayyibâtü"
Peygamberden , Allah'a. Yani 2. şahıs birinciye söyledi.
Öncelikle şunu hatırlayalım: Teşehhüdün mübarek kelimeleri, Miraç gecesinde Cenâb-ı Hak ile Resulünün karşılıklı konuşmaları olduğu halde, namazda okunmasının hikmeti nedir? Elcevap: Her mü'minin namazı, onun bir nevi miracı hükmündedir. Ve o huzura lâyık olan kelimeler ise Mirac-ı Ekber-i (En büyük Mirac) Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmda söylenen sözlerdir. Onları zikretmekle o kudsî sohbet hatırlanıp yad edilir. O hatırlamayla o mübarek kelimelerin mânâları cüz'iyetten külliyete çıkar ve o kudsi ve kapsamlı mânâlar tasavvur edilir veya edilebilir.
İlk kısmın anlamı : Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o gecede Cenâb-ı Hakka karşı selâm yerinde "Ettehiyyatü lillahi " demiş. Yani, "Bütün canlıların , hayatlarıyla gösterdikleri tesbihatlar , zikirler ve Yaratıcılarına takdim ettikleri fıtri hediyeler, ey Rabbim, sana mahsustur. Ben dahi bütün onları tasavvurumla ve imanımla sana takdim ediyorum." Evet, nasıl ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm "Ettehiyyatü" kelimesiyle bütün canlı varlıkların fıtri ibadetlerini niyet edip takdim ediyor. Öyle de, tahiyyatın özü olan "el mübarekatü" kelimesiyle de, bereket sebebi ve tebrik ve bârekâllah dediren ve mübarek denilen ve hayatın ve hayatlının özü , özeti olan mahlukların, özellikle tohumların ve çekirdeklerin, danelerin, yumurtaların fıtri mübarekliğini ve bereketlerini ve kulluklarını, fıtri olarak yaptıkları takdis , tesbih ve zikirlerini temsil edecek bir niyet ve tasavvur ile  o geniş mânâ ile söylüyor. Ve mübarekâtın hülasası olan "essalavatü" kelimesiyle de, canlı varlıkların özü ve kemal  manada özeti olan , ruh sahibi varlıkların hususi ibadetlerini tasavvur edip dergâh-ı İlahîye o geniş ve kapsamlı manasıyla arz ediyor. Ve "ettayyibatü" kelimesiyle , ruh sahiplerinin de kemal manada süzülmüş bir cevheri olan kâmil insanların ve melaike-i mukarrebînin, salavatın hülasası olan tayyibat ile nurani ve yüksek ibadetlerini kast ederek Mabuduna yani yüce yaratıcıya tahsis ve takdim eder.
2.) Diyaloğun ikinci sözü : "esselâmü ‘aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllâhi ve berakâtühû"
Kimden kime: 1. den 2. ye Yani 1. cümlenin mukabili olarak ilk cümlenin muhatabından (c.c.) ilk cümlenin sahibi olan şanlı Resule (s.a.v.)
Cümlenin özel anlamı : Cenâb-ı Hak tarafından " Esselamü aleyke eyyühennebiyyü" denmesi, gelecekte milyarlarca insanın her biri, her gün, hiç olmazsa on defa "esselamü aleyke ya eyyühennebiyyu" demelerinin gerekliliğine (Yaratıcı böyle yapmışsa bizim için bu bir emir yerine geçer) işaret eder ve o İlahî  selâm, o kelimeye geniş bir nur ve yüksek bir mânâ verir. Yani Allah bu şekil selamladığı Nebisini siz de selamlayın. Cümlenin anlamı ey Allahım! böyle dememizi emir buyurdun işte söylüyoruz..Senin değer verdiğin Nebine biz de sana uyarak değer veriyor ve senin selamını biz de tekrarlayarak sırf senin rızana vesile olduğu ve bize seni tanıttığı için Resulüne teşekkürlerimizi kalben takdim ediyoruz..
3.) 3. Parçası: "esselâmü ‘aleynâ ve ‘alâ ‘ıbâdi’l-lâhi’s-sâlihîn." Hz. Peygamber 2. cümleye mukabilen Allah'a söylüyor. Böyle bir cümlenin bu kudsi diyalogta omuzladığı anlam:  istikbalde muazzam ümmeti ve ümmetinin salihleri, selâm-ı İlâhîyi temsil eden İslamiyete mazhar olmasını ve İslamiyetin umumi bir şiarı olan mü'minler arasındaki "esselamu aleyke-vealeykesselam" umum ümmet demesini dua edercesine ve talep edercesine Halıkından istediğini ifade eder ve hissettirir.
4.) 4. ve son kısım :"Eşhedü en lâ ilâhe illallâhü ve eşhedü enne Muhammeden ‘abdühû ve rasûlüh." Ve o sohbette hissedar olan Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, emr-i İlâhî ile o gece  "Eşhedü en lailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü verasülüh." demesi, bütün ümmet kıyamete kadar böyle şehadet edeceğini ve böyle diyeceklerini peşinen müjdeleyici bir lütuf olarak haber verir. Ve bu karşılıklı konuşmayı hatırlamakla kelimelerin mânâları parlar, genişlenir. (6)
c-Namazda okurken cümlelerin muhatapları ve kimden kime söylendiği: Namazda bu diyaloğun ve kudsi konuşmanın tekrardan dua niyetine zikredilmesinde 2 taraf vardır..Dua eden :musalli , kendisine dua edilen : Allah'u Teala..Bu mübarek duanın mukaddes cümleleri elbette zikredilmesi esnasında yukarıdaki zengin içerikli çağrışımları yaptırır. Ancak bu hatip ile muhatap arasında 3. bir merci anlamında değildir..Dikkat edilirse yukarıdaki izahlarda biz Allah'ın sözlerini de tekrar ediyoruz..Haşa bu namaz kılanın kendisini Allah yerine koyup Resulullah'a hitap etmesinin provası veya tekrarı değildir..
Öyleyse Tahiyyat duasında üçü , yani Allah-Peygamberi ve Cebrail arasında geçen diyalogların tahıyyat duası olarak zikredilmesi :Hatırlama, o konuşmanın feyz ve bereketine nasipdar olma ve konuşmanın kudsi hakikatlerinin kalpte canlandırılıp o anlamların ruh aynasında yansıtılması , Mirac hakikatinin tabiri caizse bir nevi kudsi deglerasyonu olan nurlu metnin kendi miracımıza da ilham olması , ondaki kudsi hakikatlerin çerçevelediği prosedürler dahilinde kulluk şuurunun kamçılanması gibi özünde dua zikir ve hatırlama , tefekkür olan bir tekrarlama işlemidir..
*
Edip'in sakat mantığına göre: Diyelim ki bir kişi,  Kur'an'dan şu ayetleri namaz içinde veya dışında okuyor. Yasin Suresi:
41 - Onlar için bir delil de bizim, onların neslini dolu bir gemide taşımamızdır.
42 - Yine kendileri için onun gibi binecek şeyler yaratmamızdır.
43 - Eğer dilesek onları boğarız da o zaman ne onların feryadına yetişen bulunur, ne de onlar kurtarılır.
44 - Ancak tarafımızdan bir rahmet ve bir zamana kadar yaşatmak başka.
Burada taşıyan , yaratan , yaşatan , dileyen , boğan fiillerinin sahibi bu ayetleri okuyan değil bu ayetleri inzal edendir..Aynen bunun gibi Tahiyyattaki "esselamu aleyke" selamını veren zat-ı zülcelal hazretleridir . Biz sadece O'nun (c.c.) Resulünün (s.a.v.)  bu duayı namazda okuma adına verdiği emri uygulayan ama bu arada Allah-peygamberi ve vahiy meleği arasında geçen kudsi konuşmanın içeriğinde kendimize, kulluğumuza yaraşır anlamlar , hikmetler , inciler toplayan müşahid konumundayız , aynen ayetleri okurken kendimizi fiillerin sahibi yerine değil de o fiillerin sahiplerinin bizden istediklerini belirleme noktasında düşünen kişi olduğumuz gibi..Esselamu aleykeden sonra gelen Esselamu aleynayı da kendi kendimize verdiğimiz bir selam olarak anlamadığımız gibi...Çünkü o konuşmanın taraflarından biri Resulullah diğeri de Allah'tır..Normalde esselamu aleyke'nin karşılığı ve aleykesselam'dır. Ancak Allah Selam'ın kendisi olduğu için ve aleykesselam yerini esselamu aleyna almıştır..Bunun bizim duamız içindeki öncelikli değeri ise kudsi konuşmanın hatırlanmasıdır..Yoksa kişinin kendi kendine selam alması olurdu..
*
Edip'in saçmalamalarına geri dönersek :
Otururken Tahıyyat denilen duayı okumamalı ..Kesinlikle şeytanın eklediği bir şeydir. İnsandan ve cinden şeytanların..Zira bu da Muhammed Peygamber , sanki herşeye nazır ve hazır bir Tanrıymış gibi bir hitap içermektedir. Ayakta iken Allah'a hitap ediyorsun İyyake diyerek , oturuşta da Esselamu Aleyke diyerek Peygambere hitap ediyorsun..Ey nebi sana selam olsun derken Nebi sanki karşında hazır ve nazır..Allah gibi hazır ve nazır gibi. Halbuki Kuran diyor ki onlar ölüdürler..Onlar sizi işitmezler..İşitseler bile cevap vermezler..O nedenle Allah'ın yanında Muhammed'i anmak şirktir..Böyle kılınan namaz yerine hiç namaz kılmamak daha iyidir..Çünkü böyle namaz kılarak şirke giriliyor. (7)
Cevap: Hz. Muhammed'i (s.a.v.) Tanrı yerine koyan kim ? Edip , tevhid düşüncesini sadece kendisine özel ısmarlanmış bir nimet gibi sahiplendiği için koordinatları farklı bir düşünceyi şirk ile vasıflandırıyor..Çünkü ona göre tevhidin özü kendisidir..Kendine uymayan bir görüş ve fiil ise  kendi kafa yapısından saptığı ölçüde şirke saplanmıştır..Ölçü kendisidir.
Peygamberi ölçü ve ölçüt kabul etmeyenin yuvarlanacağı çukur da başkası olamazdı.
Bayındır Hoca bile ; bu sapık fikre muhalefet etmiştir. (8) Videoda hasseten Edip'e cevap verdiği anlaşılıyor..Birine selam vermek ondan yardım istemek midir diye de harika bir soru sorup bu omurgasız mantığın bel kemiğini kırıyor..
*
Namazda iken -kim olursa olsun- Selam vermek veya almak ehl-i sünnet fakihlerine göre namazı bozar
Hadis ve fıkıh cahili Edip bilemeyebilir ama bilmemek mazeret değildir , özellikle de ehl-i islamı şirkle suçlamak gibi büyük bir iddiaya kalkışmış ve "ağzı bozmuşsan" Dolayısıyla 4 mezhebin ne hadisçisi ne fıkıhçısı namazda iken Resulullah'a doğrudan verilen bir selamı ve direkt yapılan bir hitabı kabul etmeleri mezheplerine aykırıdır..:
"Hadislerin Işığında Müçtehit İmamların İstidlal ve İçtihatları:
a) Hanefîlere göre: Namaz kılmakta olan kimse, yanılarak birine selam verir ve sadece "es-Selam" der ve sonra da namazda olduğunu hatırlarsa, namazı bozulur.
Bunun gibi namazda iken verilen selamı ister yanılarak, ister bilerek cevaplarsa namazı bozulur. Çünkü selam vermek veya alıp cevaplamak, zikir türünden değildir. Ancak bu durumda verilen selamı sözlü olarak değil de elinin işaretiyle veya başının hafif hareketiyle cevaplarsa ya da parmağıyla işaret ederek cevaplarsa, sahih kavle göre namazı bozulmaz.(4)
b) Şafiilere göre: Namazda iken veilen selamı sözlü olarak cevaplamak namazı bozar. Nitekim Ata, Nahai, İshak ve Ebu Sevr'de aynı görüş ve içtihaddadırlar.(5)
c) Tabiinden Said b. Müseyyeb, el-Hasan ve Katade'ye göre: Verilen selamı sözlü olarak ta cevaplamakta bir sakınca yoktur.(6)
Bu anlatım tarzından anlaşılan şudur ki: Verilen selamı parmak işaretiyle alıp cevaplamakta bir sakınca söz konusu değildir.
d) Malikilere göre: Sahnunun îbn Kasım'a: "Namazda iken adamın bazı ihtiyacını ifade için işarette bulunmasını İmam Malik mekruh görüyor muydu?" sormasına karşılık şu cevabı vermiştir: "Onun mekruh saydığını bilmiyorum. Ben şahsen bunda bir sakınca görmüyorum, yeter ki yapılan işaret hafif olsun. Nitekim İmam Malik'in verilen selamın işaretle alınıp cevaplan­masında bir beis görmediği kesindir. Zira İmam şöyle dedi: "Farz veya nafile namazda olan kimse, kendisine selam verilince, onu ya el ya da baş işaretiyle cevaplasın."(7)
e) Hanbelilere göre: Namaz kılmakta olan kimseye selam vermekte bir sakınca yoktur. Ancak onun redd-i selam yapması halinde namazı bozulur. Yani namaz kılmakta olan kimse kendi­sine verilen selamı ne sözlü, ne de işaretle cevaplayamaz.(8)
İmam Ahmed bu konuda İbn Mes'ud (r.a.) hadisiyle istidlal etmiştir. Şöyle ki: İbn Mes'ud (r.a.): "Rasulüllah'a (s.a.v.) uğradım, namaz kılıyordu. Kendisine selam verdim, ama O selamımı cevaplamadı. Namazını kıldıktan sonra bana şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki Cenab-ı Hak emrini dilediği şekilde ortaya kor ve şüphesiz ki Allah namazda konuşmamanız hakkında emrini ortaya koymuştur." Bu hu­susu belirttikten sonra selamıma karşılık verdi."(9)
Hadislerin açık delaletinden anlaşıldığı üzere, diğer üç mezhebin tespit, istidlal ve içtihatları daha sıhhatlidir. Ebu Da­vud'un rivayet ettiği: "Namazda ne ğırar ne de teslim vardır." mealindeki hadise gelince: Verilen selamı işaretle alıp cevapla­maya değil, sözlü olarak cevaplamaya delalet etmektedir." (9)
*
[501] Hâtimî, I. 157; Ebu Hilâl el-Askerî. s. 438-439
[502] Miftâhu'l ulüm, s. 199-205
[504] el-Keşşâf, 1. 62-64
[505] Fussılet 41/11-12
[506] el-Enbiyâ 21/92-93
[507] Tâhâ 20/i :4
[509] Zemahşerî, III, 319
[510] el-Hac 22/25
[511] en-Neml 27/87
[512] el-A'râf 7/29
[513] Bilgegil, s. 242-249
*
(1) http://www.19.org/tr/1365/kurana-gore-namaz/
(2) http://www.youtube.com/watch?v=etXDv8ax76M (videonun başı )
(3) http://isamveri.org/pdfdrg/D00095/2010_28/2010_28_YUKSELA.pdf
(4) http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1726
(5) http://www.youtube.com/watch?v=7vgd8Z3SU5g (videonun 37.40 . dakikası)
(6) http://www.fikih.info/risale-i-nur-dan/sualar/1632-tahiyyat-duasi-ve-fazileti.html
(7) http://www.youtube.com/watch?v=etXDv8ax76M (videonun 1.50. dakikasından sonrası)
(8) http://www.youtube.com/watch?v=CdgF_tVYzG0
(9) http://www.sorularlaislamiyet.com/m/index.php?oku=178991

http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2013/12/edip-yuksel-tahiyyat-duas-ve-iltifat.html


*
Kur’ân’ı Kerîm’de İltifât Sanatı:
Faydaları ve Amaçları
Mahcûb el-Hasen MUHAMMED
Çev.: Mustafa ŞENTÜRK, Kasım ALTUNTAŞ
...

İltifâtın Tanımı

Lügatta (eğmek/bükmek/çevirmek anlamındaki) “leyy/ǟƴŽȚ ȼ ” kökünden türe-
yen iltifât, bir şeyi yöneldiği taraUan başka bir tarafa çevirmektir. ƽƪŽȚǁƱŽ Ƚ , “bir şeyi çevirdim, döndürdüm” demektir. ǝƁȖȤǜŸƾȹſǾźǁƱŽ Ƚ , “filancayı görüşünden döndürdüm ve vaz geçirdim” demektir. ȜǍƆƪŽȚǜŸȔƾƇƴŽȚǁƱŽ Ƚ , “ağacın kabuğunu soydum” demektir. ǛƷƉŽȚǜŸǐƁǍŽȚǁƱŽ Ƚ , “tüyü oktan döndürdüm”, yani “onu uygun olmayan (ters) bir şekilde artık nasıl olduysa öyle koydum” demektir.
Belâgatçilerin dilinde en zor iltifât, sözü başka bir üslûba5 ; ilk anlatımdan konuşma, hitâb ya da gıyâbî konuşmaya çevirmektir6 . Onlar bu en zor iltifâtı altı kısma ayırmışlardır: (Bunlar) konuşma üslûbundan hitâb üslûbuna veya gıyâbî konuşmaya, hitâb üslûbundan konuşma üslûbuna veya gıyâbî konuşmaya ya da gıyâbî konuşmadan konuşma veya hitâb üslûbuna geçmektir.

İltifâtın Faydaları

Genel Olarak Faydaları

İltifât sanatının genel ve özel faydaları vardır. İltifâtın genel fayda ve
inceliklerinden söz edenlerden biri, Ebu’l-Kâsım Cârullah Muhammed b.
Ömer ez-Zemahşerî’dir (538/1143). Zemahşerî, sözde tek bir üslûptansa iltifât
kullanılmasının dinleyicinin ilgisini ve dikkatini canlı ve dinamik tutacağını
belirtmiştir. İltifâtın bu şekilde kullanılmasının birçok faydası vardır7

Süyûtî’de (911/1532) Zemahşerî’nin izinden giderek, söze olan ilgiyi artıraca-
ğı, sevildiği için dinleyiciyi bıktırmayacağı, nefisleri celbedeceği ve tek bir üslûbun
usandırıcı olacağı gerekçeleriyle iltifâtın faydalarından söz etmiştir8
.
İbnü’l-Esîr (637/1239), Zemahşerî’nin sözde iltifât sanatı bulunursa bunun
dinleyicinin ilgisini artıracağı, zira tek bir üslûbun dinleyiciyi yoracağı ve dinleyişine
dinamizm kazandırmak için başka bir üslûba yöneleceği yönündeki söylediklerini
reddedip itiraz etmiştir. (Ona göre) söz fasîh olursa dinleyici usanmaz.
Uzun sözde ise bıkkınlık olur. İltifât uzun sözde kullanıldığı gibi, kısa sözde de
kullanılır. Bundan dolayı bir üslûptan diğerine ancak bir fayda söz konusu oldu-
ğunda geçilir9
.
İbnü’l-Esîr’in iltifâtın faydaları hakkında söyledikleri, şüphesiz kıymetlidir.
Ancak Zemahşerî bunu tamamen ihmal etmemiştir. Genel faydalarından söz etmiş
ve sözlerinin sonunda “iltifâtın bu şekilde kullanılmasının birçok faydası da vardır”
diyerek, özel faydalarına da temas etmiştir. Nitekim Zemahşerî’nin tefsirinde bu
faydaları çokça incelediği ve analiz ettiği görülecektir. Bu demek değildir ki ben
burada iltifâtın nefislere hoş gelen, onların ilgisini çeken, yorgunluğu ve bıkkınlığı
gideren genel faydalarının değerini az göstermeye çalışıyorum. İltifâtın genel faydaları,
Belâgat’te ve Kur’ân i’câzında takdîr edilen, yüce bir amaçtır. İltifâtın özel
faydaları da önemlidir ve hâlin gerektirdiği şekilde, belâgatin en üst derecesinde
gelir. O taktirde Kur’ân’ın i’câzına dâir onlarla da delil getirmek mümkündür.

 Özel Olarak Faydaları

İltifâtı, Kur’ân’daki sağlam ve belîğ bir üslûb ile temâyüz eden nükte ve
manalardan daha çok gösteren bir şey yoktur. Kur’ân, inceliği, sağlamlığı ve
güzelliğiyle öne çıkan manayı gösteren bu belâgat yerleri açısından zengindir.
Kurân, ne\sleri titreten, kalplere tesir eden ve kastedilen manayı ince ve akıcı bir
şekilde ifade eden bir üslûba sahiptir.
Kur’ân’da bir sîgadan diğerine geçiş ile kastedilen mana, sağlamlaşır. Bir ge-
çişte birçok fayda bir araya gelir. Beşer, benzerini getiremediği için; bazen bir
âyette birçok geçiş söz konusu olabilir; terkîbdeki yüksek beyânı ve manalardaki
hünerinden dolayı amaca ulaşması nedeniyle, üslûp aynı seviyede akıp gider.
İltifâtın özel bazı fayda ve amaçları nedeniyle, açıklamanın kolay bir şekilde geldiği
yerler de söz konusudur. Bu faydaların bulunmasına önem vermek Kur’ân’ın
i’câzını gösterir. ...

 İltifâtın Amaçları
 1. Saygı ve Hürmet
 2. Kınama ve Azarlama
 3. Nasîhat ve İrşâd
 4. İnkâr ve Ayıplama
       5. İstihzâ ve Tahkîr
...
Sonuç Kur’ân-ı Kerîm’deki iltifât üslûbu, en yüksek beyân ve en üstün belâgat ile gelmiştir.
Kur’ân’ın muhataplara göre değişen çeşitli (anlatım) tarzları vardır ve bunların çeşitli fayda ve amaçları bulunmaktadır.
(Bu çalışmada), söz konusu belâgat metodunun (iltifâtın) içerdiği fayda ve amaçların çoğundan az sayıdaki bazıları nı zikrettim.
----------------------------
5 Bkz. Ebû Tâhir Muhammed b. Ya’kûb b. Muhammed el-Fîrûzâbâdî (816/1414), el-Kâmûsü’l-Muhît, elMüessesetü’l-Arabiyye,
Beyrut, “L-f-t” Mad.; Ebu’l-Hasen İbn Zekeriyyâ İbnü’l-Fâris (395/1004), Mu’cemu
Mekâyisi’l-Lüga, Dâru’l-Kütübi’l-İlimiyye, İran, 1401, V/258.
6 Celâlüddîn es-Süyûtî (911/1532), el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Mustafa el-Bâbî el-Halebî, 1398/1978, II/109.
7 Ebu’l-Kâsım Cârullah Muhammed b. Ömer ez-Zemahşerî (538/1143); el-Keşşâf, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut, I/64.
8 6\€Wvage, II/109.
9 Ziyâüddîn İbnü’l-Esîr (637/1239), el-Meselü’s-Sâir, Dâru’r-Rufâî, Riyad, II/182-183.


http://sirnak.edu.tr/fakulte/ilahiyat/dosya/belgeler/MUSTAFA_SENTURK_KASIM_ALTINTAS.pdf
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder