23 Temmuz 2015 Perşembe

İstidrâk, İdmac

Edebî Sanatlar 
Anlama Dayalı Söz Sanatı
İstidrâk


İstidrâk sözcük anlamı: Yetişme, erişme, nail olmadır. Gr: Bir kelimeyi, evvelki sözden neş'et eden bir tevehhümü kaldırmak için kullanmak.
İstidrâk edebiyat terimi anlamı: Över gibi görünerek yerme, yerer gibi görünerek övme mantığına göre oluşturulan bir edebi sanattır. Edebiyatta ve hitabette kullanılır. Yermeyi ve övmeyi güçlendirmeye yarar. Divan edebiyatında, istidrâk sanatını Nef'i sıklıkla kullanmıştır.
İstidrâkAnlamla ilgili sanatlardandır. Över gibi görünerek yerme ve yerer gibi görünerek övmek.
1. Övme yoluyla yerme: Eskiler te'küdü'z-zemm bi-mâ yüşebbihü'l medh derlerdir. Kişi övmeye benzer sözlerle, kuvvetle yerilir:
Öyle nâzik ki eğer şapkalı bir kunduracı
Evine gelse eder tâ kapudan istikbâl
Ziyâ Paşa
(Öyle nazik ki eğer şapkalı bir kunduracı evine gelse, onu tâ kapıdan karşılar.)
Şair burada sözünü ettiği kişiyi över gibi görünüyor, ancak onu yermektedir.


2. Yerme yoluyla övme: Eskiler te'kîdü'l-medh bi-mâ yüşebbıhü'z-zemm derlerdi. Kişi yermeye benzer sözlerle kuvvetle övülür:

Dehrde anlamayup bilmediği varsa meğer
Tamau buğz u nifak u hased u gadr u sitem
Nabî
*
"te'kîdü'l-medh bimâ yüşbihü'z-zem" ile "te'kîdü'z-zem bimâ yüşbihü'l-medh"

Bedî‘ ilminde  bu disiplindeki birçok edebî sanatın temel hedefi bir düşünceyi daha estetik, daha vurgulu ve pekiştirmeli bir anlatım içinde sunmaktır. özellikle "te'kîdü'l-medh bimâ yüşbihü'z-zem" ile "te'kîdü'z-zem bimâ yüşbihü'l-medh" sanatlarında ana gaye övgü veya yergiyi pekiştirmeli bir anlatımla dile getirmektir.

a) Te'kîdü'l-medh bimâ yüşbihü'z-zem, "yergiye benzeyen veya dışı yergi, içi övgü olan sözle övgünün pekiştirmeli olarak ortaya konulması" demektir.

Bu sanatta istisna (illâ, gayru) ve istidrâk (lâkinne) edatlarının etkin rol oynamasından dolayı buna "istisna, istidrâk" diyenler, ayrıca "medih fî ma‘rızi'z-zem, medih fî sûreti'z-zem" gibi nitelemelere yer verenler mevcuttur.

...
terdîd, tekrar, nihayet tekrarı, sadaret tekrarı, mugayir tekrarı, genelin ardından özelin anılması, iktibas, tazmin, mezheb-i kelâmî, tecrîd, tecâhül-i ârîf gibi bedîî türlerde de pekiştirme ihtiva eder veya pekiştirmeli anlatım hedeflenir.
İsmail Durmuş 

http://www.cogitosozluk.net/?c=tekit

*



İstidrak birisini övüyor gibi yapıp yermek ya da kötülüyor gibi görünüp övmek sanatı. Över görünerek yermek şeklinde yapılan istidrak, tarize benzer. Bu tür istidrake şu dize örnek gösterilir:
Fahr-i âlemsin velâkin fa’sı yok.
 “Âlemin fahrı” olmak, cihanın övüncü olmak demektir. Fakat “fahr”ın ‘fa’sını atınca cihanın ahiri / sonu olunur ancak.
Tembel bir öğrenci için söylenen
“intizama o kadar meraklı ki eskimesin diye kitaplarını açıpokumuyor” sözü veya bir şaire hitaben söylenen
“Öyle yüksek bir şiir yazıyor ki kendisinden başka anlayanı yoktur”
sözü de över gibi görünüp yeren istidrake örnektir. Bunlar aynı zamanda tarizdir.
Bu sanatı, idmac (bkz.) ile karıştırmamak gerekir. İstidrak sanatı, eskiden pek itibar görmediği gibi bugün de neredeyse kullanılmaz..
Prof.Dr.Turan Karataş / Edebiyat Terimleri Sözlüğü

İstidrak Sanatına diğer Örnekler:

Göz ucuyla ‘âşıka geh lutfeder gâhî ‘ itâb
Bir su’âle yer komaz ol gamze-i hâzır-cevâb
Nef'i

Dehrde anlamayup bilmediği varsa meğer
Tama’u buğz u nifak u hased u gadr u sitem
Nabî
*
İdmac

Bir şeyi bir şeyin içine koymak, sıkıştırmak gibi anlamlara gelen idmacın edebiyattaki karşılığı; övme içinde övme, yerme içinde yerme barındıran; sözün anlamına diğer bir anlam daha katacak şekilde ifade edilmesi olan bir çeşit edebî sanat.
Zor olmasından dolayı edebiyatımızda örneğine çok az rastlanır. Muallim Naci aşağıdaki beyti idmaca örnek gösterir:

Sadrında seni eyleye Hak dâim ü bâkî
Hep âlemin ettikleri şimdi bu duâdır
Nedim
Beytin ilk dizesinde bir yandan şair sadrazama dua etmekte, diğer yandan ikinci dizesinde âlemin dahi kendisine dua ettiğini söyleyerek ikinci kez sadrazamı övmektedir.
http://nedir.antoloji.com/idmac/
*
İdmac : Bir sözün açık ve kapalı iki anlam ve tema içermesi şek indeki bedii sanat.

Sözlükte "düm uc" (bir şeyin içine girip gizlenmek) kökünden if'al kalıbında masdar olan idmac "bir şeyi diğer bir şeyin içine sokup gizlemek, bir şeyi giysi içine sokup dürrnek ve saklamak" anlamlarına gelir.

Bedi' ilminde ise manaya güzellik katan sanatlardan olup bir sözün açık(sarih) ve kapalı (zımnı, işarı) olmak üzere iki anlam içermesidir. Bu anlamlardan biri asıl, diğeri onun tamamlayıcısı durumundadır.

Mütenebbi (O  gece göz kapaklarımı açıp kapayıp durdum; sanki onlarla zamanın bana yaptığı kötülükleri sayı­yor gibi idim) dizesinde asıl amaç olarak gözüne uyku girmediğini tasvirle söze başlamış, ancak bunu örneklemek amacıyla getirdiği teşbih cümlesine zamandan ve zamane insanlarından şikayet te masını dahil ederek idmac sanatı yapmıştır.

Konuyu ilk defa inceleyen Ebu Hilal elAskeri (ö 400/1 009'dan sonra) bu sanata "muzaafe" adını vermiş ve bunu, "Bir sö zün sarih ve işari olmak üzere iki anlam içermesidir" şeklinde tanımlamıştır. Ancak belagat alimlerinin çoğu konuyu idmac adı altında ele almışlardır. İbn Reşik  el-Kayrevani ise idmacı bir istitrat çeşidi olarak görmüştür.
...
İdmac birbirine tabi, bağlı ve iç içe iki övgü unsuru arasında olursa "istitba'"adını alır.
...
Ayrıca aruz ilminde idmac bir kelimenin baş tarafının beytin ilk satırı sonunda, son tarafının da ikinci satır başında olması durumuna denir. Buna "idrac" ve "tedvlr" adları da verilmiştir.
http://www.islamansiklopedisi.info/dia/pdf/c21/c210323.pdf

*
Arap Dili Belâğatında İç İçe Övgü Pekiştirme Sanatı İstitbâ‘... 

 En öz tanımıyla “birbirine bağlı ve iç içe iki övgü unsurunun birlikte bulunması” demek olan istitbâ, metnin arka planını görmeyi amaçlayan bir okuyucu için derin anlamları keşfe açan bir bedî‘ terimidir. 
Muzâafe, medh-i muvecceh, idmâc, ta‘lîk, tekmîl ve te’kîdu’l-medh bimâ yuşbihu’z-zem sanatlarıyla ilişkili olan istitbâ‘ terimleşme sürecinde bu kavramlardan bazılarıyla eş anlamlı olarak kullanılmış, bazılarından da nüanslarla ayrılmıştır. 
Özellikle âyetlerin idmâc sanatı kapsamında değerlendirmesi, istitbâ‘ teriminin kullanımını ötelemiştir. Bu anlamda istitbâ‘ sanatına dair Kur’ân-ı Kerîm’de az sayıda örnek bulunması, anlamsal iç içeliğin idmâc sanatına; sadece övgü unsurunun birlikteliğinin ise istitbâ‘ sanatına hasredilmesi sebebiyledir.
Hasan Uçar
http://mutefekkir.aksaray.edu.tr/mutefekkir/article/view/63

*
======================
Kaynaklar:
http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=230390
http://www.cogitosozluk.net/?c=tekit
http://www.samanyoluhaber.com/bilgi/soru/Edebiyatta-Istidrak-Nedir_1481/
http://www.fizan.net/istidrak-2.html
http://www.dersimiz.com/terimler-sozlugu/Istidrak-Nedir-1620.html
http://www.edebiyatogretmeni.org/istidrak/
https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0stidr%C3%A2k



Ek okuma


İSTİDRÂK

(الاستدراك)

Bir metinde önceki sözde bulunan yanlışlığı telâfi anlamında bedî‘ ilmi terimi.

Sözlükte istidrâk “düzeltmek, telâfi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek” gibi anlamlara gelir. Bedî‘ ilminde önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrâk adı verilmiştir. Bu husus başka vasıta ve edatlarla ifade edilebilirse de daha çok istidrâk harfi olan “ لكنّ ” ile gerçekleştiği için tür bu şekilde adlandırılmıştır. Ancak istidrâkin edebî bir sanat olarak kabul edilebilmesi için ifadenin bir güzellik ve nükte içermesi gerekir. İbn Ebû Hacele’nin şu mısralarında yanlış anlaşılma ihtimalinin önlenmesinin ötesinde gazel, tasvir ve övgü güzelliği kendini göstermektedir:

شكوت إلى الحبيبة سوء حظّي/ وماألقاه من ألم البعاد // فقالت أنت حظّك مثل عينيّ/فقلت نعم، ولكن في السواد

(Sevgiliye, talihsizliğimden ve çektiğim ayrılık acısından şikâyet ettim. O, “Senin talihin benim gözlerime benziyor” dedi. Ben de, “Evet ama karalık bakımından” diye cevap verdim).

Züheyr b. Ebû Sülmâ’nın aşağıdaki beyti ilk mısrada sona erseydi malını içkiye sarfeden bir kimseyi tasvir ettiğinden yergi belirtebilirdi. Fakat İstidrâk bildiren ikinci mısra ile hem bu yanlış anlaşılma önlenmiş, hem de malını hayır yolunda harcayan bir kimsenin tasviriyle söz hicivden övgüye dönüşmüştür: أخو ثقة لا تهلك الخمر ماله / ولكنّه قد يهلك المال نائله (Herkesin güvencidir o, malını içki tüketemez, ama ihsanları tüketebilir).

Türü edebî bir sanat olarak ilk defa ele alan İbnü’l-Mu‘tez (ö. 296/908), istidrâke “önceki sözden dönüş yapmak” anlamında rücû adını vermiş ve onu “söz güzellikleri” (mehâsinü’l-kelâm) adını verdiği nevilerden saymıştır (el-BedîǾ, s. 154). Ebû Hilâl el-Askerî de aynı terim ve tanıma yer vermiş, Hatîb et-Tebrîzî ise iki terimi birleştirerek türü “istidrâk ve rücû” adıyla ele almıştır.
Kudâme b. Ca‘fer, “Şiirde tenâkuz nevilerinden biri de -ardarda gelen- îcab ve selb üslûbu üzere bulunan türdür” ifadesiyle istidrâke işaret etmiştir. Ebû Tâhir el-Bağdâdî, Kudâme’den etkilenerek istidrâk ve rücû adını verdiği türü “önceden nefyedileni ispat, ispat edileni de nefyederek telâfi etmek” şeklinde tanımlamıştır. Kudâme’nin tesirinde kalan İbn Sinân el-Hafâcî türü mütenâkız olarak adlandırmıştır. İstidrâke tedârük adını verenlerin yanında onu istisna ve i‘tirâz türleriyle birleştirenler, ayrıca “te’kîdü’l-medh bimâ yüşbihü’z-zem”den sayanlar da vardır (bk. İSTİSNA).

İbn Ebü’l-İsba‘ türü, istidrâk cümlesinden evvel öndeki sözü pekiştiren bir kısım bulunan ve istidrâkten önce nefiy bulunan olmak üzere ikiye ayırmıştır. İbnü’r-Rûmî’nin şu mısraları birinci kategoriye örnektir:

وإخوان اتخذتهم دروعاً / فكانوها ولكن للأعادي // وخلتهم سهاماً صائبات / فكانوها ولكن في فؤادي // وقالوا قد صفت منّا قلوب / لقد صدقوا ولكن من ودادي

(Nice dostlar ki zırh bilmiştim onları kendime, gerçekten öyleydiler ama düşmanlarım için. Onları hedef şaşmaz oklar sanmıştım, gerçekten öyleydiler ama kalbime doğrulan oklar. “Kalplerimiz arınmıştır” dediler. Gerçekten doğru söylediler ama benim sevgimden). Burada “gerçekten öyleydiler, gerçekten doğru söylediler” ifadeleri, öndeki sözü pekiştirdiği gibi istidrâk harfinden (لكنّ) sonraki kısım için de onun önemine dikkat çeken bir vurgu vazifesi görmektedir. Şu âyet de pekiştirmeli istidrâk türüne örnek gösterilmiştir: “Hatırla ki Allah uykunda sana onları az göstermişti. Eğer onları sana çok gösterseydi elbette -onlardan- çekinecek ve bu iş (savaş) hakkında tartışmaya girişecektiniz. Fakat Allah -sizi bundan- kurtardı. Şüphesiz ki O kalplerin özünü bilir” (el-Enfâl 8/43). Burada “eğer” ile başlayan cümle ilk cümlenin anlamını pekiştirmektedir.

Aşağıdaki âyette istidrâkin ikinci türüne iki örnek bulunmaktadır: “Siz öldürmediniz onları, fakat Allah öldürdü; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı” (el-Enfâl 8/17). Burada müslümanların düşmanı öldürmesinde, Hz. Peygamber’in düşmanların yüzüne çakıl taşı atıp gözlerine isabet ettirmesinde ve bunların sonunda gerçekleşen zaferde sadece insan gücü ile fizik etkiyi hesaba katan anlayışın sakatlığı ifade edilmiş, bunun ardındaki metafizik gücün ve ilâhî yardımın göz ardı edilme yanılgısını tamir etmek üzere istidrâk ifadeleri getirilmiştir.

İstidrâkte genellikle sevgi, hüzün, elem, hasret, şaşkınlık, övme, övünme, yerme gibi duygularla verilen yanlış hükümler, duygusallıktan sayılıp gerçeğin farkına varılarak bu yanlışlığın tamir edilmesi şeklinde görülür. Züheyr b. Ebû Sülmâ’nın قف بالديار التي لم يعفها القدم / بلى، وغيّرها الأرواح والديم (Zaman aşımının izlerini silemediği, ama rüzgâr ve yağmurların değiştirdiği şu diyarda dur) beytinde şair, sevgilisiyle yaşadığı diyarı görünce şaşkınlık içinde hasret ve hayal âlemine dalarak gönlünün arzuladığı şekilde bir beyanda bulunmakta, zaman aşımının sevgilisinin konakladığı yerleri eskitemediğini ifade etmektedir. Ancak şair, hayal âleminden kurtulup gerçeğin farkına varınca da hakikati söyleyerek hatasını tamir etmekte, sevgilisinin diyarını rüzgâr ve yağmurların harabe haline getirdiğini itiraf etmektedir.

Hassân b. Sâbit, لا أسرق الشعرآء ما نطقوا / بل لا يوافق شعرهم شعري (Ben şairlerin sözlerini çalmam, doğrusu şiirim onların şiirlerine benzemez) mısraında, övünme duygusuyla hiçbir şairden asla serika ve intihalde bulunmadığını söyledikten sonra duygusallıktan kurtulup öncekilerden etkilenmenin her şair için kaçınılmaz olduğunu görerek istidrâk kısmı ile ilk hüküm yerine daha yumuşak bir hüküm getirmektedir.

BİBLİYOGRAFYA:

İbnü’l-Mu‘tez, el-BedîǾ (nşr. M. Abdülmün‘im el-Hafâcî), Beyrut 1410/1990, s. 154-155; Kudâme b. Ca‘fer, Naķdü’ş-şiǾr (nşr. M. Abdülmün‘im el-Hafâcî), Beyrut, ts. (Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye), s. 200; Ebû Hilâl el-Askerî, Kitâbü’ś-ŚınâǾateyn (nşr. Müfîd M. Kumeyha), Beyrut 1404/1984, s. 443-444; İbn Sinân el-Hafâcî, Sırrü’l-feśâĥa, Beyrut 1402/1982, s. 240-241; Hatîb et-Tebrîzî, el-Vâfî fi’l-Ǿarûż ve’l-ķavâfî (nşr. Ömer Yahyâ - Fahreddin Kabâve), Dımaşk 1399/1979, s. 280; Ebû Tâhir el-Bağdâdî, Ķānûnü’l-belâġa (Muhsin Gayyâz Uceyl), Beyrut 1409/1989, s. 111-112; İbn Münkız, el-BedîǾ fî naķdi’ş-şiǾr (nşr. Ahmed Ahmed el-Bedevî - Hâmid Abdülmecîd), Kahire 1380/1960, s. 120-123; İbn Mu‘tî, el-BedîǾ fî Ǿilmi’l-bedîǾ (nşr. Mustafa es-Sâvî el-Cüveynî), İskenderiye 1996, s. 12-14; İbn Ebü’l-İsba‘, BedîǾu’l-Ķurǿân (nşr. Hıfnî M. Şeref), Kahire 1392/1972, s. 117-120; Nüveyrî, Nihâyetü’l-ereb, VII, 151; Ahmed Matlûb, MuǾcemü’l-muśŧalaĥâti’l-belâġıyye ve teŧavvürüh, Bağdad 1403/1983, I, 123-127; Besyûnî Abdülfettâh Besyûnî, Ǿİlmü’l-bedîǾ, Kahire 1408/1987, s. 113-115.

İsmail Durmuş  

http://www.fizan.net/istidrak-2.html
*

İSTİSNA

(الاستثناء)

Bir şeyi küllî hüküm veya kural dışında tutmak anlamı çerçevesinde Arap edebiyatı, fıkıh ve kelâm ilminde kullanılan bir terim.

Sözlükte “dürmek, kıvırıp bükmek; ayırıp uzaklaştırmak; ikinci olmak” anlamlarındaki seny kökünden türemiştir. Nahiv âlimleri istisnayı “illâ vb. bir edat vasıtasıyla çoğun (bütünün / genelin / cinsin) hükmünden azı (parçayı / özeli / ferdi) hariç tutmak” şeklinde tanımlamışlardır. Edattan önce geçen bütün veya genel konumdaki öğeye müstesnâ minh (kendisi hakkında verilen hükümden bir başkasının hariç tutulduğu unsur), edattan sonra gelen cüz veya özel konumdaki öğeye de müstesnâ (genelin / bütünün hükmünden hariç tutulan unsur) adı verilir. Bu sebeple her istisna cümlesinde müstesnâ, müstesnâ minh ve istisnâ edatı olmak üzere üç öğe bulunur.

İstisnanın muttasıl-münkatı‘, tammü-ferrağ, mûceb-menfî olmak üzere altı çeşidi vardır. Müstesnâ müstesnâ minhin türünden ise istisna muttasıldır. İstisna deyince ilk akla gelen ve dilde en çok kullanılan tür bu istisnadır. Gerçek anlamda istisna da muttasıl olandır. İstisnanın tanımı bu durum esas alınarak yapılmıştır. Müstesnâ, müstesnâ minhin cinsinden değilse ve onun bütününe dahil bir birim olarak bulunmuyorsa istisna münkatı‘ adını alır. Bundan dolayı münkatı‘ olana istisna denilmesi mecazidir. Ancak her iki türe istisna adının verilmesinin gerçek anlamda olduğunu söyleyenler de vardır. Cümle içinde müstesnâ minh geçiyorsa tam istisna, geçmiyorsa müferrağ istisna adı verildiği gibi istisna cümlesi olumlu ise mûceb, olumsuz ise menfî (gayri mûceb) istisnâ denilir. Müferrağ istisnâ muttasıl nevinden olur.

Belâgat âlimleri “çoktan azı, genelden özeli çıkarma” anlamına ilâve olarak bir anlam ve ifade güzelliği içeren istisnalara, mânaya güzellik katan (el-muhassinâtü’l-ma‘neviyye) söz sanatlarından sayarak bedî‘ ilminin bölümleri arasında yer vermişlerdir.
Edebî anlamda istisna terimini ilk defa kullanan Ebû Hilâl el-Askerî, Kitâbü’ś-ŚınâǾateyn adlı eserinde istisnaya ayırdığı bölümde “te’kîdü’l-medh bi-mâ yüşbihü’z-zem” (yergi biçimindeki ifadeyle övgünün pekiştirilmesi) ile öndeki ifadeden yanlış anlaşılma ihtimalini ortadan kaldıran sakınca kaydı demek olan “ihtiras” nevilerini edebî istisnanın iki temel kategorisi olarak ele almıştır (s. 459-460). Bâkıllânî bu iki türden sadece birinciye istisna adını vermiştir (bk. bibl.).
İbn Reşîķ ise ihtiras ve ihtiyatın ayrı bir tür olduğu, bunların istisnaya dahil edilemeyeceği görüşündedir (el-ǾUmde, II, 50).
Hatîb et-Tebrîzî ile Ebû Tâhir el-Bağdâdî de aynı görüşü benimsemiştir.
Muzaffer el-Alevî şiirde istisnaya “te’kîdü’l-medh bimâ yüşbihü’z-zem” adının verildiğini söyler.
İstisnayı lugavî (nahvî) ve sınâî (edebî / bedîî) olarak ikiye ayıran İbn Ebü’l-İsba‘ sınâî istisnadaek bir anlam ve ifade güzelliğini şart koşmuş ve bunu Kur’an’dan örnekler vererek açıklamıştır.
İbnü’l-Esîr el-Halebî ile İbn Hicce istisna konusundaki örnekleri İbn Ebü’l-İsba‘dan nakletmişlerdir. Şu âyetler kaynaklarda edebî istisna konusunda sık geçen örneklerdendir:” فسجد الملائكة كلّهم اجمعون الّا ابليس ابى ان يكون مع الساجدين “(Bütün melekler secde etti; İblîs hariç; o secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı [el-Hicr 15/30-31]). İblîs’in isyanının bu şekilde ifade edilmesi onun isyanının büyüklüğünü anlatmak içindir. Bu sebeple müstesnâ minh olan “el-melâike”, “ كلّهم أجمعون ” (bütün) tekidi ve ihtiras kaydı ile pekiştirilmiştir. Bu pekiştirilme yapılmasaydı müstesnâ minhteki harf-i ta‘rifin ahd ifadesiyle bilinen bazı melekleri kapsayacağı, melekler içinde de secde etmeyenlerin bulunduğu ve İblîs’in isyanda yalnız olmamasıyla teselli bulacağı, dolayısıyla isyanının büyük bir şey olmadığının ifade edilmesi ihtimal dahilinde olurdu.
Getirilen bu tekit ve ihtiras kaydı ile bütün melekler kastedilerek isyanında İblîs yalnız bırakıldığı gibi müstesna tarafına eklenen “diretti, büyüklendi ve kâfirlerden oldu” kaydı ile de isyanın sebebi açıklanmak suretiyle anlam pekiştirilmiştir. Böylece istisnanın sözlük anlamı üstüne ek mâna ve ifade güzelliği katılmıştır.” فلبث فيهم الف سنة الّا خمسين عاماً “(Nûh, onların içinde elli yıl hariç 1000 sene kaldı [el-Ankebût 29/14]) âyetinde, söz konusu süre “ تسعمائة سنة وخمسين عاماً” (950 yıl) yerine “ ألف سنة إلّا خمسين عاماً” (1000 yıl, elli yıl hariç) tarzında istisna ile ifade edilmiştir. Bu ifadede kulağa ilk çarpan “ألف” (bin) kelimesidir. Anlamın bu şekilde ifadesi, dinleyicide Nûh’un kavmine bedduasında mâzur olduğu kanaatini uyandırma gayesine mâtuftur. Çünkü bu kadar süre devam eden davet ve irşada rağmen küfür ve isyanlarını inatla sürdürmüşlerdir. Bin kelimesinin süre uzunluğunu ifadedeki çağrışımı ve oluşturduğu imaj daha çarpıcı ve canlıdır. Dolayısıyla istisna cümlesi bedîî bir güzelliğe sahiptir.

Ardarda gelen şu âyetlerde de müstesna kısmı ek ifadelerle pekiştirilmiştir:” فامّا الذين شقوا ففى النار، لهم فيها زفير وشهيق، خالدين فيها ما دامت السموات والأرض الّا ما شاء ربك، انّ ربّك فعّال لما يريد، وامّا الذين سعدوا ففي الجنّة خالدين فيها ما دامت السموات والأرض الّا ما شاء ربك، عطاء غير مجذوذ “ (Bedbahtlar ise ateş içindedir. Onlar için orada iç çekişler ve haykırışlar vardır, rabbinin dilediği hariç, onlar orada gökler ve yer durdukça ebediyen kalacaklardır; ancak şüphesiz ki rabbin irade ettiğini yapandır. Bahtiyarlar ise cennettedir. Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça onlar orada bitmez tükenmez bir ihsan olarak ebediyen kalacaklardır [Hûd 11/106-108]). Bedbahtlar içinde günahkâr fakat iman sahibi olanların cehennemde ebedî kalmayacağına işaret eden ilk istisnada, yüce kudretin bu tasarrufuna karşı yapılacak her tür itirazın sonuçsuz kalacağını vurgulamak üzere müstesna kısmı, “Şüphesiz ki rabbin irade ettiğini mutlaka yapandır” ifadesiyle desteklenmiştir. İkinci istisnada da cennete girmiş bahtiyarlardan hiçbirinin oradan çıkarılmayacağına işaret etmek üzere “bitmez tükenmez ihsan” kaydı getirilmiştir.

İbn Ebü’l-İsba‘ “illâ” ile kurulan, “hasr istisnası” adını verdiği edebî bir istisna türünden söz etmiştir (Taĥrîrü’t-Taĥbîr, s. 337). İbn Ma‘sûm’un “mânevî istisna” dediği bu türe” إليك وإلّا ما تحثّ الركائب / وعنك وإلّا فالمحدّث كاذب “(Kervanlar yalnız sana yönelmişse teşvik edilir, yoksa edilmez. Sadece senin hakkında ise konuşan doğru söyler, yoksa yalancıdır o) beyti örnek olarak verilmiştir.

Edebî istisnanın en güzel nevileri te’kîdü’l-medh bimâ yüşbihü’z-zem ile (yergi biçiminde ifadeyle övgünün pekiştirilmesi) te’kîdü’z-zem bimâ yüşbihü’l-medh (övgü biçimindeki ifadeyle yerginin pekiştirilmesi) olarak bilinen türleridir. Bununla birlikte övgü ve yerginin dışında da edebî güzelliğe sahip istisnalar mevcuttur: ولا تنكحوا ما نكح آباؤكم من النسآء الّا ما قد سلف(Ölmüş ve geçmiş olanları dışında kadınlardan babalarınızın evlendikleri ile evlenmeniz size helâl değildir [en-Nisâ 4/22]) âyetinden, “Sadece geçmiş ve ölmüş olanlarla evlenmeniz helâldir” anlamı çıkmaktaysa da bu imkânsız bir şeydir. Burada konu muhale ta‘lik üslûbu ile ifade edilerek haram ve yasak pekiştirilmiştir. Övme veya yerme bildirmeyen bu tür istisnaların “te’kîdü’ş-şey’ bi-mâ yüşbihü nakīzahû” (bir şeyin zıddına benzer bir ifadeyle pekiştirilmesi) şeklinde adlandırılmasının daha kapsamlı olacağını belirtenler olmuştur.

“Te’kîdü’l-medh bi-mâ yüşbihü’z-zem” ifadesi ilk defa İbnü’l-Mu‘tez (ö. 296/908) tarafından kullanılmıştır.
İbnü’l-Mu‘tez, bu türü söz güzellikleri (mehâsinü’l-kelâm) adını verdiği neviler içinde ele almış, daha sonraki dönemlerde belirlenecek iki çeşidini ilgilendiren örneklere yer vermiştir (el-BedîǾ, s. 157).
Ancak İbnü’l-Mu‘tez’den bir asır önce Sîbeveyhi, bu tür ifadelerdeki istisna edatının “lâkin” anlamına geldiğini te’kîdü’l-medhi ilgilendiren örneklerle açıklamış ve bu tür ifadeler için “ta‘lik” terimini kullanmıştır. Muhale ta‘lik ile ifadeyi pekiştirmek bu üslûptaki tekidin esasını teşkil ettiğinden te’kîdü’l-medh üslûbuna ilk dikkat çekenin Sîbeveyhi olduğu söylenebilir. Sekkâkî, Bedreddin İbn Mâlik, Şehâbeddin Mahmûd el-Halebî, Ahmed b. Abdülvehhâb en-Nüveyrî, Hatîb el-Kazvînî ile onun Telħîśü’l-Miftâĥ’ına şerh yazan Teftâzânî, Bahâeddin es-Sübkî gibi belâgat âlimleriyle bedî‘ âlimleri bu türü “te’kîdü’l-medh bi-mâ yüşbihü’z-zem”, Ebû Ali el-Hâtimî “istisna ve te’kîdü’l-medh bi-mâ yüşbihü’z-zem”, Ebû Hilâl el-Askerî “istisna”, İbn Münkız “rücû‘ ve istisna”, İbn Ma‘sûm “medh fî ma‘rızı’z-zem” adıyla incelemişlerdir. Zerkeşî, te’kîdü’l-medhi istisnaya yakın bir tür olarak görürken Yahyâ el-Alevî iki yönlü söz demek olan “tevcih”in bir çeşidi olarak değerlendirmiştir.

Arap şiirinde görülen kadîm üslûplardan olan te’kîdü’l-medh bi-mâ yüşbihü’z-zemme dair ilk örnek olarak Nâbigâ ez-Zübyânî’nin şu beyti zikredilir: ولا عيب فيهم غير أنّ سيوفهم / بهنّ فلول من قراع الكتآئب (Onlarda hiçbir kusur yoktur, ordularla çarpışmaktan kılıçlarında oluşmuş gedikleri hariç). Burada te’kîdü’l-medh üslûbunun güzelliği, dinleyicinin yergi beklediği bir yerde övgü sıfatıyla karşılaşmasıyla uyarılmış heyecandan ileri gelir. Yukarıdaki örnekte “ordularla çarpışmaktan kılıçlarında oluşan gedikler” ifadesi bir övgüdür. Bu ifade söz konusu kimselerde kusur arandığını, ancak hiçbir kusur bulunamayınca onun yerine kusura benzer bir görüntüsü olan bu övgü sıfatının zikredilmek zorunda kalındığını göstermektedir. Kılıçlarındaki gedikler, onların son derece yiğit ve kahraman olduklarından kinaye yergi değil bir övgü sıfatıdır. Beyit başı ve sonuyla bir medihdir. Bu nevi üslûpta bir övgü sıfatının delille ve muhale ta‘lik yoluyla pekiştirilmesi de söz konusudur. Çünkü onların tek kusuru diye anılan kılıçlarındaki gediklerin kusur olması muhal olduğuna göre onlarda kusur namına hiçbir şey yok demektir.

Te’kîdü’l-medh bi-mâ yüşbihü’z-zem sanatı üç farklı üslûpta gerçekleşir.

1. Olumsuz yergi sıfatından ona dahil olduğu farzedilen bir övgü sıfatının istisna edilmesi (olumsuz yergi + istisna edatı + övgü).

Bu üslûpta olumsuz yergi de övgü olduğundan ifade övgü üzerine övgü olmasıyla medih pekiştirilmiş olur. Safiyyüddin el-Hillî’nin şu beyti buna bir örnektir: ” ولا عيب فيهم سوى أنّ النزيل بهم / يسلو عن الأهل والأوطان والحشم “(Onlarda hiçbir kusur yoktur, konuklarının aile, akraba ve vatanlarını unutması hariç). Burada kusur yergi sıfatı olup söz konusu kimseler bundan tenzih edilmiştir. Onların kusursuz olduklarını ifade etmenin ardından istisna edatından sonra bir yergi ve kusur sıfatının gelmesi beklenirken ilk anda yergi izlenimi uyandıran, gerçekte ise son derece cömert olmalarından kinaye olarak bir övgü sıfatı durumundaki “konuklarının aile, akraba ve vatanını unutmaları” ifadesinin gelmesi övgü üzerine övgüdür. İbn Nübâte el-Mısrî’nin “ ولا عيب فيها غير سحر جفونها” (Gözlerinin büyüsü dışında onda hiçbir kusur yoktur) mısraı da bu konuda güzel bir örnektir.

2. Bir övgü sıfatından diğer bir övgü sıfatının istisna edilmesi (övgü + istisna edatı + övgü).

” أنا أفصح العرب بيد أنّي من قريش “ (Bir Kureyşli olmam dışında Araplar’ın en fasih konuşanı benim) hadisinde Hz. Peygamber, müstesnâ minh kısmında kendisini fasih olmakla niteledikten sonra istisna edatının peşinden fesahate aykırı bir durumu zikretmesi beklenirken Araplar’ın en fasihi olan Kureyş kabilesine mensubiyetini (yergi formunda / zem zemininde bir övgü olarak) zikretmesi övgü üzerine övgüdür. Nâbiga el-Ca‘dî’nin şu beyti de kaynaklarda sık geçen örneklerdendir:” فتى كملت أخلاقه غير أنّه / جواد فما يبقي من المال باقيا “(Cömertliğinden dolayı elinde avucunda hiçbir şey bırakmaması dışında bütün ahlâkı mükemmel bir gençtir). Ahlâk mükemmelliğiyle vasfedilmesinin ardından istisna edatından sonra ahlâka aykırı bir vasıf ya da durumun zikredilmesi beklenirken gencin ahlâkî erdemlerin en büyüklerinden olan cömertlikle nitelenmesiyle övgü üstüne övgü sağlanarak medih pekiştirilmiştir. Bu tür ifadelerde yer alan iki övgü sıfatından ikincinin birinciyle ilgili ve onu pekiştirir türden olması şarttır. Bu sebeple” علي كريم غير أنّه حسن الوجه“(Güzel yüzlü olması haricinde Ali cömerttir) gibi örnekler bu üslûptan sayılmaz.

3. Müferrağ istisna tarzı (__ + istisna edatı + övgü).

Bu üslûp müstesnâ minhin cümle içinde açıktan geçmemesi dışında cümlenin olumsuz olması, istisna edatından sonra bir övgü sıfatının yer alması özellikleriyle birinci üslûba benzemektedir.

“ وما تنقم منّا الّا ان امنا بايات ربّنا لمّا جاءتنا” (Rabbimizin âyetlerine bize geldiklerinde iman etmemiz dışında sen bize kusur bulmuyorsun [el-A‘râf 7/126]) âyetinde, edattan sonra kusur sayılacak kötü bir vasfın zikredilmesi beklenirken kusur olması muhal olan ve bütün mükemmel vasıfların aslı olan imanın bir delil olarak ve muhale ta‘lik şeklinde zikredilmesiyle onların kusursuzluğu pekiştirilmiştir. Mâide sûresinin 59 ve Tevbe sûresinin 74. âyetleri de biçim ve üslûp olarak aynı mahiyettedir.

Te’kîdü’z-zem bi-mâ yüşbihü’l-medh türü de te’kîdü’l-medh türü ile aynı özellikler taşıyan edebî bir anlatım şekli olup iki üslûpta gerçekleşir.

a) Olumsuz övgü ( = yergi) sıfatından ona dahil olduğu farzedilerek bir yergi sıfatının istisna edilmesi (olumsuz övgü + istisna edatı + yergi).

Şu âyet buna bir örnek teşkil eder: “ لا يذوقون فيها برداً ولا شراباً، الّا حميماً وغسّاقاً” (Orada onlar, kaynar su ile irinin dışında ne bir serinlik ne de bir içecek tadarlar [en-Nebe’ 78/24-25]). Menfi durum olarak serinlik ve içecek tadılmamasının ardından istisna yoluyla olumlu ve güzel bir halin zikredilmesi beklenirken kaynar su ve irinin zikredilmesiyle yergi üzerine yergi getirilerek yergi tekit edilmektedir. Kaynar su ile irinin içecek olması muhal olduğundan onlar için içecek ve serinlik namına hiçbir şeyin olmadığı delil ve muhale ta‘lik yoluyla vurgulanmıştır. Bu üslûptaki ifadeler istihzâ içermeleriyle caydırıcı ve vazgeçirici nitelik taşırlar. Hâkka sûresinin 36. âyetinde de aynı anlatım tarzı görülür.

b) Yergi sıfatından diğer bir yergi sıfatının istisna edilmesi (yergi + istisna edatı + yergi).

” لئيم الطباع سوى أنّه / جبان يهون عليه الهوان“(Bir korkak olması dışında zillete aldırmaz alçak tabiatın biridir o) mısraında yergi üstüne yergi ve muhale ta‘lik yoluyla anlatım pekiştirilmiştir.

BİBLİYOGRAFYA:

Tehânevî, Keşşâf, I, 63-64, 181-185; İbnü’l-Mu‘tez, el-BedîǾ (nşr. M. Abdülmün‘im el-Hafâcî), Beyrut 1410/1990, s. 157; Ebû Hilâl el-Askerî, Kitâbü’ś-ŚınâǾateyn (nşr. Müfîd M. Kumeyha), Beyrut 1404/1984, s. 459-460; Bâkıllânî, İǾcâzü’l-Ķurǿân (nşr. Seyyid Ahmed Sakr), Kahire, ts. (Dârü’l-maârif), s. 160; İbn Reşîķ el-Kayrevânî, el-ǾUmde (nşr. Muhammed Karkazân), Beyrut 1408/1988, I, 642-645; II, 50; Hatîb et-Tebrîzî, el-Vâfî fi’l-Ǿarûż ve’l-ķavâfî (nşr. Ömer Yahyâ - Fahreddin Kabâve), Dımaşk 1399/1979, s. 283; Ebû Tâhir el-Bağdâdî, Ķānûnü’l-belâġa (nşr. Muhsin Gayyâz Uceyl), Beyrut 1409/1989, s. 115; İbn Münkız, el-BedîǾ fî naķdi’ş-şiǾr (nşr. Ahmed Ahmed el-Bedevî - Hâmid Abdülmecîd), Kahire 1380/1960, s. 120-123; İbn Mu‘tî, el-BedîǾ fî Ǿilmi’l-bedîǾ (nşr. Mustafa es-Sâvî el-Cüveynî), İskenderiye 1996, s. 121-122; İbn Ebü’l-İsba‘, BedîǾu’l-Ķurǿân (nşr. Hıfnî M. Şeref), Kahire 1392/1972, s. 49-50, 121-123; a.mlf., Taĥrîrü’t-Taĥbîr (nşr. Hıfnî M. Şeref), Kahire 1383, s. 333-338; İbn Yahyâ el-Alevî, Nażratü’l-iġrîż fî nuśreti’l-ķarîż (nşr. Nühâ Ârif Hasan), Dımaşk 1396/1976, s. 128; Nüveyrî, Nihâyetü’l-ereb, VII, 121-122; Şurûĥu’t-Telħîś, Beyrut, ts. (Dârü’s-sürûr), IV, 386-396; Hatîb el-Kazvînî, el-Îżâĥ fî Ǿulûmi’l-belâġa (nşr. M. Abdülmün‘im el-Hafâcî), Kahire 1400/1980, II, 526; İbn Hicce, Ħizânetü’l-edeb, Kahire 1304, s. 118-119; İbnü’l-Esîr el-Halebî, Cevherü’l-Kenz: Telħîśu Kenzi’l-berâǾa fî edevâti źevi’l-yerâǾa (nşr. M. Zağlûl Sellâm), İskenderiye 1983, s. 246-247; Yahyâ b. Hamza el-Alevî, eŧ-Ŧırâzü’l-müteżammin li-esrâri’l-belâġa (nşr. M. Abdüsselâm Şâhîn), Beyrut 1415/1995, s. 464-465; Tîbî, et-Tibyân fî Ǿilmi’l-meǾânî ve’l-bedîǾ ve’l-beyân (nşr. Hâdî Atıyye Matar el-Hilâlî), Beyrut 1407/1987, s. 391; Safiyyüddin el-Hillî, Şerĥu’l-Kâfiyeti’l-bedîǾiyye (nşr. Nesîb Neşâvî), Dımaşk 1403/1983, s. 111-112; Teftâzânî, el-Muŧavvel, İstanbul 1309, s. 439-442; a.mlf., et-Telvîĥ, Beyrut 1377/1957, II, 20-30; Süyûtî, el-İtķān, Beyrut 1973, II, 88-89; İsâmüddin el-İsferâyînî, el-Eŧval, İstanbul 1284, II, 214-217; Abdülganî b. İsmâil en-Nablusî, Nefeĥâtü’l-ezhâr, Beyrut 1404/1984, s. 219-221; Abdünnâfî İffet, en-Nef‘u’l-muavvel, İstanbul 1290, II, 187-190; Ahmed Matlûb, MuǾcemü’l-muśŧalaĥâti’l-belâġıyye ve teŧavvürüh, Bağdad 1403/1983, I, 105-110; II, 9-14; H. Fleisch, “Istiґћnaǿ”, EI² (İng.), IV, 272-273.

İsmail Durmuş  
http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=230390



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder