Edebî Sanatlar


Anlama
Dayalı Söz Sanatı
İltifât
Sözlük anlamı “dönmek, yüzünü çevirmek” olan iltifât, bir belâgat terimi olarak
manzum ya da mensur bir sözü birinci, ikinci veya üçüncü şahıs kiplerinden biri
ile ifade ederken diğer bir kipe aktarmaktır, iltifat içinde değerlendirilecek
diğer bir anlatım biçimi de aynı ifade içinde sözü, fiil kiplerinin birinden
diğerine çevirmektir.
İltifat, söz bir
düzen içinde devam ederken onu birdenbire, beklenmedik şekilde ve akla gelmeyen
bir yöne çevirmek olduğu için bu ifade biçiminin en etkili olanı heyecan
hâlinde söylenenidir. İltifatın rücû’ ve
tekrirde olduğu gibi zihni uyarma, dikkati çekme gibi önemli işlevleri vardır.
İltifat Sanatına Örnekler:
Korkma
sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden
yurdumun üstünde tüten en son ocak
O benim
milletimin yıldızıdır parlayacak
O
benimdir o benim milletimindir ancak
Çatma
kurbân olayım çehreni ey nazlı hilâl
Kahramân
ırkıma bir gül ne bu şiddet bu celâl
Sana
olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
Hakkıdır
Hakk’a tapan milletimin istiklâl
Ben ezelden beridir hür yaşadım
hür yaşarım
Hangi çılgın bana zincir
vuracakmış şaşarım
Kükremiş
sel gibiyim bendimi çiğner aşarım
Yırtarım
dağları enginlere sığmam taşarım
Bu üç kıt’anın ilkinde muhataba hitap vardır. Bu hitabın
amacı milletin sancak ve bayrak ile somutlaşmış olan istiklâl inancını
pekiştirmektir. İkinci kıt’ada muhatap değişmiştir; bu kıt’adaki muhatap
“hilâldir. Şair üçüncü kıtada kendisine döner ve hitabı terk ederek bir
hikâyeye ve tasvire başlar. Bu kıtada fiil kipleri değişmiştir. Şair birinci
tekil kişi zamirleri ile ifadesini sürdürür. Buna ek olarak bu son kıtanın ilk
iki mısraında da bir iltifât vardır. Birinci mısrada geçmiş zaman kipi
kullanıldıktan hemen sonra geniş zaman kipine geçilmiştir. Alt mısraında da
gelecek zamanın rivayetinden yine geniş zamana geçiş vardır. Bu özgürlüğün
geçmişten geleceğe yönelik sürekliliğini vurgulamaktadır. Aslında bu şiir
baştan sona kadar bir üslûp özelliği olan iltifâtın usta bir şair elinde nasıl
bir sanata dönüşebileceğini gösteren örneklerle doludur.
Başta belirtildiği gibi söz arasında ani bir heyecan etkisiyle konu dışına
çıkmadan hitabın yönünü değiştirmeye “iltifat” denir.
Geçmiş bir zamanı kalbim bulmak
üzeredir.
Tamamlanacaktır yarım kalmış
rüyalar;
Ey hafıza! Cömert memenden beni
emzir;
Zengin renklerini ufkuma dök ey
bahar!
Ahmet Muhip Dıranas
(Bu dörtlükte geçmiş zamanla ilgili olarak “hafıza” ya
seslenilirken hitabın yönü birden “bahar“a çevriliyor.)
Kapuna
yüz sürdügiyçün buldı bu kadri güneş
Ey güneş
hoş südde-i âlîye itdün ilticâ
Beyit “Güneş bu değeri senin kapına yüz sürdüğü için buldu.
Ey güneş! Hoş, yüce bir eşiğe sığındın.” anlamındadır. Bir kasideden alınmış
olan bu beyitte şair birinci mısrada memduhu olan I.Selim’e, ikinci mısrada da
iltifat yoluyla muhatabını değiştirerek “güneş”e hitap etmektedir.
Aradan
yıllar geçti, işte o günden beri
Ne zaman
yolda bir hana rastlasam irkilirim,
Çünkü
sizde gizlenen dertleri ben bilirim
Ey
köyleri hududa bağlayan yaslı yollar,
Dönmeyen
yolculara ağlayan yaslı yollar.
Ey garip
çizgilerle dolu han duvarları,
Ey
hanların gönlümü sızlatan duvarları!
Şairin muhatabı önceleri “yollar” iken, daha sonra “han
duvarları”dır.
İltifat duygular
ifâde edilirken sözün, bahsedilen varlıktan çevirilip başka bir varlığa
yönetilmesi veya muhâtabdan gâ'ibe döndürülmesi,
yani hitabın yönünün değiştirilmesi san'atıdır:
Ahvâline ralını kıldı Mecnûn
Bahdı ana tökdi eşk-i gül-gûn
Sayyâd bu nâ-tüvâne kıyma
Kıl canına rahm câne kıyma
Fuzuli
Mecnûn,/ceylânın/durumuna acıdı; ona baktı, gülrenkli
gözyaşları döktü. Avcı, bu zavallıya kıyma; canına acı, cana kıyma.
Leylâ vü Mecnûn'unda Fuzûlî, ceylânın durumunu görüp kendine
benzeterek çok duygulanan Mecnûn'u gâ'ibden, muhatabı olan Avcı'ya döndürüp
seslendirerek iltifat san'atı yapmıştır.
Akar yaşım sele benzer ömür
geçer yele benzer
Güler yüzün güle benzer ne
bilsin geçe bu çağlar
Yunus Emre
İlk dizede muhataba hitap edilirken ikinci dizede söz gaibe
çevrilir.
*
*
İltifat
İltifat, L-F-T
fiil kökünden türemiş olup, Türkçe “dönmek, yönelmek, çevrilmek”
anlamına gelen bir kelimedir.Bir belâgat terimi olarak İltifat, muhatabın dikkatini
çekmek, ilgisini taze ve canlı tutmak için sözü söyleyen tarafından gerçekleştirilen
bir şahıstan diğer bir şahsa, bir zamandan başka bir zamana, bir kipten diğer
bir kipe geçme şeklinde tecelli eden bir üslûp hususiyeti, bir söz sanatıdır
İltifatları şahıslar,
zamanlar ve kipler arası geçişler bağlamında farklı esaslara dayanan tasniflere
tabi tutmak mümkündür.
Abdurrahman Özdemir, http://www.corumcagri.org.tr/UsersFiles/file/446_53136_1932015153118573.pdf
===========
Kaynaklar:
http://www.corumcagri.org.tr/UsersFiles/file/446_53136_1932015153118573.pdf
http://www.corumcagri.org.tr/UsersFiles/file/446_53136_1932015153118573.pdf
http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2013/12/edip-yuksel-tahiyyat-duas-ve-iltifat.html
http://www.samanyoluhaber.com/bilgi/soru/Edebiyatta-Iltifat-Nedir_1449/
http://www.frmartuklu.org/konu/%C4%B0ltifat-nedir
http://www.edebiyatogretmeni.info/iltifat-sanati.htm
http://www.edebiyatogretmeni.org/iltifat/
Ek Okuma
Edip Yüksel,Tahiyyat duası ve İltifat Sanatı
Oturuşlarda Ettehiyyâtü'yü okumak (Mealcinin namazı-6)
Edip Yüksel: "Otururken “tahiyyat” denilen duayı
okumamalı; zira bu dua Muhammed peygamber sanki her şey nazır ve hazır bir
tanrıymış gibi bir hitap içermekte ve Allah’tan başkalarını anmaktadır. İlla
bir şey okunmak dilenirse, Allah’ın birliğine şahadet getirilebilir veya
herhangi bir dua yapılabilir."(1) Bunun gibi , Edip Yüksel pek çok yerde ,
tahiyyat duasını okumayı şirk saymaktadır..(2) Bu konularda o , Resulü olan
Reşad Halife'nin fikirlerinin devam ettiricisi konumundadır..Edip Yüksel'in bu batıl iddiası Tahiyyat
duasında iltifat sanatı yapıldığını hesaba katmadığı için geçersizdir.
İltifat Sanatı (3)
Belagat âlimlerinin anlama
güzellik veren edebî sanatlardan saydığı iltifat, bir beyitte veya kısa bir
sözde beklenmedik şekilde şahıs, zaman ve üslup bakımından değişiklikler
yapmaktır. Bu değişiklikler monotonluğu kırarak muhatabın ilgisini uyandırmak
ve konunun önemine dikkat çekmek gibi amaçlarla yapılır.
Zemahşerî, Kur'ân-ı Kerîm'in hitap ekillerinden kabul
ettiği ve "televvün hitabı"
adını da verdiği İltifat sanatına çeşitli ayetlerin tefsiri münasebetiyle temas
etmiştir. İltifatın meânî, beyan ve bedi" ilimleriyle ilgisine dikkat
çeken Sekkâkî, Araplar'ın konuklarına çeşitli yemekler ikram etmekten
hoşlandıkları gibi muhataplarına sözlerini değişik ifadelerle sunma
alışkanlığına da sahip olduklarını, Kur'an'da birçok ince iltifat örneği
bulunduğunu, bunları ancak usta ediplerin sezebileceğini söyler [502] Hatîb
el-Kazvînî, Tâceddin es-Sübkî. Teftâzânî, Süyûtî, İsâmüddin el-İsferâyînî,
Süleyman el-Mağribî gibi âlimler. Eski Arap şiirinde de iltifat sanatının
çeşitli örneklerine rastlanmaktadır. Nitekim Zemahşerî, İltifatın Câhiliye
Arapları'nın bir anlatım tarzı olduğunu söyleyerek İmruülkays'ın beyitlerinden
örnekler vermiştir.[504]
Başlıca İltifat türleri şunlardır:
1. Gâibden hitaba geçiş. Kendisinden üçüncü şahıs
olarak söz edilen kimseden İfadenin devamında ikinci şahıs olarak bahsedilmeye
geçilmesidir. Fatiha suresinde (1 -4) Allah'a hamd
edilip Allah'ın sıfatlarından söz edilirken üçüncü şahıs ve hikâye üslubu ile
devam eden söz, Allah'a ibadet kısmına gelince birden değiştirilerek Allah'a
hitap şeklinde anlatıma dönüştürülmüştür. Bu değişikliğin sebebi, Allah'a
yapılan sözlü ve fiilî taat nevilerini kendinde toplayan en mükemmel saygı
tarzı olan ibadetin şanına tazim ve önemine dikkat çekmek. Allah'ın karşısında
ve O'nu görüyormuş gibi huşu içinde ibadet yapmanın önemini vurgulamaktır.
Sadece sözlü tazim olan hamdin derecesi ibadetin derecesinden düşük olduğu için
hamdin anlatımında üçüncü şahıs ve hikâye üslubuyla yetinilmiştir. Dua ve
isteklere vesile durumundaki ibadetin ardından gelen yardım ve hidayet
taleplerinin gıyaben değil hitaben (yüz yüze) yapılması uygun düştüğü için
onlarda da hitap üslubu sürdürülmüştür.
2. Gâibden mütekellime geçiş. Üçüncü şahıs
olarak söz edilmeye başlanan kimseden daha sonra birinci şahıs olarak
bahsedilmeye geçilmesidir. Aşağıdaki ayette bunun bir örneği görülmektedir:
"Sonra buhar halinde olan
göğe yöneldi, ona ve yerküreye isteyerek veya istemeyerek gelin dedi. İkisi de
isteyerek geldik dediler. Böylece onları yedi gök olarak iki günde var etti ve
her göğe görevini vahyetti. Biz dünya semasını kandillerle donattık, onu
bozulmaktan koruduk. İşte bu o aziz ve alim olan Allah'ın takdiridir.[505]
Burada anlatım hikâye üslubu ile devam ederken yıldızlar
konusundaki yanlış inanca dikkat çekmek üzere onların Allah'ın yaratığı
olduğunu belirten kısımda sözün akışı değiştirilerek fiil, Allah'ın zatına
isnad ile "donattık" şeklinde mütekellim sîgasına dönüşmüştür.
3. Muhataptan gaibe geçiş. İkinci şahıs olarak
söz edilen kimseden ifadenin devamında üçüncü şahıs olarak bahsedilmesidir. Şu
ayette de bu türün bir örneği görülmektedir:
"Doğrusu tevhid dini olan
Müslümanlık bir tek din olarak sizin dininizdir ve ben de sizin rabbinizim;
artık bana kulluk edin. Fakat onlar din konusunda aralarında bölüklere
ayrıldılar, hepsi bize dönecektir.[506]
Ayetin başında hak dinin ve hak mabudun tek olduğu gerçeği
hitap üslubu ile hatırlatıldıktan sonra onların din konusunda bölünmüş hallerini
peygamberlere ve başkalarına haber verip kınayan ve onları da kınamaya çağıran
kimselerin tavrını sergilemek üzere gâib sîgasına ve hikâye (ihbar) üslubuna
dönülmüştür.
4. Mütekellimden gaibe geçiş. Birinci şahısla başlayan sözün üçüncü şahsa
dönüşmesidir.
"Tâ Hâ. Biz sana Kur'an'ı
sıkıntı çekesin diye indirmedik. O, yeri ve yüksek semaları yaratan tarafından
İndirilmiştir [507]
mealindeki ayetlerde çoğul birinci şahısla başlayan sözün
akışına göre, "Bizim tarafımızdan indirilmiştir" denecek yerde,
"Yeri ve yüksek gökleri yaratan tarafından indirilmiştir" şeklinde
üçüncü şahısla hikâye üslubuna geçilmiştir.
5. Mütekellimden muhataba geçiş. Bir kimseden birinci şahıs olarak söz edilirken
ikinci şahıs olarak bahsedilmeye geçilmesidir:
"Beni yaratana niçin ibadet
etmeyeyim! Ve siz ona döndürüleceksiniz.[508]
Ayetin, "Sizi yaratana niçin ibadet etmezsiniz; ona
döndürüleceğinize göre" şeklinde hitap üslubuyla olacak yerde ilk kısımda
birinci şahısla ifade ederek nasihatte içtenliğini göstermek, kendi nefsi için
istediğini onlar için de arzuladığını belirtmek üzere sözü kendi üzerinden sarf
etmiştir. Gerçekte bu sözü söyleyenin amacı müşrik kavme nasihattir. Nasihatte
muhataplar amaçlanmamış olsaydı ayetin devamı. "Ona döndürüleceğime göre
ben niçin ona ibadet etmeyeyim" şeklinde olması gerekirdi. Bu tür ta'riz
üslubu öğütlerde daha etkileyici bir anlatım tarzıdır.[509] Ayrıca ayette iltifatın yanında bir îcâz
türü olan ihtibâk sanatı da söz konusudur.
6. Maziden muzâriye geçiş. Geçmiş zaman kipiyle başlayan sözün şimdiki
zamanla devam etmesidir. Bu değişiklikle fiilin önemine, ilginçliğine dikkat
çekme ve süreklilik arz ettiğine işaret etmenin yanında maziden (hikâye ve
rivayet anlatımından) hale geçmek suretiyle anlatıma canlılık verilmiş,
dinleyicinin ilgisi çekilmiş olur:
"Onlar ki küfre saplandılar
ve Allah'ın yolundan -İnsanları- çevirmektedirler.[510]
Ayette onların küfür ve inkârlarının sabit, kararlı,
saplantılı ve değişmez olduğu mazi kipiyle belirtildikten sonra insanları hak
yoldan saptırmalarının sürekli biçimde tekrarlanan ve yenilenen bir eylem
olduğunu anlatmak üzere ifade süreklilik bildiren muzâri sîgasına dönüşmüştür.
7. Muzâriden maziye geçiş. Şimdiki zamanla
gelecek zamanı içeren muzâri kipiyle başlayan sözün bir yerinde anlatımın mazi
kipine dönüşmesidir. Gelecekteki bir fiilin mazi kipiyle ifadesi onun olmuş
bitmiş gibi kesinliğini, önemini veya zaman bakımından önceliğini anlatır:
"O gün sûra üfürülecek. Artık göklerde ve
yerdeki kimseleri korku sarmıştır.[511]
Burada "korku saracaktır" yerine "korku
sarmıştır" ifadesinin yer alması bunun kesin bir gerçek olduğunu
vurgulamak içindir.
8. Maziden emre geçiş.
"De ki: Rabbim adaleti ve
her mescidde -her namaz vaktinde-yüzlerinizi kıbleye doğrultup O'na ihlâslı bir
şekilde İbadet edin diye emretti [512]
mealindeki ayette anlatım, namaz ve ibadetin önemine dikkat
çekmek üzere maziden emre dönüştürülmüştür. İbn Vehb, Ebû Ali et-Tenûhî ve
Şerefeddin et-Tîbî gibi belagat âlimlerine göre müfret, tesniye ve cemi
sîgaları arasındaki geçişler de iltifattan sayılmıştır. İsâmüddin
el-İsferâyînî, müzekker lafızla dile getirilen bir mânayı sözün devamında
müennes lafızla veya aksiyle ifadeyi de İltifat türleri arasına dahil etmiştir.
Türk edebiyatında da kullanılan iltifat heyecana bağlı
sanatlardan biridir. Belli bir hitap ve tertip içinde devam eden söz, şair veya
yazarın duyduğu bir heyecan sebebiyle birden bire bazan akla gelmesi zor,
konuyla ilgisi az bir şekilde yön değiştirip çarpıcı bir ifade haline dönüşerek
etkisini arttırır. Bundan dolayı lafızdan çok manaya ait kabul edilen bu
sanatın umumiyetle manzum örneklerde kendini göstermesi Türk edebiyatına ait
bir özellik sayılabilir.
İltifatın
her çeşidine ait manzum örnekler arasında [513] İstiklâl Marşının ayrı bir yeri
vardır. Şiirin tamamı, hitabı hikâye ve tasvirin takip ettiği, fiillerin geçmiş
zamandan gelecek zamana çeşitli kiplere yöneldiği. iltifat sanatının başarılı
uygulamalarına ait üslup hususiyetleri taşıyan bir eserdir.
*
Risalede Tahiyyat: Sual: Teşehhüdün mübarek kelimâtı, Miraç
gecesinde Cenâb-ı Hak ile Resulünün bir mükâlemeleri olduğu halde, namazda
okunmasının hikmeti nedir? Elcevap: Her mü'minin namazı, onun bir nevi miracı
hükmündedir. Ve o huzura lâyık olan kelimeler ise Mirac-ı Ekber-i Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâmda söylenen sözlerdir. Onları zikretmekle o kudsi sohbet
tahattur edilir. O tahatturla o mübarek kelimelerin mânâları cüz'iyetten
külliyete çıkar ve o kudsi ve ihatalı mânâlar tasavvur edilir veya edilebilir.
Ve o tasavvur ile kıymeti ve nuru teâlî edip genişlenir. Mesela: Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, o gecede Cenâb-ı Hakka karşı selâm yerinde
"Ettehiyyatü lillahi " demiş. Yani, "Bütün zihayatların,
hayatlarıyla gösterdikleri tesbihat-ı hayatiye ve Sânilerine takdim ettikleri
fıtri hediyeler, ey Rabbim, sana mahsustur. Ben dahi bütün onları tasavvurumla
ve imanımla sana takdim ediyorum." Evet, nasıl ki, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm "Ettehiyyatü" kelimesiyle bütün zîhayatın
ibâdât-ı fıtrîyelerini niyet edip takdim ediyor. Öyle de, tahiyyatın hülâsası
olan "el mübarekatü" kelimesiyle de, bütün medar-ı bereket ve tebrik
ve bârekâllah dediren ve mübarek denilen ve hayatın ve zîhayatın hülasası olan
mahluklar, hususan tohumların ve çekirdeklerin, danelerin, yumurtaların fıtri
mübarekiyetlerini ve bereketlerini ve ubudiyetlerini temsil ederek, o geniş
mânâ ile söylüyor. Ve mübarekâtın hülasası olan "essalavatü"
kelimesiyle de, zîhayatın hülasası olan bütün zîruhun ibâdât-ı mahsusalarını
tasavvur edip dergâh-ı İlahîye o ihatalı manasıyla arz ediyor. Ve
"ettayyibatü" kelimesiyle de, zîruhun hülasaları olan kâmil
insanların ve melaike-i mukarrebînin, salavatın hülasası olan tayyibat ile
nurani ve yüksek ibadetlerini irade ederek Mabuduna tahsis ve takdim eder. Hem
nasıl ki o gecede Cenâb-ı Hak tarafından " Esselamü aleyke
eyyühennebiyyü" demesi, istikbalde yüzer milyon insanların her biri, her
gün, hiç olmazsa on defa "esselamü aleyke ya eyyühennebiyyu"
demelerini âmirâne iş'ar eder ve o selâm-ı İlahî, o kelimeye geniş bir nur ve
yüksek bir mânâ verir. Öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, o
selama mukabil "esselamü aleyna veala ibadillahissalihin " demesi
istikbalde muazzam ümmeti ve ümmetinin salihleri, selâm-ı İlâhîyi temsil eden
İslamiyete mazhar olmasını ve İslamiyetin umumi bir şiarı olan mü'minler
ortasındaki "esselamu aleyke-vealeykesselam" umum ümmet demesini
râciyâne, dâîyâne Halıkından istediğini ifade ve ihtar eder. Ve o sohbette
hissedar olan Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, emr-i İlâhî ile o gece "Eşhedü enlailahe illallah veeşhedü enne
Muhammeden abdühü verasülüh." demesi, bütün ümmet kıyamete kadar böyle
şehadet edeceğini ve böyle diyeceklerini mübeşşirâne haber verir. Ve bu
mükâleme-i kudsiyeyi tahattur ile kelimelerin mânâları parlar, genişlenir.
Bu mezkûr hakikatın inkişafında bana yardım eden garip bir
hâlet-i ruhiyedir: Bir zaman karanlıklı bir gurbette, karanlık bir gecede,
zulmetli bir gaflet içinde, hali hazırda olan bu koca kâinat hayalime câmid,
ruhsuz, meyyit, boş, hâlî, müthiş bir cenaze göründü. Geçmiş zaman dahi bütün
bütün ölü, boş, meyyit, müthiş tahayyül edildi. O hadsiz mekân ve o hudutsuz
zaman, karanlıklı bir vahşetgâh suretini aldı. Ben o hâletten kurtulmak için
namaza iltica ettim. Teşehhüdde "ettahiyyatü" dediğim zaman birden
kâinat canlandı; hayattar, nurani bir şekil aldı, dirildi. Hayy-ı Kayyûmun
parlak bir aynası oldu. Bütün hayattar eczasıyla beraber, hayatlarının
tahiyyelerini ve hedâyâ-yı hayatiyelerini daimî bir surette Zat-ı Hayy-ı
Kayyuma takdim ettiklerini ilmelyakîn, belki hakkalyakîn ile bildim ve gördüm.
Sonra " Esselamü aleyke eyyühennebiyyü" dediğim vakit, o hudutsuz ve
hâlî zaman birden Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın riyaseti altında,
zihayat ruhlar ile vahşetzar suretinden ünsiyetli bir seyrangâh suretine
inkılâp etti. (4)
*
Edip'in Fatiha'daki iltifat sanatını görüp Tahiyyat'daki
aynı edebi sanatı görememesi:
Hatırlatma: Gâibden hitaba geçiş: Kendisinden üçüncü şahıs
olarak söz edilen kimseden İfadenin devamında ikinci şahıs olarak bahsedilmeye
geçilmesidir. Fatiha suresinde (1 -4) Allah'a hamd edilip Allah'ın sıfatlarından
söz edilirken üçüncü şahıs ve hikâye üslubu ile devam eden söz, Allah'a ibadet
kısmına gelince birden değiştirilerek Allah'a hitap şeklinde anlatıma dönüştürülmüştür...
Edip'e sorulan soru: Fatiha suresinde görüldüğü kadarıyla
surenin başında "de ki , onlara söyle" ya da bana şöyle dua edin gibi
bir cümle yoktur. Allah burada kime seslenmektedir. Allah, kime bizi doğru yola
ulaştır demektedir?
Edip'in cevabı: "Hiç kitap okumuyor usunuz ? Şart mı
bunu demek ? Buradaki ifade okuyan kişi , yani sen bunu diyorsun ; Allah bunu
demiyor. Benzeri şeyler edebi kitaplarda çok yerde vardır. Her zaman de , de,
de, denilmez. Bağlam içerisinde anlarsın kimin dediğini.
Hatta isimler bile söylenmez..Diyaloglar vardır..Demiyor ki
falanca dedi. Öbürü şöyle cevap verdi. İki nokta üst üste , yok.- başkası , -
başkası ..Her bir çizgiyle başkasının sözü olduğunu anlarsın..Ne kadar basitçe
yaklaşım..Mesela , örnek veriyorum Mesaj'da..Büyük kardeş Mısır'da verdiği
öğüdü babalarının Filistin'de verdiği cevabın izlemesi çarpıcı ve ekonomik bir
anlatım sanatıdır. "(5)
Ne hikmetse o çarpıcı ve ekonomik anlatım sanatını
tahiyyatta keşfedemeyen Edip
" Esselamü aleyke eyyühennebiyyü" kısmının
Allah'ın (c.c.), Resulüne (s.a.v.) hitabı olduğunu yakalayamamıştır.
*
Allah: 1. Zat-ı Zülcelal , Peygamber 2. şahıs , Cebrail :3.
şahıs , duayı namazda okuyan kişi: 4. şahıs olsun.
Bu duanın okunuşunda 4. şahısın hiç bir kendi cümlesi
yoktur..4. şahıs, duada 1. zat-ı zülcelal hazretleri bunu dedi , ikinci şunu , 3. de bunu dedi ve
ben de bunları kendi niyetim ve ubudiyetimle yüce makama arz ederim
şeklindedir..Bu nedenle 1. zatın ; yani Allah'ın huzurunda 4. şahsın ; yani
namazda duayı okuyanın 2. şahsa (a.s.m.)
hazır ve nazır bir kişiye seslenme tarzında gönderdiği herhangi bir doğrudan
selam veya doğrudan yaptığı hiçbir hitap yoktur. En başta şunu söyleyelim ki
namazda selam göndermek, vermek , almak
namazı bozar..Bu cümleler , Edip'in de Fatiha için dediği gibi tırnak içinde
söylenmiş yani başka bir yerden ve kişiden alıntılanmış ve dua içinde yad
ediliyor gibidir..Kur'an-ı Kerim'deki benzer sanatları çok güzel algılayan
Edip'in Tahiyyatta böyle bir çarpıtmaya tevessül etmesi çok acıdır ve Bayındır
Hoca'nın dediği gibi "zavallılıktır".
Şimdi tekrar bakalım:
Tahiyyat duası :
a-Türkçe okunuşu: “Ettehıyyâtü lillâhi ve’s-salevâtü
ve’ttayyibâtü esselâmü ‘aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllâhi ve berakâtühû
esselâmü ‘aleynâ ve ‘alâ ‘ıbâdi’l-lâhi’s-sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illallâhü
ve eşhedü enne Muhammeden ‘abdühû ve rasûlüh.”
b-Cümle cümle anlamı ve cümledelerdeki hitabın kimden kime
yapıldığı :
1.) Diyaloğun ilk kısmı: "Ettehıyyâtü lillâhi
ve’s-salevâtü ve’ttayyibâtü"
Peygamberden , Allah'a. Yani 2. şahıs birinciye söyledi.
Öncelikle şunu hatırlayalım: Teşehhüdün mübarek kelimeleri,
Miraç gecesinde Cenâb-ı Hak ile Resulünün karşılıklı konuşmaları olduğu halde,
namazda okunmasının hikmeti nedir? Elcevap: Her mü'minin namazı, onun bir nevi
miracı hükmündedir. Ve o huzura lâyık olan kelimeler ise Mirac-ı Ekber-i (En
büyük Mirac) Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmda söylenen sözlerdir. Onları
zikretmekle o kudsî sohbet hatırlanıp yad edilir. O hatırlamayla o mübarek
kelimelerin mânâları cüz'iyetten külliyete çıkar ve o kudsi ve kapsamlı mânâlar
tasavvur edilir veya edilebilir.
İlk kısmın anlamı : Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o
gecede Cenâb-ı Hakka karşı selâm yerinde "Ettehiyyatü lillahi "
demiş. Yani, "Bütün canlıların , hayatlarıyla gösterdikleri tesbihatlar ,
zikirler ve Yaratıcılarına takdim ettikleri fıtri hediyeler, ey Rabbim, sana
mahsustur. Ben dahi bütün onları tasavvurumla ve imanımla sana takdim
ediyorum." Evet, nasıl ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
"Ettehiyyatü" kelimesiyle bütün canlı varlıkların fıtri ibadetlerini
niyet edip takdim ediyor. Öyle de, tahiyyatın özü olan "el
mübarekatü" kelimesiyle de, bereket sebebi ve tebrik ve bârekâllah dediren
ve mübarek denilen ve hayatın ve hayatlının özü , özeti olan mahlukların,
özellikle tohumların ve çekirdeklerin, danelerin, yumurtaların fıtri
mübarekliğini ve bereketlerini ve kulluklarını, fıtri olarak yaptıkları takdis
, tesbih ve zikirlerini temsil edecek bir niyet ve tasavvur ile o geniş mânâ ile söylüyor. Ve mübarekâtın
hülasası olan "essalavatü" kelimesiyle de, canlı varlıkların özü ve
kemal manada özeti olan , ruh sahibi
varlıkların hususi ibadetlerini tasavvur edip dergâh-ı İlahîye o geniş ve
kapsamlı manasıyla arz ediyor. Ve "ettayyibatü" kelimesiyle , ruh
sahiplerinin de kemal manada süzülmüş bir cevheri olan kâmil insanların ve
melaike-i mukarrebînin, salavatın hülasası olan tayyibat ile nurani ve yüksek
ibadetlerini kast ederek Mabuduna yani yüce yaratıcıya tahsis ve takdim eder.
2.) Diyaloğun ikinci sözü : "esselâmü ‘aleyke
eyyühennebiyyü ve rahmetüllâhi ve berakâtühû"
Kimden kime: 1. den 2. ye Yani 1. cümlenin mukabili olarak
ilk cümlenin muhatabından (c.c.) ilk cümlenin sahibi olan şanlı Resule (s.a.v.)
Cümlenin özel anlamı : Cenâb-ı Hak tarafından "
Esselamü aleyke eyyühennebiyyü" denmesi, gelecekte milyarlarca insanın her
biri, her gün, hiç olmazsa on defa "esselamü aleyke ya
eyyühennebiyyu" demelerinin gerekliliğine (Yaratıcı böyle yapmışsa bizim
için bu bir emir yerine geçer) işaret eder ve o İlahî selâm, o kelimeye geniş bir nur ve yüksek bir
mânâ verir. Yani Allah bu şekil selamladığı Nebisini siz de selamlayın.
Cümlenin anlamı ey Allahım! böyle dememizi emir buyurdun işte söylüyoruz..Senin
değer verdiğin Nebine biz de sana uyarak değer veriyor ve senin selamını biz de
tekrarlayarak sırf senin rızana vesile olduğu ve bize seni tanıttığı için
Resulüne teşekkürlerimizi kalben takdim ediyoruz..
3.) 3. Parçası: "esselâmü ‘aleynâ ve ‘alâ
‘ıbâdi’l-lâhi’s-sâlihîn." Hz. Peygamber 2. cümleye mukabilen Allah'a
söylüyor. Böyle bir cümlenin bu kudsi diyalogta omuzladığı anlam: istikbalde muazzam ümmeti ve ümmetinin
salihleri, selâm-ı İlâhîyi temsil eden İslamiyete mazhar olmasını ve
İslamiyetin umumi bir şiarı olan mü'minler arasındaki "esselamu
aleyke-vealeykesselam" umum ümmet demesini dua edercesine ve talep
edercesine Halıkından istediğini ifade eder ve hissettirir.
4.) 4. ve son kısım :"Eşhedü en lâ ilâhe illallâhü ve
eşhedü enne Muhammeden ‘abdühû ve rasûlüh." Ve o sohbette hissedar olan
Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, emr-i İlâhî ile o gece "Eşhedü en lailahe illallah ve eşhedü
enne Muhammeden abdühü verasülüh." demesi, bütün ümmet kıyamete kadar
böyle şehadet edeceğini ve böyle diyeceklerini peşinen müjdeleyici bir lütuf
olarak haber verir. Ve bu karşılıklı konuşmayı hatırlamakla kelimelerin
mânâları parlar, genişlenir. (6)
c-Namazda okurken cümlelerin muhatapları ve kimden kime
söylendiği: Namazda bu diyaloğun ve kudsi konuşmanın tekrardan dua niyetine zikredilmesinde
2 taraf vardır..Dua eden :musalli , kendisine dua edilen : Allah'u Teala..Bu
mübarek duanın mukaddes cümleleri elbette zikredilmesi esnasında yukarıdaki
zengin içerikli çağrışımları yaptırır. Ancak bu hatip ile muhatap arasında 3.
bir merci anlamında değildir..Dikkat edilirse yukarıdaki izahlarda biz Allah'ın
sözlerini de tekrar ediyoruz..Haşa bu namaz kılanın kendisini Allah yerine
koyup Resulullah'a hitap etmesinin provası veya tekrarı değildir..
Öyleyse Tahiyyat duasında üçü , yani Allah-Peygamberi ve
Cebrail arasında geçen diyalogların tahıyyat duası olarak zikredilmesi
:Hatırlama, o konuşmanın feyz ve bereketine nasipdar olma ve konuşmanın kudsi
hakikatlerinin kalpte canlandırılıp o anlamların ruh aynasında yansıtılması ,
Mirac hakikatinin tabiri caizse bir nevi kudsi deglerasyonu olan nurlu metnin
kendi miracımıza da ilham olması , ondaki kudsi hakikatlerin çerçevelediği
prosedürler dahilinde kulluk şuurunun kamçılanması gibi özünde dua zikir ve
hatırlama , tefekkür olan bir tekrarlama işlemidir..
*
Edip'in sakat mantığına göre: Diyelim ki bir kişi, Kur'an'dan şu ayetleri namaz içinde veya
dışında okuyor. Yasin Suresi:
41 - Onlar için bir delil de bizim, onların neslini dolu bir
gemide taşımamızdır.
42 - Yine kendileri için onun gibi binecek şeyler
yaratmamızdır.
43 - Eğer dilesek onları boğarız da o zaman ne onların
feryadına yetişen bulunur, ne de onlar kurtarılır.
44 - Ancak tarafımızdan bir rahmet ve bir zamana kadar
yaşatmak başka.
Burada taşıyan , yaratan , yaşatan , dileyen , boğan fiillerinin
sahibi bu ayetleri okuyan değil bu ayetleri inzal edendir..Aynen bunun gibi
Tahiyyattaki "esselamu aleyke" selamını veren zat-ı zülcelal
hazretleridir . Biz sadece O'nun (c.c.) Resulünün (s.a.v.) bu duayı namazda okuma adına verdiği emri
uygulayan ama bu arada Allah-peygamberi ve vahiy meleği arasında geçen kudsi
konuşmanın içeriğinde kendimize, kulluğumuza yaraşır anlamlar , hikmetler ,
inciler toplayan müşahid konumundayız , aynen ayetleri okurken kendimizi
fiillerin sahibi yerine değil de o fiillerin sahiplerinin bizden istediklerini
belirleme noktasında düşünen kişi olduğumuz gibi..Esselamu aleykeden sonra
gelen Esselamu aleynayı da kendi kendimize verdiğimiz bir selam olarak
anlamadığımız gibi...Çünkü o konuşmanın taraflarından biri Resulullah diğeri de
Allah'tır..Normalde esselamu aleyke'nin karşılığı ve aleykesselam'dır. Ancak
Allah Selam'ın kendisi olduğu için ve aleykesselam yerini esselamu aleyna
almıştır..Bunun bizim duamız içindeki öncelikli değeri ise kudsi konuşmanın
hatırlanmasıdır..Yoksa kişinin kendi kendine selam alması olurdu..
*
Edip'in saçmalamalarına geri dönersek :
Otururken Tahıyyat denilen duayı okumamalı ..Kesinlikle
şeytanın eklediği bir şeydir. İnsandan ve cinden şeytanların..Zira bu da
Muhammed Peygamber , sanki herşeye nazır ve hazır bir Tanrıymış gibi bir hitap
içermektedir. Ayakta iken Allah'a hitap ediyorsun İyyake diyerek , oturuşta da
Esselamu Aleyke diyerek Peygambere hitap ediyorsun..Ey nebi sana selam olsun
derken Nebi sanki karşında hazır ve nazır..Allah gibi hazır ve nazır gibi.
Halbuki Kuran diyor ki onlar ölüdürler..Onlar sizi işitmezler..İşitseler bile
cevap vermezler..O nedenle Allah'ın yanında Muhammed'i anmak şirktir..Böyle
kılınan namaz yerine hiç namaz kılmamak daha iyidir..Çünkü böyle namaz kılarak
şirke giriliyor. (7)
Cevap: Hz. Muhammed'i (s.a.v.) Tanrı yerine koyan kim ? Edip
, tevhid düşüncesini sadece kendisine özel ısmarlanmış bir nimet gibi
sahiplendiği için koordinatları farklı bir düşünceyi şirk ile
vasıflandırıyor..Çünkü ona göre tevhidin özü kendisidir..Kendine uymayan bir
görüş ve fiil ise kendi kafa yapısından
saptığı ölçüde şirke saplanmıştır..Ölçü kendisidir.
Peygamberi ölçü ve ölçüt kabul etmeyenin yuvarlanacağı çukur
da başkası olamazdı.
Bayındır Hoca bile ; bu sapık fikre muhalefet etmiştir. (8)
Videoda hasseten Edip'e cevap verdiği anlaşılıyor..Birine selam vermek ondan
yardım istemek midir diye de harika bir soru sorup bu omurgasız mantığın bel
kemiğini kırıyor..
*
Namazda iken -kim olursa olsun- Selam vermek veya almak
ehl-i sünnet fakihlerine göre namazı bozar
Hadis ve fıkıh cahili Edip bilemeyebilir ama bilmemek
mazeret değildir , özellikle de ehl-i islamı şirkle suçlamak gibi büyük bir
iddiaya kalkışmış ve "ağzı bozmuşsan" Dolayısıyla 4 mezhebin ne
hadisçisi ne fıkıhçısı namazda iken Resulullah'a doğrudan verilen bir selamı ve
direkt yapılan bir hitabı kabul etmeleri mezheplerine aykırıdır..:
"Hadislerin Işığında Müçtehit İmamların İstidlal ve
İçtihatları:
a) Hanefîlere göre: Namaz kılmakta olan kimse, yanılarak
birine selam verir ve sadece "es-Selam" der ve sonra da namazda
olduğunu hatırlarsa, namazı bozulur.
Bunun gibi namazda iken verilen selamı ister yanılarak, ister
bilerek cevaplarsa namazı bozulur. Çünkü selam vermek veya alıp cevaplamak,
zikir türünden değildir. Ancak bu durumda verilen selamı sözlü olarak değil de
elinin işaretiyle veya başının hafif hareketiyle cevaplarsa ya da parmağıyla
işaret ederek cevaplarsa, sahih kavle göre namazı bozulmaz.(4)
b) Şafiilere göre: Namazda iken veilen selamı sözlü olarak
cevaplamak namazı bozar. Nitekim Ata, Nahai, İshak ve Ebu Sevr'de aynı görüş ve
içtihaddadırlar.(5)
c) Tabiinden Said b. Müseyyeb, el-Hasan ve Katade'ye göre:
Verilen selamı sözlü olarak ta cevaplamakta bir sakınca yoktur.(6)
Bu anlatım tarzından anlaşılan şudur ki: Verilen selamı parmak
işaretiyle alıp cevaplamakta bir sakınca söz konusu değildir.
d) Malikilere göre: Sahnunun îbn Kasım'a: "Namazda iken
adamın bazı ihtiyacını ifade için işarette bulunmasını İmam Malik mekruh
görüyor muydu?" sormasına karşılık şu cevabı vermiştir: "Onun mekruh
saydığını bilmiyorum. Ben şahsen bunda bir sakınca görmüyorum, yeter ki yapılan
işaret hafif olsun. Nitekim İmam Malik'in verilen selamın işaretle alınıp
cevaplanmasında bir beis görmediği kesindir. Zira İmam şöyle dedi: "Farz
veya nafile namazda olan kimse, kendisine selam verilince, onu ya el ya da baş
işaretiyle cevaplasın."(7)
e) Hanbelilere göre: Namaz kılmakta olan kimseye selam
vermekte bir sakınca yoktur. Ancak onun redd-i selam yapması halinde namazı
bozulur. Yani namaz kılmakta olan kimse kendisine verilen selamı ne sözlü, ne
de işaretle cevaplayamaz.(8)
İmam Ahmed bu konuda İbn Mes'ud (r.a.) hadisiyle istidlal
etmiştir. Şöyle ki: İbn Mes'ud (r.a.): "Rasulüllah'a (s.a.v.) uğradım,
namaz kılıyordu. Kendisine selam verdim, ama O selamımı cevaplamadı. Namazını
kıldıktan sonra bana şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki Cenab-ı Hak emrini
dilediği şekilde ortaya kor ve şüphesiz ki Allah namazda konuşmamanız hakkında
emrini ortaya koymuştur." Bu hususu belirttikten sonra selamıma karşılık
verdi."(9)
Hadislerin açık delaletinden anlaşıldığı üzere, diğer üç
mezhebin tespit, istidlal ve içtihatları daha sıhhatlidir. Ebu Davud'un
rivayet ettiği: "Namazda ne ğırar ne de teslim vardır." mealindeki
hadise gelince: Verilen selamı işaretle alıp cevaplamaya değil, sözlü olarak
cevaplamaya delalet etmektedir." (9)
*
[501] Hâtimî, I. 157; Ebu Hilâl el-Askerî. s. 438-439
[502] Miftâhu'l ulüm, s. 199-205
[504] el-Keşşâf, 1. 62-64
[505] Fussılet 41/11-12
[506] el-Enbiyâ 21/92-93
[507] Tâhâ 20/i :4
[509] Zemahşerî, III, 319
[510] el-Hac 22/25
[511] en-Neml 27/87
[512] el-A'râf 7/29
[513] Bilgegil, s. 242-249
*
(1) http://www.19.org/tr/1365/kurana-gore-namaz/
(2) http://www.youtube.com/watch?v=etXDv8ax76M (videonun
başı )
(3)
http://isamveri.org/pdfdrg/D00095/2010_28/2010_28_YUKSELA.pdf
(4) http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1726
(5) http://www.youtube.com/watch?v=7vgd8Z3SU5g (videonun
37.40 . dakikası)
(6)
http://www.fikih.info/risale-i-nur-dan/sualar/1632-tahiyyat-duasi-ve-fazileti.html
(7) http://www.youtube.com/watch?v=etXDv8ax76M (videonun
1.50. dakikasından sonrası)
(8) http://www.youtube.com/watch?v=CdgF_tVYzG0
(9) http://www.sorularlaislamiyet.com/m/index.php?oku=178991
Kur’ân’ı Kerîm’de İltifât Sanatı:
Faydaları ve Amaçları
Mahcûb el-Hasen MUHAMMED
Çev.: Mustafa ŞENTÜRK, Kasım ALTUNTAŞ
...
İltifâtın Tanımı
Lügatta (eğmek/bükmek/çevirmek anlamındaki) “leyy/ǟƴŽȚ ȼ ”
kökünden türe-
yen iltifât, bir şeyi yöneldiği taraUan başka bir tarafa
çevirmektir. ƽƪŽȚǁƱŽ Ƚ , “bir şeyi çevirdim, döndürdüm” demektir.
ǝƁȖȤǜŸƾȹſǾźǁƱŽ Ƚ , “filancayı görüşünden döndürdüm ve vaz geçirdim” demektir.
ȜǍƆƪŽȚǜŸȔƾƇƴŽȚǁƱŽ Ƚ , “ağacın kabuğunu soydum” demektir. ǛƷƉŽȚǜŸǐƁǍŽȚǁƱŽ Ƚ ,
“tüyü oktan döndürdüm”, yani “onu uygun olmayan (ters) bir şekilde artık nasıl
olduysa öyle koydum” demektir.
Belâgatçilerin dilinde en zor iltifât, sözü başka bir
üslûba5 ; ilk anlatımdan konuşma, hitâb ya da gıyâbî konuşmaya çevirmektir6 .
Onlar bu en zor iltifâtı altı kısma ayırmışlardır: (Bunlar) konuşma üslûbundan
hitâb üslûbuna veya gıyâbî konuşmaya, hitâb üslûbundan konuşma üslûbuna veya
gıyâbî konuşmaya ya da gıyâbî konuşmadan konuşma veya hitâb üslûbuna geçmektir.
İltifâtın Faydaları
Genel Olarak Faydaları
İltifât sanatının genel ve özel faydaları vardır. İltifâtın
genel fayda ve
inceliklerinden söz edenlerden biri, Ebu’l-Kâsım Cârullah
Muhammed b.
Ömer ez-Zemahşerî’dir (538/1143). Zemahşerî, sözde tek bir üslûptansa iltifât
kullanılmasının
dinleyicinin ilgisini ve dikkatini canlı ve dinamik tutacağını
belirtmiştir.
İltifâtın bu şekilde kullanılmasının birçok faydası vardır7
Süyûtî’de (911/1532) Zemahşerî’nin izinden giderek, söze olan ilgiyi artıraca-
ğı, sevildiği için
dinleyiciyi bıktırmayacağı, nefisleri celbedeceği ve tek bir üslûbun
usandırıcı olacağı
gerekçeleriyle iltifâtın faydalarından söz etmiştir8
.
İbnü’l-Esîr (637/1239), Zemahşerî’nin sözde iltifât sanatı
bulunursa bunun
dinleyicinin ilgisini artıracağı, zira tek bir üslûbun
dinleyiciyi yoracağı ve dinleyişine
dinamizm kazandırmak için başka bir üslûba yöneleceği
yönündeki söylediklerini
reddedip itiraz etmiştir. (Ona göre) söz fasîh olursa dinleyici usanmaz.
Uzun sözde ise bıkkınlık olur. İltifât uzun sözde
kullanıldığı gibi, kısa sözde de
kullanılır. Bundan dolayı bir üslûptan diğerine ancak bir
fayda söz konusu oldu-
ğunda geçilir9
.
İbnü’l-Esîr’in iltifâtın faydaları hakkında söyledikleri,
şüphesiz kıymetlidir.
Ancak Zemahşerî bunu tamamen ihmal etmemiştir. Genel
faydalarından söz etmiş
ve sözlerinin sonunda “iltifâtın bu şekilde kullanılmasının
birçok faydası da vardır”
diyerek, özel faydalarına da temas etmiştir. Nitekim
Zemahşerî’nin tefsirinde bu
faydaları çokça incelediği ve analiz ettiği görülecektir. Bu
demek değildir ki ben
burada iltifâtın nefislere hoş gelen, onların ilgisini
çeken, yorgunluğu ve bıkkınlığı
gideren genel faydalarının değerini az göstermeye
çalışıyorum. İltifâtın genel faydaları,
Belâgat’te ve Kur’ân
i’câzında takdîr edilen, yüce bir amaçtır. İltifâtın özel
faydaları da önemlidir ve hâlin gerektirdiği şekilde, belâgatin
en üst derecesinde
gelir. O taktirde Kur’ân’ın i’câzına dâir onlarla da delil
getirmek mümkündür.
Özel Olarak Faydaları
İltifâtı, Kur’ân’daki sağlam ve belîğ bir üslûb ile temâyüz
eden nükte ve
manalardan daha çok gösteren bir şey yoktur. Kur’ân,
inceliği, sağlamlığı ve
güzelliğiyle öne çıkan manayı gösteren bu belâgat yerleri
açısından zengindir.
Kurân, ne\sleri titreten, kalplere tesir eden ve kastedilen
manayı ince ve akıcı bir
şekilde ifade eden bir üslûba sahiptir.
Kur’ân’da bir sîgadan diğerine geçiş ile kastedilen mana,
sağlamlaşır. Bir ge-
çişte birçok fayda bir araya gelir. Beşer, benzerini
getiremediği için; bazen bir
âyette birçok geçiş söz konusu olabilir; terkîbdeki yüksek
beyânı ve manalardaki
hünerinden dolayı amaca ulaşması nedeniyle, üslûp aynı
seviyede akıp gider.
İltifâtın özel bazı fayda ve amaçları nedeniyle, açıklamanın
kolay bir şekilde geldiği
yerler de söz konusudur. Bu faydaların bulunmasına önem
vermek Kur’ân’ın
i’câzını gösterir. ...
İltifâtın Amaçları
1. Saygı ve Hürmet
2. Kınama ve Azarlama
3. Nasîhat ve İrşâd
4. İnkâr ve Ayıplama
5. İstihzâ ve Tahkîr
...
Sonuç Kur’ân-ı Kerîm’deki iltifât üslûbu, en yüksek beyân ve
en üstün belâgat ile gelmiştir.
Kur’ân’ın muhataplara göre değişen çeşitli (anlatım)
tarzları vardır ve bunların çeşitli fayda ve amaçları bulunmaktadır.
(Bu çalışmada), söz konusu belâgat metodunun (iltifâtın) içerdiği
fayda ve amaçların çoğundan az sayıdaki bazıları nı zikrettim.
----------------------------
5 Bkz. Ebû Tâhir Muhammed b. Ya’kûb b. Muhammed
el-Fîrûzâbâdî (816/1414), el-Kâmûsü’l-Muhît, elMüessesetü’l-Arabiyye,
Beyrut, “L-f-t” Mad.; Ebu’l-Hasen İbn Zekeriyyâ İbnü’l-Fâris
(395/1004), Mu’cemu
Mekâyisi’l-Lüga, Dâru’l-Kütübi’l-İlimiyye, İran, 1401,
V/258.
6 Celâlüddîn es-Süyûtî (911/1532), el-İtkân fî
Ulûmi’l-Kur’ân, Mustafa el-Bâbî el-Halebî, 1398/1978, II/109.
7 Ebu’l-Kâsım Cârullah Muhammed b. Ömer ez-Zemahşerî
(538/1143); el-Keşşâf, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut, I/64.
8 6\€Wvage, II/109.
9 Ziyâüddîn İbnü’l-Esîr (637/1239), el-Meselü’s-Sâir,
Dâru’r-Rufâî, Riyad, II/182-183.
http://sirnak.edu.tr/fakulte/ilahiyat/dosya/belgeler/MUSTAFA_SENTURK_KASIM_ALTINTAS.pdf
