13 Ağustos 2015 Perşembe

Tedric

Edebî Sanatlar 


Tedric (Dereceleme)


“Tedriç” sözcük anlamıyla “derecelendirme” demektir. Edebiyatta ise bir düşünceyi derece derece yükselten veya indiren bir düzen içinde sıralamaya tedriç denir.
Başka tanımlar:
Kavramları belli bir mantığa göre (büyükten küçüğe, küçükten büyüğe; yüksekten alçağa, alçaktan yükseğe vs.) sıralayarak söylemeye “tedriç” denir.
Söyleyişte, anlatımda büyüyen veya küçülen, çoğalan yahut azalan, yükselen ya da alçalan bir dereceleme yapmak. Recaizâde Mahmud Ekrem Ta‘lîm-i Edebiyat isimli kitabında bu sanatı şöyle açıklar: “Bu bir nevi mecazdır ki onunla müellif hayalden hayale, fikirden fikre derece derece çıkarak veya inerek istediği noktaya vasıl olur.”
(Prof.Dr.Turan Karataş / Edebiyat Terimleri Sözlüğü)

Tedriç iki türlüdür:

a) Yükselen Dereceleme:
Anlatımda, kavramların küçükten büyüğe, azdan çoğa doğru sıralanmasıdır.
« Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar Zaman sanki bir rüzgar ve bir su gibi aksın.”(Enis Behiç Koryürek)
Makber (mezar), makber değil bir türbe, türbe değil bir mabet, mabet değil bir küre, küre değil bir sonsuz uzay olmalıydı.”(Abdülhak Hamit Tarhan)

b) Alçalan Dereceleme:
Anlatımda kavramların büyükten küçüğe, çoktan aza doğru sıralanmasıdır.
İki asker mızrak mızrağa, kılıç, kılıca, hançer hançere vuruşmaya başladılar.”
(Namık Kemal)

Elinin dokunmuş olduğu şeyler
Ürperir, canlanır, güler
(Ahmet Necdet)








Test


1.     Geçsin günler, haftalar, aylar, yıllar.
Bu cümlede belirgin olan söz sanatı aşağıdaki­lerden hangisidir?
A) Terdid                                        
B) Tedriç
C) Teşbih                                       
D) Tezat
E) Tecahül arif

*
2.   Gözüm, canım efendim; sevdiğim, devletli
sultanım!
Yukarıdaki dizede anlatılmak istenen düşünce derece derece yükseltilmiştir.
Bu şekilde oluşan söz sanatı aşağıdakilerden hangisidir?

A) Teşbih                      
B) Nida                        
C) Akis
D) Tekrir                        
E) Tedriç

*

Cevap anahtarı: 1.B, 2. B,
========================
Kaynaklar:
http://www.kocar.org/yazilar/resulullahta-muhataba-gore-hareket-ve-tedric-prensipleri-2-prof-dr-ibrahim-canan/
http://www.samanyoluhaber.com/bilgi/soru/Edebiyatta-Tedric-Nedir_2515/
http://www.edebiyatogretmeni.info/tedric-sanati.htm
http://www.edebiyatfakultesi.com/edebi-sanatlar/tedric-dereceleme-sanati

Ek okuma


Resulullah’ta “Muhataba Göre Hareket’ ve “Tedriç Prensipleri (2)-
Prof. Dr. İbrahim Canan
UMUMÎ DAVET
Bir âyette “Şehirlerin anası (bulunan Mekke) ile bütün çevresindeki (insanlardan) azab ile korkutmak” maksadıyla indirildiği belirtildiğine göre (En’âm 92) Hz.Muhammed’in peygamberliği Araplara mahsus değildi. Ve Resulullâh, bi’setinin bidayetinden itibâren bütün insanlığın hidâyetiyle vazifeli olduğunu biliyordu. Ancak insanlığın geri kısmı demek olan komşu, diyarları İslam’a çağırma işini sistemli olarak ele almayı, Hudeybiye Sulhü’ne kadar te’hir edecekti. Yani. Hicret’in altıncı yılında Mekkelilerle sulh antlaşması yapıp siyâsî varlığını fiilen ve resmen kabul ettirdikten sonra Hudeybiye’den döner dönmez civar hükümdarlara elçiler göndererek onları İslam’a dâvet etti. Bir günde altı elçi yola çıkarmıştı. Biri Mısır’a, biri Gassân Şefine, biri Bizans Kayseri ne, biri İran Kisrası’na, biri Yemâme’ye, biri de Bahreyn’e idi . Elçilere verdiği mektuplarda İslam’a ve Sulh’e dâ’vet vardı.
TABYESİ (=TAKTİĞİ): Resulullâh, sulh ve hürriyetten ibaret olan hedefe gitmede, görünüşte birbirine zıt olan ve fakat aslında, “yaşanan zaman ve şartlara göre” eşit değerde olan üçlü bir taktik tâkibetti:
1-            SABIR:Bu, sayıca ve maddî güç itibariyle zayıf olunan dönemin taktiği idi.
2-            HİCRET: Bu, düşman tehdidinin, sabırla mukâvemet edilemeyecek kadar ezici bir hal aldığı, hiçbir insani ölçü tanımayan zulme dönüştüğü zamanın taktiği idi. Ya dönmek, ya da ölmek noktasında hicret makuldü.
3-            SAVAŞ: Bu, düşman tehdidine mukavemet edilebilecek maddî güce sahip olunduğu zamanın taktiği idi.
HEDEF ise “Sulh”dü, Sulh, İslam’ın kalb ve gönülleri fethettiği ortamdı. Sabr’ın, hicretin ve savaş’ın hedefi de buna ulaşmaktı.
Nitekim, Resulullâh aleyhissalatu vesselam vefat ettiği zaman, geride 1,5 milyon kilometre kareden fazla araziye sâhip bir devlet bırakmıştı. Bu büyük arazinin fethi on yıllık Medine hayatı içerisinde cereyan etmişti. Günde ortalama 274 milkarelik bu yayılma için öldürülen toplam düşman sayısı sâdece 150 kişi idi. Müslüman taraftan ölenlerin nisbeti de vasatı ayda bir kişi olmuştu.
MUHTEVADA TEDRİÇ    .
İslamın tebliğinde, muhteva tedrici de mühim bir yer tutar. Hz. Aişe, İslam’ın teşri ettiği meselelerin sırayla neler olduğunu belirten bir açıklamasının sonunda, bu tertibin ehemmiyetine de dikkat çeker: “İlk nâzil olan sure, mufassal surelerden biri idi ve içerisinde cennet ve cehennemin zikri geçiyordu. İnsanlar İslama dönünce haram ve helal hükümleri indi. Eğer ilk defa: “İçki içmeyin.” emri inseydi “Biz içkiyi asla bırakmayız” derlerdi Eğer “zina etmeyin” emri inseydi “Asla zinayı bırakmayız” derlerdi. Ben Mekke’de, oynayan bir çocuk iken Muhammed aleyhissalatu vesselama: “(Muhtevasında hiç bir ahkâm bulunmayan Kamer suresi İnmişti. Surede) ”Daha doğrusu onlara vadolunan asıl (azabın) vakti, kıyamet saatidir. O saat(in azabı) daha belalı daha acıdır” (116.âyet) buyrulmaktaydı .
Hülasa ilk nâzil olan âyetler, tevhîd’e dâvet, mü’minleri ve mutileri cennetle müjdeleme, kâfirlere ve âsilere cehennemi haber verme üzerine dayanıyordu, insanlar bu hususta ikna olunca, ahkâm inmeye başladı. Çünkü “İnsanlar alışkanlıklarına bağlılık üzerine yaratılmıştı, alışkanlığın terki birden olamazdı, bunu talep nefrete sebep olurdu.
İMANİ MUHTEVADA TEDRÎC:
Bazı rivâyetlerde, imanın tebliğ edildiği bu ilk safhada da bir tedrice yer verildiğini, mesela önce münhasıran İslam itikadı üzerinde durulup, müşrik inançların tenkidine girilmediğini görmekteyiz. Müşrikler de bu safhada müslümanlara karşı muhalefette şiddet göstermemişler, daha anlayışlı davranıp, en azından söylenenleri dinlemişlerdir. Kabul etmeyenler, muhalefette şiddete yer vermemiş, sâdece istihza ile yetinmiştir. İbnu Sa’d’da şöyle denir: ‘Taptıkları putlan ele alıp, onların bâtıl olduğunu ve küfür üzerine olan atalarının cehenneme gittiklerini söyleyinceye kadar, Kureyşliler istihzada kaldılar ve Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselam’ı dinlediler. Gençlerden ve halkın zayıf takımlarından bir kısmı, bu suretle ikna olup müslüman oldu, gittikçe sayılan çoğaldı. Buna rağmen Kureyş kâfirleri Resulullâh’ın sözlerini inkâr etmediler. Sadece istihzâî bir tavır takındılar. Aleyhissalatu vesselam, yanlarına uğrayınca birbirlerine işâret edip: “İşte Abdulmuttalib oğullarının gökten haber getiren oğlu.” diyerek alay ediyorlardı  .
Ama bu hal böyle devam etmedi. Putların bâtıl olduğunu, put inancı üzere ölenlerin ebedî bir helake maruz kalacaklarını dile getiren vahiyler gelmekte gecikmedi. Ondan sonra tavır değiştiren müşrikler, maddî ve manevî her çeşit işkencelere baş vurdular. Bir kısmını öldürdüler, bir kısmım hicrete mecbur ettiler.
İtikadı meselelerdeki tedriçle ilgili olarak şunu da belirtmek isteriz, İtikadın merkezini teşkil eden Allah telakkisi ve bilhassa İlahî sıfatların teşriî, belli bir sıra ve tedriç takip etmiştir. Az ilerde besmele’nin gelişi ile ilgili vetirede bunu kısmen göreceğiz.
AHKAMDA TEDRİÇ :
Tedriç meselesinde dikkati çeken diğer bir husus, Medine’de, mü’min muhatablara inen ahkâmda dahi tedrice yer verilmiş olmasıdır. Bilhassa eski alışkanlıkların ta’dili veya tahrimi veya yeni tatbikat ve alışkanlıkların teşriine giren hemen hemen her hususta bir tedrice yer verilmiştir. Bu tedriç de çoğu durumda azdan çoğa, hafiften ağıra, çok vazıh ve anlaşılır olandan biraz daha kapalı, anlaşılması zor olana doğru cereyan etmiştir. Çoğu meselede bu böyle olmuştur.
Bu meselenin şumûlünü, bâzı rivayetlerde Resulullâh aleyhissalatu vesselam’a vahiy olarak İnen ilk şey olduğu söylenen besmele’den vereceğimiz örnekle göstermek isteriz. İbnu Sa’d’ın bir rivâyeti şöyle:”Resul ullâh, bidayette, tıpkı Kureyşliler gibi, besmele makamında “Bismikallâhûmme” formülünü yazıyordu. Bu tatbikat
وَقَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ
Âyeti” Nuh, (gemiye alınacaklara) “Gemiye binin!” dedi. “Onun akıp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır (O’nun gücü, kuvveti ve izniyledir; onu Bismillâh der çalıştırır, Bismillâh der durdururuz.) Hiç şüphesiz Rabbim, (kullarının günahlarını ve hatalarını) çok bağışlayandır; (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî merhameti pek bol olandır.”(Hûd 41) gelinceye kadar devam etti.
Şu âyetten sonra “Bismillâh” diye yazmaya başladı. Bu tatbikat
قُلِ ادْعُوا اللهَ أَوِ ادْعُوا الرَّحْمَنَ أَيًّا مَا تَدْعُوا فَلَهُ الأَسْمَاءُ الْحُسْنَى وَلاَ تَجْهَرْ بِصَلاَتِكَ وَلاَ تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلاً
“De ki : (Rasûlüm,) de ki: “O’na ister Allah diyerek dua edin, ister Rahmân diyerek dua edin. Hangi ismiyle dua ederseniz edin, en güzel isimler O’nundur ve O, her ismin nihayetsiz güzel mertebelerinde tecelli eder. Namazında ise sesini çok yükseltme ve bütün bütün de kısma; bu ikisi ortasında bir yol takip et. (İsra 11O) âyeti nâzil oluncaya kadar devam etti. Bundan sonra “bismillâhirrahman” diye yazmaya başladı. Bu tatbikât
إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
“Süleyman’dan geliyor ve Rahman, Rahîm Allah’ın Adı’yla diye başlıyor.”âyeti(Neml 30) nazil oluncaya kadar devam etti. Bu âyetten sonra“Bismillâhirrahmanirrahim” diye yazmaya başladı .
Bu tedrîc, muhatablarının Allâh’la ilgili olarak İslam’ın getirdiği sıfatları bilmemelerinden ileri geliyordu. Nitekim, Hudeybiye sulhü yazılırken, müşrikler. Besmele’yi, “Biz, Allah’ı tanıyoruz, ama er- Rahmân er-Rahim’i tanımıyoruz!‘ diyerek reddetmişler, Hz. Peygamber de “Bismikallâhûmme” yazılmasını kabul etmişti .
NAMAZ ÖRNEĞİ: İslâmda dinin direği kabul edilen en önemli farz olan namazın teşriinde de tedrîc görülmektedir. Zira, Resulullâh’a fetretü’l-vahy’den sonra müddessir suresinin nüzûlüyle sabah ve akşamda ikişer rek’at olmak üzere günde iki vakit namaz farz kılınmış, bilâhare Müzzemmil suresiyle gece namazı emredilmiş, bi’setin 11. yılı içerisinde Mi’râc’Ia birlikte, öncekiler neshedilerek beş vakit namaz farz kılınmıştır. Daha sonra da Cum’a ve Bayram namazları teşri edilecektir .
Burada, zikri gereken bir hâdiseyi, Nasr Ibnu Âsim anlatmaktadır. Buna göre, Aleyhissalatu vesselamca günde iki sefer namaz kılmak şart ıyla müslüman olmayı teklif eden bir kimsenin müslümanlığını kabul etmiştir. Rivâyetin bir başka tarîkinde adam bir vakit kılmayı teklif etmiş, yine de Resulullâh kabûl etmiştir.
Sakîflilerin müslüman olmak için koştukları şartlardan bir kısmını Resulullâh kabul etmiştir. Bunlar arasında “cihâda katılmamak”, “zekat vermemek” de vardı. Bunların kabul edilmesi karşısında hayrete düşenlere Aleyhissalatu vesselam : “(Hakîki mânada) müslüman oldukları vakit zekât da verecekler, cihâda da gidecekler” der ve dediği gibi olur.
İÇKİ YASAĞI ÖRNEĞİ: Tedriç meselesinde uzun ve hesaplı bir vetirenin içki yasağında takip edildiği görülür. Zira bu mesele, Mekke döneminde ele alınmış, Resulullâh’ın hayatının sonlarına doğru sonuçlandırılmıştır. Meseleyle ilgili olarak gelen ilk vahiyde, asma ve hurmadan elde edilen sarhoş edici rızık üzerinde düşünmeye sevk edilmiş (Nahl 67), daha sonra bunun fayda ve zararlarına dikkat çekilmiş, zararının faydasından çok olduğu belirtilmiş (Bakara 219), üçüncü kademede sarhoşken namaza yaklaşılmaması emredilmiş (Nisa 43), dördüncü ve son kademede ise kesin olarak ve şiddetle haram ilan edilmiştir (Mâide 90-91). Bu vahiy Hz. Peygamber’in hayatının sonlarına rastlar. Bu vetirenin sonunda, hiç bir mukavemete rastlanmadan, içki istihlaki önlenmiştir.
ORUÇ ÖRNEĞİ : Cessâs, oruçla ilgili gelen ihtilaflı hadîs   ve âyetleri değerlendirerek orucun üç mertebede farz kılındığını belirtir Önce ﴿
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ               (Bakara 183)
âyetiyle, her ayda üç gün oruç farz kılınmıştır.
وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ           (Bakara 184)
âyetiyle dileyenin fidye verip fakir doyuracağı teşri edilmiştir. Son olarak
شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ (Bakara 185)
âyeti İle de Ramazan orucu herkese farz kılınmıştır. Orucun gün içerisindeki başlama ve bitim anlarıyla ilgili gelişmeler de aynı hadislerde geçmektedir.
ZİNANIN YASAKLANMA ÖRNEĞİ: Zina suçuna verilecek ceza da kademeli gelmiştir. İlk önce zâniye eziyet yapmak takdir edilmiş (Nisa 16), sonra hapis cezası emredilmiş (Nisa 15), en son safhada da dayak (ve recrn) teşri edilmiştir. (Nur 2-10).
Hadîs âlimleri, emirlerde pek çok meselede muttarıd şekilde hafiften ağıra olan bu gelişmeyi tesbit ettikleri için, ihtilafla hadîslerin çözümünde şu kaideyi koymuşlardır;“Daha ,ağır bir hüküm, daha hafif olandan evladır. Zira, zann-ı gâlibe göre, ağır olan, hafif olana nisbetle müteahhirdir. Çünkü şeriat hafifle işe başlamış, sonra ahkâm, tedricî bir surette gelmiş ve ağırlaşmıştır” .
TAKVİM ÖRNEĞİ : Son bir enteresan örneğimiz takvimle ilgili tadilattır. Aleyhissalatu vesselam, veda hutbesine kadar, o zamanın Arap cemiyetinde câri bir takvime uyuyordu. “Nesi” denen ve hac mevsimini her yıl yaz aylarına rastlatmayı sağlayan bir oyun’u ihtiva eden bu sistemi Kur’ân-ı Kerîm yasakladığı zaman küfürden bir artış ilan etmiştir “Nesi (haram ayları geciktirmek) ancak küfürde bir artış (sebebidir. Onunla kâfirler şaşırtırlar. Onlar bunu bir yıl helal bir yıl haram sayarlar ki Allah’ın haram kıldığına sayıca uysunlar da (varsın) Allah’ın haram ettiğini helal kılmış olsunlar. Bu suretle de onların amellerinin kötülüğü kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah o kâfirler güruhunu hidayete erdirmez”(Tevbe 37).

SONUÇ
Resulullâh aleyhissalatu vesselam’ın her bir sünneti, insanlık için, “her yerde ve her devirde” uyulması gereken en güzel davranış örneğini teşkil eder. Onlar rıza-yı ilâhinin nerede olduğunu gösteren işaretler ve saadet-i dâreynin şaşmaz rehberleridir.
Resulullâh’ın sünneti, sadece ibâdet hayatımıza, komşuluk veya âile içi münâsebetlerimize, yahut da ticârî ve örfî muâmelelerimize müteallik değildir. Dinin neşri, insanlara İslam inancının götürülmesi müslümanların siyâsî mahkumiyetten kurtarılıp, hürriyetlerine kavuşturulması ve hatta hâkim duruma getirilmesi gibi başka meselelere de şâmildir.
Dünyanın her tarafında müslümanların esaretten kurtulma mücâdelesi verdiği içinde yaşadığımız şu asırda, daha temkinli, daha müessir adımlar atabilmek için Resulullâh’ın bu paralelde sunduğu örneklerin bilinmesi ve onlara uyulması her zamankinden daha çok ehemmiyet kazanmıştır.
Zamanımızda, İslam’a hizmet heyecanına kapılan genç nesiller, Aleyhissalatu vesselam’m vazettiği İslami hizmet metodlarını bilmedikleri için, Batı menşeli ve insan fıtratının bir kısım zaaflarını istismara dayanan “Hitler tipi’ veya “Komünist tipi”propagandanın cazibesine kapılmaktadırlar. Halbuki İslama hizmet İslamî metodla mümkündür. İslam dışı metodlar, ne kadar mutantan, ne kadar cafcaflı, ne kadar göz kamaştırıcı olursa olsun, saman alevi misali, neticesi akimdir. İşte faşistlerin âklbeti ve nihâyet komünistlerin âkibeti. İslam âleminde de islamî olmayan prensiplerle atılan adımlar akim kalmış, heyecanlar çabuk boğulmuştur. Mısır’da, Suriye’de ve en son Tunus ve Cezayir’de islamî hareketlerin yedikleri darbeler, büyük ölçüde, hizmet vetiresinde yer verilen gayr-i islamî unsurlardan ileri gelmiştir. Resulullah hiç bir zaman akşamdan sabaha hâkimiyet peşinde koşmamış, sokağa dökülmemiş, zemin teşekkül etmeden tepeden inmeciliğe yer vermemiştir. O’nun metodunda gelişmeye tâbi olmak, muhatabın ve çevrenin ahvâline göre adım atmak esastır. İcabında üç yıl boyu gizli kalmak, beş yıl boyu gece gündüz çalışmaya karşı kazanılan kırk kişiyi az görmemek, onüç yıl boyu her çeşit istihza, işkence, eziyet, hakaret ve hayatî tehditlere karşı sabretmek esastır.
Muhammedi tebliğde sunulan muhteva, muhataba göre esnektir. Zamana zemine göre farklıdır. Aynı meseleye temas eden aynı sorulara cevap olarak gelen teferruat, pek çok durumda, en azından zahirde değişiktir. Tıpkı aksiyonda görülen sabır, hicret, cihad farklılıkları gibi.
Zımnında asırlara ve nesillere çare olma kapasite ve zenginliği meknuz, bu rahmani vetireyi bilmeyenler veya anlamayanlar hadîslerde tenakuz iddia edebilir ve hatta, vürûd şartlarına bakmadan işine gelen birini rastgele seçme dalaletine düşebilir. Bu davranışlar samimi de olsa, İslamî zaferi geciktirmeden başka bir fonksiyon icra edemez.
Öyle ki bizler, hem ferdî kurtuluşumuz, hem de çevremizin ve insanlığın kurtuluşu için Resulullâh aleyhissalatu vesselam’ın sünnetini anlamaya her zamankinden daha muhtacız. Zira Ezelî Kelâm bize “Allah’ın Resulünde sizier için (her hususta) en güzel örnek vardır.” diye seslenmektedir.
17.08.1991 M.Ü. İlahiyat Dergisi

http://www.kocar.org/yazilar/resulullahta-muhataba-gore-hareket-ve-tedric-prensipleri-2-prof-dr-ibrahim-canan/


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder