*
Lafız-Mana İlişkisinde Hakikat ve Mecâz
Sözün gerçek anlamda kullanılması hakikat, bir ilgi dolayısıyla bu
anlamın dışında kullanılması mecâz, gerçek anlamda kullanılması mümkün olduğu
halde zihinde çağrıştırdığı başka bir anlamı da içermesi kinâye, hiçbir ilgi bulunmaksızın
bir başka anlamda kullanılması ise galat’tır.
Hakikat, bir lafzın kendisi için konulmuş olan anlamda
kullanılmasıdır ve bu anlam onun lügavî (temel/gerçek) anlamıdır.
Belgâtte sözün sonradan kazandıkları anlamlara me’ânî-i
sevânî (ikinci anlamlar) denir. Me’ânî-i sevânî için ma’ne’l-ma’nâ (anlamın
anlamı) terimi de kullanılmıştır.
Edebi metinler yan anlamlı sözcüklerin yoğun olduğu
metinlerdir.
Hakikat ile mecaz
arasındaki fark, hakikatin gösterdiği anlam için bir karine(=ipucu)ye ihtiyaç
duymaması, mecazın ise bu karineye ihtiyaç duymasıyla ortaya çıkar.
Mecâz
Kelimenin hakiki anlamının anlaşılmasına karîne-i mâni’a
(=engelleyici ipucu) adı verilen Aklî bir engel vardır. Bu delil bazen sözün
içinde bazen de sözün öncesi ve sonrasındaki ifadede karşımıza çıkar.
Aklî mecâz: Failler arasındaki ilişki nedeniyle,
fiilin asıl failiyle değil de başka diğer faille ilişkilendirilmesidir. “Size duyduğum sevgi beni buraya kadar getirdi”
dediğimde sevgi’nin binek olmadığını bildiğim halde, bu manada kullanıyor olmam
aklî mecaz yoluyla anlaşılabilen bir durumdur.
Mecâz-ı hazfî: Aklî mecâz türü olan mecâz-ı hazfî
de fail sözcük öbeğinden düşürülmüştür; “bu adresi
bir de kahveye sor” dediğimde kahve sözüyle işaret edilen muhatap
‘insanlar’ sözcük sözcük öbeğinden düştüğü için, kahve sözcüğü mecâz, sözcük
öbeği de mecâz-ı hazfî olarak değerlendirilmiştir.
Lügavî mecâz: Bir kelimenin bir ilgi sebebiyle
asıl anlamının dışında kullanılmasıdır.
Lügavî mecazın mecâz-ı mürsel ve isti’âre denen iki türü
vardır.
Mecâz-ı mürsel: Üç şartla gerçekleşir.
A) Kelimenin gerçek anlam dışında bir anlamı kastetmesi.
B) gerçek anlam ile mecâzî anlam dışında bir ilgi olması
C) gerçek anlamın anlaşılmasına bir engel (karîne-i mâni’a)
bulunması.
Mecâz-ı mürselde
gerçek anlamdan mecâzî anlama geçişi sağlayan alakalar:
a) Parça bütün
(=cüz’iyyet-külliyet) ilişkisi: “saçımı kestirdim” dediğimde saçımın tamamını
değil bir kısmını kestirdiğimi ifade ediyor olmam buna örnektir.
b) Mahal ilgisi:
“Bardağı bir dikişte içti” dediğimde içilen bardak değil, bardaktakidir, burada
bardak, mahal işlevi görevi görmektedir.
c) Sebep-sonuç
ilişkisi: Lafzın mecâzî anlama sebep olması, “saçımı boşuna ağartmadım”
derken, tecrübe sahibi olduğumu ifade etmem bu duruma örnektir.
d) Genel-özel
(=umum-husus) anlam ilişkisi: Özel bir anlamı ifade etmek için geneli ifade
eden bir sözcük kullanmak veya bunun tersi durumlar buna örnektir.
e) Mazhariyet
ilişkisi: “bütün ev onun eline bakıyor” sözü buna örnektir.
f) Âlet olma ilgisi:
Bir kelimenin gerçek anlamının mecazî anlama vesile olması, “Türk dili”
dediğimizde “dil” kelimesiyle sakatat değil de sözcükleri ifade ediyor olmamız
buna örnektir.
g) Öncelik-sonralık
ilişkisi: Bir şeyi geçmişteki haliyle ya da gelecekte alacağı hal ile ifade
etmektir; eşşek kadar adamdan “bizim çocuk” diye söz eden ebeveynlerin lafzı bu
duruma örnektir.
Bir mecazın sanat olarak kabul edilebilmesi için, kullanılan
mecazın dildeki hazır bir malzeme olmaması, eser sahibi tarafından bilerek
kullanılmış olmasına dikkat edilir.
http://www.aofdestek.net/turk.dili.edebiyati.ders.notlari/60553-eski.turk.edebiyatina.giris.soz.sanatlari.1.sinif.bahar.donemi.html

Test
1.Marmara’da her yelken
Uçar gibi neşeli
Yukarıdaki dizelerde
olduğu gibi, kimi sözler benzetme amacı gütmeden kendi anlamı dışında
kullanılır.
Aşağıdaki dizelerin
hangisinde bu örnektekine benzer bir kullanım vardır?
A) Dalgalan sen de şafaklar
gibi ey şanlı hilâl.
B) Ben ezelden
beridir hür yaşadım hür yaşarım.
C) Etmesin tek
vatanımdan beni dünyada cüda.
D) Bastığın yerleri
toprak diyerek geçme tanı.
E) Kim bu cennet
vatanın uğruna olmaz ki feda.
*
2. “Çatma kurban olayım çehreni ey
nazlı hilal!” dizesinde hangi edebi sanatlar vardır?
A) Teşhis – hüsn-i
talil
B) Telmih ” kinaye
C) Mecaz-ı mürsel ”
teşhis
D) Hüsn-i talil ”
tecahül-i arif
E) Tevriye ” cinas
*
3. Aşağıdaki cümlelerden hangisinde
ad aktarması yoktur?
A) Rahmet yağıyor
gökten, rahmet!
B) Kalemlerimiz
gazetelerde kendilerini gösterebilmekte.
C) Üniversitenin bu
kürsüsünden kimler gelip geçti!
D) İnsanlar yirmi
yıl önce buradan göç etmişler.
E) Adamcağız dün
Hakk’ın rahmetine kavuştu.
*
4. Raflarda bana yüzü dönüktüm
kitaplar; Rimbaud, Gogol, Puşkin soluklarını tutmuş bekliyorlardı. Yanı
başımdaki teybin içinde Brahms, soluksuz bizi dinliyordu. Diğer banttakiler taş
kesilmiş, kalmışlardı. Mozart ve Listz öylece susmuşlardı.
Yukarıdaki parçada görülen en belirgin söz sanatı
aşağıdakilerden hangisidir?
A) Açık İstiare
B) Mecaz-ı Mürsel
C) Teşbih
D) Tecahül-i Arif
E) Tevriye
*
5.
“Gençlik; kafası ve yüreğiyle toplumun
güvencesidir."
Yukarıdaki örnekte belirgin
olarak görülen söz sanatı aşağıdakilerden hangisidir?
A) Mecaz-ı Mürsel
B) Hüsn-i Talil
C) Teşhis
D) Tenasüp
E) İstiare
*
6.
Mecaz anlamlı kelimeler; sözcük, deyim, argo ve
atasözü düzeylerinde görülebilirler.
I.
Onun ne zamandır kırdığı ceviz kırkı aşıyordu zaten.
II.
Seni görünce kirişi kırdı tabii.
III. Borsada kaybedince kafayı yedi.
IV. Her işte kılı kırk yarardı.
V. Ateş düştüğü yeri yakar.
Yukarıda numaralanmış
cümlelerin hangisinde deyim düzeyinde mecaz sanatı kullanılmıştır?
A)
I. ve II.
B) II. ve III.
C) I. ve IV.
E) IV. ve V
E) III. ve V
*
7.
I. Su testisi su yolunda kırılır.
II.
Ağzı süt kokan sanatçılar bile bize akıl
vermek istediler.
III.Islanmış
elbisesini çıkarıp birden yere fırlattı.
IV.Annem melek gibi
temiz ruhlu bir insandı.
V.
Günler akıp gidiyor.
Yukarıda numaralanmış yerlerin
hangisinde mecazlı anlatım yoktur?
A)
I. ve II.
B) II. ve V.
C) III. ve IV.
D) I. ve V.
E) III. ve V.
*
8.
Tablasındaki taze
salatalıkları övmek için: “Badem bunlar, badem!” diye bağıran satıcı, aşağıdaki söz sanatlarından hangisine
başvurmaktadır?
A) Benzetme
B) Tenasüp
C) Kinaye
D) Hüsn-i Talil
E) Mecaz-ı Mürsel
*
9.
Aşağıdakilerin
hangisinde Mecaz-ı Mürsel (Ad Aktarması) yoktur?
A) Çukurova kesti benden selamı
Diyemem derdimi
yoktur dermanı
B) Zihnim bu şehirde, bu devirden çok uzakta,
Tamburi Cemil Bey
çalıyor eski plakta
C) Ağladıkça inci döker gözünden
Gülüverse on
dördünde ay gibi
D) Kandilli yüzerken uykularda
Mehtâbı
sürükledik sularda
E) Güç bela bir bilet aldım gişeden
Yolculuk başladı
Haydarpaşa’dan
*
10. I. Barış umutları
yeşerdi.
II. Serin ama tatlı bir ilkbahar akşamıydı.
III. Olaylara bir de bu gözle bakmalısın.
IV. Yeni idarecimizin davranışları hamdı.
Aşağıdakilerden
hangisinde yukarıda numaralanmış cümlelerde altı çizili kelimelerde kullanılan
mecazi anlatımın ifade ettiği bir anlam yoktur?
A) Seviyeli anlamında
B) oluşmak anlamında
C) hoş anlamında
D) anlayış anlamında
E) tecrübesizlik anlamında
*
11.Mecaz anlamlı kelimeler; sözcük, deyim, argo ve atasözü
düzeylerinde görülebilirler.
I. Onun ne zamandır kırdığı ceviz kırkı aşıyordu zaten.
II. Seni görünce kirişi kırdı tabii.
III. Borsada kaybedince kafayı yedi.
IV. Her işte kılı kırk yarardı.
V. Ateş düştüğü yeri yakar.
Yukarıda numaralanmış
cümlelerin hangisinde deyim düzeyinde mecaz sanatı kullanılmıştır?
A) I. ve II.
B) II. ve III.
C) I. ve IV.
E) IV. ve V
E) III. ve V
*
12. Küçük bir çocuğun kaçırıldığı haberi etrafa yayılınca
bütün Amasra ayağa kalktı.
Bu cümlede görülen
edebi sanat aşağıdakilerden hangisidir?
A) İstiare
B) Kinaye
C) Abartma
D) Tevriye
E) Mecaz-ı Mürsel
*
13. Bir hilal uğruna ya Rab!
Ne güneşler batıyor
Yukarıdaki dizelerde
altı çizili sözcüklerle sağlanan iki söz sanatı aşağıdakilerden hangisidir?
A) Tevriye - istiare
B) Teşbih - cinas
C) Tevriye - teşbih
D) Mecaz -ı mürsel - istiare
E) Mecaz-ı mürsel - cinas
*
14. Ben, garip çizgilerle uğraşırken
baş başa
Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa
Yukarıdaki beyitte
altı çizili sözcükteki söz sanatı aşağıdakilerden hangisinde verilmiştir?
A)
İstiare
B) Kinaye
C)
Teşbih
D) Mecaz-ı mürsel
E) Tevriye
*
Cevap anahtarı: 1.A, 2.C, 3.D, 4.B, 5.A, 6.C, 7.C,8. E, 9.C, 10.A,
11.C, 12. E, 13.D; 14. D,
===================
Kaynaklar
- http://www.edebiyatfakultesi.com/
- http://www.edebiyatdunyasi.com/
- http://www.edebiyatogretmeni.org/
- http://www.xn--edebiyatgretmeni-twb.net/i
- http://www.edebiyathocam.com/
- http://www.turkcebilgi.com/
- http://www.erguven.net/
- http://www.bilgicik.com/
- http://www.cokbilgi.com/
- http://www.diledebiyat.net/
- https://tr.wikipedia.org/
- http://www.renklinot.com/
- http://www.derszamani.net/
Ek Okuma
MECAZ
(المجاز)
Bir ilgi ve karîne ile gerçek anlamı dışında kullanılan
kelime veya terkibi ifade eden belâgat terimi.
Sözlükte “bir yeri yürümek suretiyle geçmek, yol katetmek”
anlamındaki cevz (cevâz) kökünden isim veya masdar olan mecâz kelimesi “asıl mânasından alınıp ilgili
bulunduğu başka bir mânaya nakledilen lafız” demektir.
Mecaz masdarı ism-i fâil anlamında “asıl mânasından başka
anlama geçen lafız” veya ism-i mef‘ûl anlamında “asıl mânasından başka mânaya
nakledilen lafız” olarak iki şekilde yorumlanmıştır.
Mecaz ile hakîkat hem sözlük hem terim anlamları bakımından
birbirinin karşıtı durumundadır. Çünkü
hakikat sözlükte “kendi yerinde duran veya sabit bırakılan nesne (kelime)”
mânasına geldiği gibi terim olarak da gerçek anlamında kullanılan lafzı ifade
eder.
Mecazın sınırlarını ve dolayısıyla tanımını belirleyen temel
unsurlar Hatîb el-Kazvînî ile tamamlanmış olup (el-Îżâĥ fî Ǿulûmi’l-belâġa, s.
392-396) ondan öncekidilcilerce yapılan mecaz tanımlarında bu unsurlar
eksiktir. Buna göre mecazın tam tanımı,
“hakikat mânası ile nakledilecek mâna arasında bulunması gereken bir alâka ve
hakikat anlamının kastedilmesine engel olan bir karînenin bulunması halinde
ortak bir iletişim dilinde konulduğu anlamının dışında kullanılan lafız”
şeklinde olmalıdır. Tanımdaki “ortak iletişim dili”nden maksat lugat, örf veya
din dillerinden biridir.
Hakikatle mecazın
belirleyicisi kullanımdır. Bir kelime yahut ifade bir kullanım içinde
konulduğu anlama delâlet edip etmemesine göre hakikat veya mecaz adını alır.
Meselâ “salât” kelimesinin din dilinde konulduğu (hakikat) anlamı “belli erkân
ve şartlarla eda edilen ibadet”tir. Kelime dinî literatürde bu anlamıyla
kullanılırsa hakikat, aynı literatürde “dua” anlamında kullanılırsa mecaz
konumunda bulunur. Buna karşılık salâtın sözlükte konulduğu anlam “dua”
olduğundan bu literatürde “ibadet” mânasında kullanılırsa mecaz olur.
Hakikatle mecaz
lugat, din, avam örfü (günlük iletişim dili) ve havas örfü (bilim dili)
kısımlarına ayrılır. Bir kelimenin bu dillerden birindeki yaygın anlamı o
dildeki hakikat mânası, bunun dışındaki anlamı ise mecazi mânasıdır. Meselâ
“fiil” kelimesi lugatçıların dilinde “işlemek, yapmak, iş” anlamında kullanılmışsa
lugavî hakikat, kelime çeşidi (fiil) olarak kullanılmışsa lugavî mecaz olur.
Nahiv âlimlerinin dilinde “fiil” anlamında kullanılırsa havas örfü hakikati,
“iş ve işlemek” anlamında kullanılırsa havas örfü mecazı olur. Aynı şekilde
sıfat, izâfet, istisna kelimelerinin sözlük anlamları ile nahivcilerin
dilindeki hakikat anlamları, yine zekât, hac, iman, İslâm, küfür kelimelerinin
sözlüklerdeki gerçek anlamları ile din dilindeki gerçek anlamları ve buna bağlı
olarak mecazi anlamları farklıdır.
Mecazla hakikat bir delâlet kategorisi olup lafzî delâletin
kapsamına dahildir. Delâlet bir şey hakkındaki bilginin başka bir şeyin
bilgisine ulaştırması demektir. İlk bilgiye “dâl” (dâll), ulaşılan bilgiye “medlûl”
denir. Lafızla anlamı arasındaki bilgi akışına “lafzî delâlet” adı verilir. Lafzın kendisi dâl, anlamı medlûldür.
Delâlet vaz‘î (mutabakat),
tazammunî ve iltizâmî olmak üzere üçe ayrılır.
Bir lafzın bir ifade ve kullanımda lugat, din veya örf
dillerinden birinde konulduğu anlamı bütün unsurlarıyla belirtmesine “vaz‘ delâleti”, bir kısmını
bildirmesine “tazammun delâleti”,
konulduğu anlamla zorunlu olarak bağlı bulunduğu başka bir anlam bildirmesine “iltizam delâleti” denir (Zemlekânî, s. 98). Cüz’î veya zorunlu anlamların
tayininde zihin etkin rol oynadığı için son iki nevi aklî delâlet
kategorilerinden kabul edilmiştir. Hakikat vaz‘î delâletin, mecaz tazammunî, kinaye ise iltizâmî
delâletin kapsamına girer.
Bir mecaz mecaz
olarak kullanılan kelime (terkip), gerçek anlam, mecazi anlam, alâka ve manî‘ karîne
olmak üzere beş temel unsurdan oluşur.
Mecazın gerçekleşebilmesi için
hakiki anlamdan mecazi anlama nakil ve ikisi arasında alâka (münasebet /
ittisâl / ilinti) şarttır.
Alâkanın bir benzerlik olması halinde bu mecaza “istiare”,
benzerlikten başka bir alâka söz konusu ise “mecâz-ı mürsel” denir.
İstiaredeki alâkaya “mânevî
ittisâl”, mecâz-ı mürseldekine “sûrî
ittisâl” adı verilir.
Ayrıca mecazda nakledilen şeyin lafız veya mâna olduğu
yolunda iki ayrı tez mevcuttur.
Yukarıda verilen mecaz tanımına göre anlamlar sabit olup
lafızlar hakiki mânalarından mecazi mânalarına nakledilmektedir.
Birden çok anlama
gelen müşterek lafızlar mecaz sayılmaz. Zira bu mânalardan her biri gerçek
(vaz‘î) olup aralarında nakil diye bir şey söz konusu değildir. Gerek mürtecel
gerekse menkul özel isimlerde nakil şartı bulunmakla birlikte alâka şartı
mevcut olmadığı için bunlar mecaz sayılmaz. “Kaya” anlamında cins ismi olan
“hacer” kelimesini birine özel isim olarak nakletmek (menkul özel isim) mecaz
sayılmaz, çünkü kelimenin gerçek anlamı olan kaya ile kendisine ad olarak
nakledilen insan arasında mâkul bir alâka mevcut değildir.
Karîne bir iş ve
meselenin anlaşılıp çözülmesine yarayan ipucu demektir.
İbare içinde yer
alan bir kelime veya ifade kelimenin gerçek anlamda kullanılmasına engel teşkil
eden bir karîne olabilir. Buna “karîne-i
lafzıyye” denir.
Kullanım yerine göre akıl, örf ve durum da gerçek anlamın
kastedilmesine mâni bir karîne teşkil edebilir. Kelime ve ifadenin gerçek
anlamı akıl, örf, durum ve bağlam (konteks) itibariyle imkânsız olabilir.
Bunlara da “karîne-i akliyye, karîne-i örfiyye, kârîne-i hâliyye” adı verilir.
Mecazla hakikatin tanınıp ayırt edilmesi konusunda bazı
ölçüler ortaya konulmuş olup başlıcaları şunlardır:
Dili kullananların ve dil âlimlerinin beyanı esastır.
Lafzın ilk akla gelen veya karînesiz anlaşılan anlamı
hakikat, karîne ve aklî çıkarım yoluyla anlaşılabilen anlamı ise mecazdır.
Hakikatin tekili,
ikili, çoğulu, iştikak ve çekimi olur, mecazın olmaz. Hakikat anlamında
kullanılan kelimenin çoğulu ile mecazisinin çoğulu farklı olabilir. Emr
(buyruk: hakikat), çoğulu evâmir; emr (durum, iş: mecaz), çoğulu umûr; aħ (kan
kardeşi: hakikat), çoğulu ihve, aħ (din kardeşi: mecaz), çoğulu ihvân gibi.
Hakikat tekit edilir, mecaz edilmez, özellikle mecazda masdarla tekit yapılmaz.
Bu sebeple, “Allah Mûsâ ile gerçekten konuştu” (وكلّم الله موسى تكليماً)
meâlindeki âyette (en-Nisâ 4/164) yer alan konuşma fiili hakikattir. Buradaki
söz konusu kelâmın mecaza yorulmasına masdar tekidi mânidir. Tekit hakikat-mecaz
ayırımında en iyi belirleyicilerden biridir.
Hakikatte kıyas geçerli, mecazda ise geçersizdir. Bu
sebeple, “Köye sor” (Yûsuf 12/82) mecazına kıyasla sahibini kastederek meselâ,
“Kilime sor” denemez. Bir kullanımda aklen imkânsız olana isnat varsa bu isnat
mecazdır. Meselâ, “Rabbin geldi” ifadesi (el-Fecr 89/22) mecazdır, çünkü rabbe
“gelme” eylemi isnat edilmiştir, halbuki zât-ı ilâhiyyenin beşerî ölçüler
dahilinde gelmesi aklen imkânsızdır.
Bir düşüncenin hem hakikat hem mecazla anlatımının mümkün olması
durumunda genelde hakikat konumundaki ifade kullanılır. Ancak telaffuz, vezin,
kafiye, secî, edebî sanat yönlerinden ve maksadı anlatma bakımından üstünse
mecazi ifadeye gidilir.
Ayrıca üç yararı sebebiyle mecazi ifadelere yönelme olduğu
ve onların hakikate tercih edildiği belirtilmiştir. Bunlar ittisâ‘ (anlam genişlemesi, kelime haznesinde artış),
tekit ve teşbihtir (Süyûtî, I, 358-359).
Hakikat asıl, mecaz
onun bir fer‘idir. Bu sebeple her mecazın bir hakikatinin bulunması zorunludur.
Hakikat metbû, mecaz ona tâbi bir mâna, hakikat melzum, mecaz ona ekli bulunan
(lâzım) bir anlamdır. Bu durum mecazı kinayeden ayıran en önemli noktalardan
biridir.
Mecazların oluşumuyla ilgili olarak kabul görmüş teoriye
göre, diller ister insanlar tarafından ister ilâhî bildirim neticesinde ortaya
konulmuş olsun ilk önce nesne ve olaylar gerçek mânalarıyla
ifadelendirilmiştir. Sonraki zamanlarda insanlar bazı nesne ve olaylarda üstün
vasıflar gözlemiş, bunlarla kendilerine benzeyen, fakat daha zayıf niteliğe
sahip bulunan diğerleri arasında ilgiler kurmuştur. Aynı şekilde somut
varlıklara ait isim, fiil ve anlamlar soyutlarınkinden önce ortaya çıkıp
iletişim alanında yerlerini almıştır. Çünkü duyu alanına giren varlıklarınzellik
ve nitelikleri hâfızada soyut olanlara göre daha belirgin ve güçlü bir yer
tutar. İlerleyen zamanlarda insanlar somut varlıkların güçlü ve belirgin
nitelikleriyle soyut varlıkların zayıf ve belirsiz nitelikleri arasında ilgiler
kurup benzerlikler tesbit etmişlerdir. Böylece nesne ve olayların gerçek
anlamlarının yanında mecazi mânaları teşekkül etmiştir. Artık “aslan” denilince
bilinen yırtıcı hayvan anlamının yanında “korkusuz, cesur ve yiğit insan”
anlamı, “ay” denilince parlak gök cisminin yanı sıra “parlak yüzlü kadın”
anlamı oluşmuştur. Zamanla bu mecazi anlamların artmasına paralel olarak
dillerin zenginleşmesinde mecaz en etkin rolü üstlenmiştir (Bekrî Şeyh Emîn,
II, 71-75).
Belâgatla onun teşbih, mecaz, istiare gibi nevileri, insan
aklının nesne ve olaylar arasında tesbit ettiği çeşitli semantik alâkaların
ifadesi olduğundan evrenseldir, dil ve edebiyatların ortak ürünüdür. Aristo’nun
belâgat ve hitabete dair eseri olan Retorik’inde mecazın en önemli türü olan
istiare ile teşbih konusunda yorum ve tahlile dayalı ayrıntılı bilgiler yer
almaktadır (s. 168-193). Sözü edilen eserin incelenmesinden Aristo’dan çok önce
belâgat, teşbih, istiare ve mecaz gibi konuların bilinmekte olduğu
anlaşılmaktadır (a.g.e., s. 173).
İslâm âleminde mecaz ve hakikat üslûplarının ilk farkedilişi
Kur’an metnindeki mecazi ifadeler hakkında ve kelâm âlimleri arasında görülür.
Mu‘tezile kelâmcıları, muhtelif âyetlerde yer alıp Allah’a yaratılmışlara özgü
nitelikler nisbet eden ifadeleri mecazi yoruma tâbi tutmak suretiyle zât-ı
ilâhiyyeyi bunlardan tenzih etmeye çalışmışlardır. Aklî mecaz üslûbuna ilk
dikkat çeken âlim Hasan b. Muhammed b. Hanefiyye’dir (ö. 100/718 [?]). İbn
Hanefiyye, er-Risâle fi’r-red Ǿale’l-Ķaderiyye adlı eserinde Kur’an’da Allah’a
ait bir fiilin sebep alâkasıyla mahlûka isnat edildiğine işaret etmiş ve bunun
aklî / isnadî bir mecaz üslûbu oluşturduğunu belirtmiştir (van Ess, s. 105,
108-109).
Tesbitlere göre mecaz üslûbunu ilk yorumlayan ve bu konuda
terim ortaya koyan dil âlimi Sîbeveyhi’dir (ö. 180/796). Sîbeveyhi mecazi
üslûplar için “el-ittisâ‘ fi’l-kelâm, el-îcâz ve’l-ihtisâr” terimlerini ortaya
koymuş, mecaz üslûbunun ifadedeki temel fonksiyonunu açıkça belirtmiştir. Yahyâ
b. Ziyâd el-Ferrâ, MeǾâni’l-Ķurǿân’ında (III, 270-271) mecaz üslûbundaki
ifadeler için “el-ittisâ‘ fi’l-luġa” ve “el-icâzet” terimlerini kullandığı gibi
değişik alâkalarla oluşmuş aklî ve mürsel mecaz ifadelerini (I, 15; II, 15-16)
ve istifham üslûbunun bazı mecazi anlamlarını (I, 23, 50, 202) doğru olarak
yorumlamıştır. Mecâzü’l-Ķurǿân adlı eseriyle mecaz terimini ilk kullanan
kişinin Ebû Ubeyde Ma‘mer b. Müsennâ (ö. 209/824) olduğu kabul edilmekle
birlikte kaynaklar onun çağdaşları Kutrub ve Ferrâ’nın da zamanımıza ulaşmayan
Mecâzü’l-Ķurǿân adlı eserlerinden söz eder. Ebû Ubeyde belâgat, anlam bilimi,
lugat ve nahiv yönlerinden izah, tefsir ve te’vil edilmesine ihtiyaç duyulan
her türlü tabir ve ifade tarzı için mecaz tabirini kullanmaktadır; bu bir
bakıma te’vil ve tefsir karşılığıdır. O, hazif mecazı için “muhtasar mecaz”
tabirini ortaya koymuş (Mecâzü’l-Ķurǿân, I, 279) ve Kur’an’daki müşâkele
örnekleri için mecazi te’viller yapmıştır.
Mecazı belâgat çerçevesinde ilk farkeden âlim Câhiz’dir.
Câhiz mecazı, “dili konuşanların bir tevessüu olarak gerçek anlamı dışında
kullanılan lafız” şeklinde anlamış ve teşbih, istiare gibi beyân ilmi
nevilerini mecaz kapsamında görmüştür. İbn Kuteybe istiareyi “bir şeyi sebebi,
mücâviri veya müşâkilinin adıyla isimlendirmek” şeklinde tanımlayarak mürsel
mecazla karıştırdığı gibi bazı beliğ teşbih, aklî mecaz, müşâkele ve kinaye
örneklerini de istiare saymıştır (Teǿvîlü müşkili’l-Ķurǿân, s. 135, 146, 147,
149, 154-155). Mecazın karşıtı olarak “hakikat” ve “asl” terimlerini ilk defa
kullanan Müberred’dir (el-Kâmil, I, 45).
Hakikatin tanımını ilk yapan ve hakikatle mecazı bir arada
ilk zikreden müellif İbn Cinnî’dir (ö. 392/1002). İbn Cinnî, anlam derinliği,
pekiştirme, benzetme ve abartı özellikleri sebebiyle mecaza yönelme olduğunu,
karîne ve delilsiz mecaza gidilemeyeceğini, dilde mecazların varlığının en
güçlü kanıtının onda tekit üslûbunun yaygın biçimde kullanılması olduğunu, zira
tekit üslûbuna yanılma ve mecazi anlama yorma ihtimalini önlemek için
başvurulduğunu ifade etmektedir. İbn Cinnî iyice düşünüldüğü takdirde, “Zeyd
oturdu” gibi olağan sözlerin bile mecaz olduğunu, genelin anılarak özel bir
oturma nevinin kastedildiğini belirtir. Ayrıca gerek Mu‘tezile’yi gerekse İbn
Kuteybe’yi, mecazı edebî ve estetik bir üslûp tarzı değil Allah’ı
yaratılmışlara özgü niteliklerden tenzih etme vasıtası olarak görmelerinden
dolayı eleştirir (el-Ħaśâǿiś, II, 442, 447-448, 451).
İbn Reşîķ el-Kayrevânî mecazı “bir şeye mücâvirinin veya
sebebinin adını vermek” şeklinde tanımlayarak istiare ve mürsel mecaz
ayırımında ilk adımı atmıştır. Sonraki belâgatçılar onun tanımındaki birinci
şıkka istiare, ikincisine mürsel mecaz demişlerdir. Abdülkāhir el-Cürcânî
mecaz, istiare, teşbih ve temsil konularına geniş yer ayırmış, ilk defa derin
yorumlar ve tahliller getirmiş, lugavî ve aklî mecaz taksimini ilk defa o
yapmış, birçok istiare türünü keşfetmiş, mecazda lafzın değil anlamın
nakledildiğini savunmuştur. Cürcânî tasrihî-meknî, aslî-tebaî istiare türlerini
kesin çizgilerle ayırdığı gibi mürsel mecaz tabirinin ortaya konulmasına da ön
ayak olmuştur (Delâǿilü’l-iǾcâz, s. 288, 293-303; Esrârü’l-belâġa, II,
233-252). Ziyâeddin İbnü’l-Esîr mecazın karînesi hakkında ilk defa açık ve
anlaşılır izahlar ortaya koymuştur. Tâceddin es-Sübkî aklî mecaza “mülâbese
mecazı”, Süyûtî “terkipte mecaz” adlarını da vermişlerdir. Sekkâkî aklî mecazı
istiâre-i mekniyye kapsamında görerek ona beyân ilminde yer vermiş, Kazvînî ise
isnada dayalı mecaz olduğundan aklî mecazı “isnatla mecaz” adıyla isnat
bahsinde ele almıştır. Kazvînî, “gündüzü sâim, gecesi kāim” gibi örneklerde
teşbihin iki tarafının da zikredilmiş olduğuna dayanarak Sekkâkî’nin aklî
mecazı istiâre-i mekniyyeden saymasını eleştirmiştir. Mecazın akıl değil lugat
meselesi olduğunu ileri süren Yahyâ el-Alevî mecâz-ı aklîyi lugavî mecazın
mürekkeb nevinden sayar.
Bir kelime veya terkibin lugat anlamının nakline dayanan
mecaza “lugavî mecaz” denir.
Bir eylemin
ilgilisinden ilgisiz olana nakil ve isnat edilmesiyle oluşan mecaza da “aklî (isnadî) mecaz” adı verilir.
Mecaz denince ilk akla gelen
lugavî mecaz olup müfred ve mürekkeb olmak üzere ikiye ayrılır.
Kelimenin aslî anlamından başka mânaya nakledilmesine dayalı
müfred mecaz da istiare ve mürsel mecaz nevilerine ayrılır.
Alâkası sadece
benzeşme (müşâbehet) olan müfred mecaza istiare,
alâkası değişik (serbest)
olana da mürsel mecaz adı verilir.
Abdülkāhir el-Cürcânî’nin bir ifadesinden esinlenerek mürsel
mecaz terimini ilk ortaya koyan belâgatçının Sekkâkî olduğunu söylemek
mümkündür. Kendisinden önceki müellifler onun çeşitli alâkalarını
açıklamışlardır. Mürsel mecaz için otuzdan fazla alâka tesbit edilmiştir.
Parçayı anıp bütünü kastetmek (cüz’iyyet) ve tersi (külliyyet), sebebi anıp
müsebbebi kastetmek (sebebiyyet) ve tersi (müsebbebiyyet), bir yerianıp
içindekileri kastetmek (mahalliyyet) ve tersi (hâlliyyet), bir şeyi anıp onunla
zıddını kastetmek (zıddıyyet), bir şeyle civarında olanı ifade etmek
(mücâvere), bir şeye önceki durumunun (kevn-i sâbık) veya daha sonra alacağı
durumun (kevn-i lâhik) adını vermek, ibareye kelime katmak (ziyade mecazı) veya
ibareden kelime düşürmek (hazif / noksan mecazı) gibi (bk. İSTİARE). Ayrıca
bazı hazif îcâzları mecaz türünden sayılır. Her hazif mecaz kapsamına girmez.
Hazif sebebiyle kelime gerçek anlamı dışında bir anlamda kullanılıyorsa bu tür
hazif mecaz kapsamına girer.
Aklî mecaz, fiili veya fiilimsiyi bir ilgiyle söz sahibine
göre gerçek olmayan fâiline isnat etmektir. Gerçek fâile yapılan isnat ise aklî
hakikattir. Bu tür mecaza, özneyüklem irtibatına dayalı olarak aklın
tasarrufuyla oluştuğu için aklî mecaz adı verildiği gibi isnadî, hükmî,
terkibî, nisbî mecaz, isnatta mecaz, mecazi isnat, ispatta mecaz, terkipte
mecaz, cümlede mecaz, mülâbese mecazı gibi isimler de verilmiştir.
Aklî mecazın en
meşhur alâkaları şunlardır:
1. Zamâniyye: Fiili (fiilimsiyi) zamana isnat etme;
2. Mekâniyye: Mekâna isnat etme;
3. Sebebiyye: Sebebe isnat etme;
4. Fâiliyye: Meçhul fiili veya ism-i mef‘ûlü fâile isnat
etme;
5. Mef‘ûliyye: Mâlûm fiili veya ism-i fâili mef‘ûle isnat
etme;
6. Âliyye: Fiili aletine isnat etme;
7. Cinsiyye: Ferdin yaptığı fiili cinse, kavme isnat etme;
8. Masdariyye: Fiili fâiline değil masdarına isnat etme;
9. Mücâvere (musâhabe): Fiili gerçek fâiline değil onun
yakınına isnat etme.
Aklî mecaza bir
düşünceyi abartıyla vurgulama, özlü anlatım, hayal ve tasvir zenginliği gibi
amaçlar için başvurulur (Abdülkāhir el-Cürcânî, Delâǿilü’l-iǾcâz, s. 288).
İsnadın hakiki veya
mecazi sayılmasında sözü söyleyenin inancı da belirleyici bir faktördür.
“Doktor hastaya şifa verdi” cümlesini şifayı veren Allah olduğuna, doktorun
buna sebep teşkil ettiğine inanan kimse söylerse mecazi isnat, böyle düşünmeyen
biri söylerse hakiki isnat olur. “Bizi ancak zaman helâk etmekte” (el-Câsiye
45/24) âyetindeki isnat onu söyleyen dehriyye inancına uygun olduğundan hakiki,
realiteye göre ise mecazidir.
Kur’an’da ve özellikle akaidi ilgilendiren hadis metinlerinde
mecaz ifadelerinin bulunup bulunmadığı hususu selef âlimleriyle kelâmcılar
arasında tartışmalıdır (bk. MECÂZÜ’l-KUR’ÂN; MÜTEŞÂBİH).
BİBLİYOGRAFYA:
Tehânevî, Keşşâf, I, 208-217, 330-334; Eflâtun, Phaidros
(trc. Hamdi Akverdi), İstanbul 1943, s. 93-109; Aristotales, Retorik (trc.
Mehmet H. Doğan), İstanbul 1995, s. 158, 168-193, 196; Sîbeveyhi, Kitâbü
Sîbeveyhi (nşr. Abdüsselâm M. Hârûn), Kahire 1977, I, 53, 98, 169; II, 11 vd.;
Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ, MeǾâni’l-Ķurǿân, Beyrut 1980, I, 15, 23, 50, 202; II,
15-16; III, 270-271; Ma‘mer b. Müsennâ, Mecâzü’l-Ķurǿân (nşr. Fuat Sezgin),
Beyrut 1401/1981, I, 279; II, 96; İbn Kuteybe, Teǿvîlü müşkili’l-Ķurǿân (nşr.
Seyyid Ahmed es-Sakr), Kahire 1393/1973, s. 135-155; Müberred, el-Kâmil (nşr.
M. Ebü’l-Fazl İbrâhim - Seyyid Şehhâte), Kahire 1376/1956, I, 45, 79, 118, 188;
III, 1170; İbn Cinnî, el-Ħaśâǿiś (nşr. M. Ali en-Neccâr), Beyrut, ts.
(Dârü’l-kitâbi’l-Arabî), II, 442, 447-457; Ebû Hilâl el-Askerî,
Kitâbü’ś-ŚınâǾateyn (nşr. Müfîd M. Kumeyha), Beyrut 1404/1984, s. 295-338;
Abdülkāhir el-Cürcânî, Delâǿilü’l-iǾcâz (nşr. Mahmûd M. Şâkir), Kahire 1384, s.
288, 293-303, 462; a.mlf., Esrârü’l-belâġa (nşr. M. Abdülmün‘im el-Hafâcî),
Kahire 1396/1976, II, 233-252; Ebû Zeyd el-Kureşî, Cemhere (Hâşimî), I, 113,
139; Ebû Ya‘kūb es-Sekkâkî, Miftâĥu’l-Ǿulûm (nşr. Naîm Zerzûr), Beyrut
1403/1983, s. 358-402; Ziyâeddin İbnü’l-Esîr, el-Meŝelü’s-sâǿir (nşr. Ahmed
el-Havfî - Bedevî Tabâne), Kahire, ts. (Dâru nehdati Mısr), I, 105-112; II,
284; Şürûĥu’t-Telħîś, Beyrut, ts. (Dârü’s-sürûr), IV, 2-20; Abdülvâhid b.
Abdülkerîm ez-Zemlekânî, el-Burhânü’l-kâşif Ǿan iǾcâzi’l-Ķurǿân, Bağdad 1394,
s. 98; Hatîb el-Kazvînî, el-Îżâĥ fî Ǿulûmi’l-belâġa (nşr. M. Abdülmün‘im
el-Hafâcî), Kahire 1400/1980, s. 392-455; Yahyâ b. Hamza el-Alevî, eŧ-Ŧırâžü’l-müteżammin
li-esrâri’l-belâġa, Beyrut 1402/1982, I, 46-63, 77-103; Teftâzânî, el-Muŧavvel,
İstanbul 1309, s. 348-349; Zerkeşî, el-Burhân, II, 254-255; Süyûtî, el-Müzhir
fî Ǿulûmi’l-luġa ve envâǾihâ (nşr. M. Ahmed Câdelmevlâ v.dğr.), Kahire, ts. (Dâru
ihyâi’l-kütübi’l-Arabiyye), I, 355-368; Brockelmann, GAL Suppl., II, 571;
Mustafa Sâdık er-Râfiî, Târîħu âdâbi’l-ǾArab, Kahire 1954, I, 180; J. van Ess,
Anfange Muslimischer Theologie, Beyrouth 1977, s. 105, 108-109; Abdülazîm
İbrâhim M. el-Mut‘inî, el-Mecâz fi’l-luġa ve fi’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire
1405/1985, tür.yer.; M. Bedrî Abdülcelîl, el-Mecâz ve eŝeruhû
fi’d-dersi’l-luġavî, Beyrut 1406/1986, tür.yer.; Abdülfettâh Besyûnî,
Ǿİlmü’l-beyân, Kahire 1408/1987, s. 136-240; Mahmûd Sa‘d, Mebâĥiŝü’l-beyân Ǿinde’l-uśûliyyîn
ve’l-belâġıyyîn, İskenderiye 1989, s. 35-110; Bekrî Şeyh Emîn,
el-Belâġatü’l-ǾArabiyye, Beyrut 1990, II, 71-75; Hikmet Akdemir, “Kur’an-ı
Kerim’de Mecazın Varlığı Problemi”, Harran Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi
Dergisi, IV, Şanlıurfa 1998, s. 59-90.
İsmail Durmuş
http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=28
*
KUR'AN'DA MECAZ
(...)
Belagat - edebi konuşma- ulemasının
ittifaken kabul ettiğine göre mecaz, hakikatten daha beliğdir - sanat
içeriklidir:
AYETLERDEN ÖRNEKLER
"Çocukları ihtiyarlatan o gün " (Müzzemmil:17) :Yani Kıyamet
günü...,
"yüzünüzü mescid-i Haram'a çevirin " (Bakara: 149) : Sadece yüz
değil, tüm vücut,
"Nefes almaya başlayan sabaha" (Tekvir: 18) Yani ufuktan güneşin
doğuşu sırasında yaydığı ışık
"Onlara elim bir azap müjdele " (İnşikak: 24) :Aslında müjde burada
zıt anlamı ile kullanılmıştır...
Bazen kesin olacağı bildirilen hükümler "mazi" - geçmiş zaman- sıgası
yerine istikbal - gelecek sıgası ile kullanılır: " Sura
üflendi."(Yasin: 51), "İki eli kurudu da" ( Tebbet: 1) .
" Şehre sor " (Yusuf: 82): şehir halkına sor
" Dünya hayatı , tıpkı gökten indirdiğimiz bir suya benzer " (Kehf:
45) :Yani dünya hayatı süratle geçer.
" O , katımızda bulunan ana kitaptır " (Zuhruf: 4) : Yani asıl
kitaptır.
" Onlara şefkat kanatlarını ger" (Hicr: 88) : yani
merhamet göster.
" Ölü iken kendisini dirilttiğimiz " (En'am: 122) : Yani
delalette iken hidayet verdiğimiz...
" Topluca Allah'ın ipine yapışın " (Ali İmran:103) :
Allah'ı güven , teslimiyet, Kur'an'a uymak...
" Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler "(Bakara:18):Günümüzün
deyimi ile üç maymunu oynayanlar.Bilerek Hak'kı inkar edenler.
" Beyaz iplik, siyah iplikten ayırt edilene dek ..." (
Bakara:187 ) :yani gündüzün beyazlığı, Tan vakti ...
" Onlar sizin elbiseleriniz, sizde onların elbiseleridir " : Yani
Kadın erkek arasındaki ilişki, yakınlık...
" Elini boynuna bağlama (cimrilik yapma) ve hepsini açıp saçma (israf
etme)": ( İsra:29 )
" Allah'ın iki elide açıktır " (Maide: 64) : Allah cömerttir (
Aynı anlamda hadis : "Allah'ın sağ eli doludur." ( Buhari:
9/150) )
*
Synecdoche: Bir parçanın aslında bütünü ya da bütünün aslında parçayı ifade ettiği söz sanatı.
Kuran’dan Örnekler:
Muhtelif ayetlerde geçen “yeri yaydı”, “yeri çekip uzattı”, “yere uzantı verdi”, “yeri sizin için bir halı yaptı” şeklindeki ifadelerde geçen “yer” kelimesi aslında “yer kabuğu” anlamında kullanılmıştır.
"Yüzünüzü Mescid-i Haram tarafına çeviriniz" (Bakara, 2/144). Burada yüzden maksat bütün vücuttur.
“Esir bir boyun kurtarmaktır”. (Köle azad etmek) (Beled, 90/13)
http://www.quran-miracle.info/kuran-soz-sanatlari.htm
*
HADİSLERDE MECAZ
"
Rabbimizin Cehenneme iki nefes almasına izin vermesi :Biri soğuk, diğeri sıcak
: yani Cehennemde sıcak ve soğuk azap olarak vardır...Ve Sıcak-soğuğa
kinaye...Günümüzde çok sıcak havalar için bile cehennem
sıcağı denmez mi...!?
" Cennet annelerin ayağı altındadır " : Annenin
değeri vurgulanır
" Humma - sıtma- hastalığı , cehennem ateşindendir" :
Cehennemden gelmiş kadar korkunc ve korunulması gerekendir
" Nil, ceyhan,fırat ... Cennet nehirlerindendir." : Yani Verimli,
bereketlidir...Cennetin olumlu imajı onlara da atfedilmiştir
" Kim ağaç keserse , Allah'ta onun başını Cehennemden aşağı sarkıtır
." Sakındırmak için teşbih...
"İsrail oğulları olmasaydı , et bozulmazdı ." Eskiden yaptıklarına
kinaye.Etlerinin zekatını vermeyip, kenara yığıp kokuşmalarına izin vermeleri
kast edilir.
" Güneş batınca Allah'a secde eder" Yani Güneşin Allah'ın
kendine verdiği kurallara uyması, görevini ifa etmesi...
"İşler ehline verilmediği zaman kıyameti bekle " : Maksat
ümmetin kıyameti, helakı...
" Hz. Resul'un göğsünün yarılması" : Manevi kirlerden temizlenmesi
... Manevi ameliyat .
" Bana en çabuk kavuşacak olanınız kolu en uzun olanınızdır " : eli
uzun olan, yani cömert olan...
" cennet - cehennemlikler yerini alınca ölüm getirilir aralarına ve sonra
kesilir...artık ölüm yok denir ..." : yani ebedi kalınacak cennet ve
cehennemde...
" Cennet kılıcların gölgesi altındadır" Şehitliğin
önemi...Yoksa kocaman bir kılıc ve altında cennet kast edilmemiştir.
"“Hacerü’l-esved Allah’ın sağ elidir, kim isterse O’nunla musafaha
yapsın.” (es-San’anî, 5:39) hadisinde mecaz vardır ve
Hacerü’l-esved’in Allah’a yakınlaşma yollarından birisi olduğunu ifade
eder (Razî, 440-441)
Hz. Âişe vâlidemiz anlatıyor. Bir gün Allâh Rasûlü Sallallâhu Aleyhi ve
Sellem odama gelmişti.Yere düşmüş bir ekmek parçası görünce onu aldı ve “Ey
Âişe, nîmetin kıymetini bil. Çünkü şu ekmek bir toplumdan nefret edip kaçtı mı
bir daha ona dönmez”buyurdu. (İbn Mace, Etime 52, no: 3353)
Ateist bu hadisi okuyunca : "İşte buldum bakın, Muhammed ekmeği
canlı zannediyor" diye hemen ithamda bulunurdu eminim ki...! Halbuki o
dönemde yazmak yerine konuşma geleneği hakim idi topluma. Bu da sanat, edebiyat
dolayısı ile teşbih-benzetme konuşma diline de yansımıştır. Hz
Muhammed'in (sav) o toplum içinden biri olarak konuşma diline bu
metodun yansımasından doğal bir şey olamaz. Gerisi sadece detay veya
önyargıdır...!
Kaynaklar :Difaun ani's-sunne : Pr. M. Ebu Şehbe.Keyfe neteamel
maassunneh : Pr. Y.el- Kardavî.Tevilu muhteliful - hadis :Muhammed bin muslim
b. Kuteybe.El itkan fi ulumil Kuran: Celaleddin Es-suyuti
MECAZ
1. Mecaz nedir ?
‘Mecaz’, bir sözcüğü gerçek anlamından başka bir anlamda kullanma sanatıdır.
Sözü daha canlı, çarpıcı ve etkili kılmak amacıyla kullanılır. Mecazın zıddı
‘hakikat’tır.
2. Kuran'daki Kullanımı
1-Genel olarak
kullanılan mecaz.
Örnekler:
“Şu dünyada kör (a’ma) olan kimse,
ahirette de kördür, yolu daha sapıktır.” (17/72) Bu ayette geçen ‘kör’ sözcüğü
hakiki manasıyla değil mecazi anlamda kullanılmaktadır. Buradaki körlük
bedensel bir özrü değil, ‘dalalet’i (şaşkınlık, doğru yolu bulamama) ifade
etmektedir.
“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak,
size helal kılındı. Onlar sizin elbisenizdir. Siz de onların elbisesisiniz...”
(2/187) Burada ‘elbise’ (libas) sözcüğü gerçek manasının dışında mecazi olarak
kullanılmıştır.
2- Tabiatla
ilgili:
1. Nefes alıp verdiği zaman sabaha andolsun. 81/18
2. Yürüdüğü zaman geceye. 89/4
Kuran’da tabiatı ‘canlı’ bir biçimde anlatan daha pek çok ayet vardır. Bütün bu
ayetlerde ‘nefes almak’ ‘yürümek’ ‘kovalamak’ gibi fiiller canlı varlıklara ait
olduğu halde cansız tabiata mecazen atfedilmiştir. Etkisi ise gayet açıktır.
Sabahın nefes aldığını tasavvur ettiğinizde çok daha farklı bir etki bırakıyor
insanın ruhunda. Tabiattaki canlılığı, dinamikliği bundan daha güçlü
anlatamazsınız.
3-Allah’ın isim
ve sıfatlarıyla ilgili olarak kullanılan mecaz.
Kuran zihnimizde varolan kavram ve
kelimelerle ‘yaşayan, canlı, her an hayatın içinde’ bir Allah anlayışını
‘etkili ve güçlü’ bir biçimde vermeyi amaçlamaktadır.
1. Allah’ın ‘yüzü’ tabiri:
Kuran’da Allah’ın yüzünden bahseden birçok ayet vardır. Bu ayetlerde Allah’ın
zatı ve kendisi ifade edilmektedir. “Ve Allah ile beraber başka bir ilaha
tapma. O’ndan başka ilah yoktur. O’nun yüzünden (vech) başka herşey helak
olucudur. Hüküm O’nundur ve siz O’na döndürüleceksiniz.” (28/88)Bu ayetteki
‘yüz’ ifadesi mecazi olup Allah’ın “zatı”, “kendisi” anlamındadır. AYNI SÖZCÜK
(VECH=YÜZ) KURAN’DA İNSAN İÇİN DE KULLANILMAKTA ve ‘ZATI’ ‘KENDİ’Yİ ifade etmektedir.
‘Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir;
ki insanları bunun üzerine yaratmıştır.’ (21/30)
Kuran’ın bütünlüğüne başvurmanın
asırlardır tartışılan konuları nasıl çözüme kavuşturduğunu görüyoruz. Burada
insanın FİZİKİ ANLAMDA YÜZÜNÜ DİNE ÇEVİRMESİNİ istediği söylenebilir mi ?
2. Allah’ın ‘eli’ tabiri:
Kuran’da Allah’ın elinden, iki elinden bahseden birçok ayet vardır. ‘Görmediler
mi ellerimizin (eydina) yaptıklarından kendilerine nice hayvanlar yarattık da
kendileri onlara malik olmaktadırlar. (36/71)Kuran’ın muhtevası ve bütünlüğü
gereği Allah’ın elleriyle fiiller yaptığını söylememiz mümkün değildir. Zira
Allah ‘bir şeye ‘ol’ der, o da hemen oluverir.’ (Yasin suresi 82. ayet)Burada
‘ellerin yaptıklarından’ maksat ‘Allah’ın kudretiyle yaptıklarıdır’.Zira ‘el’
kuvvet anlamında da mecazen bütün dillerde kullanılmaktadır. Aşağıdaki ‘Ülke
padişahın elindedir’ misalini hatırlayalım.
“El”in mecazi anlamda Allah’a atfen
kullanıldığı bir başka ayet ise şöyledir:“Sana biat edenler gerçekte Allah’a
biat etmektedirler. Allah’ın eli (yedullah) onların ellerinin üzerindedir...”
(48/10) Ayetteki “el” tabirini hakiki/zahiri manada alıp Allah’ın elinin somut
biçimde müminlerin elleri üzerinde olduğu düşünülemez. Bu ifade ile Allah’ın rahmeti
ve kudreti ile müminlere destek ve yardımcı olduğu ifade edilmek istenmektedir.
Yine Kuran bütünlüğüne başvurduğumuzda
‘EL’İN SÖYLEDİĞİMİZ ANLAMDA İNSANLAR İÇİN DE KULLANILDIĞINI tespit
etmekteyiz:‘Bir mehir kestiğiniz takdirde, henüz dokunmadan onları
boşamışsanız, kestiğinizin yarısını verin. Ancak kadınlar vazgeçer yahut nikah
bağı ELİNDE (biyedihi) bulunan erkek vazgeçerse başka.’ (2/237) Ortada somut
bir nikah bağı varda kişi onu MADDİ ELİYLE TUTUYOR DEĞİLDİR.
3. Allah’ın ‘unutması’
‘Öyleyse bu gününüzle karşılaşmayı unutmanıza karşılık olarak azabı tadın.
Biz de sizi gerçekten UNUTTUK (nesina) (32/14)Bu ayetteki ‘unutma’ fiilini
lafzi anlamıyla Allah’a atfetmenin bir imkanı yoktur. Mecaz yoluyla
atfedilebilir ancak. Ve yine günlük lisanımızda da ‘ben seni unuttum’ derken
hafızanın unutması değil, o kişiye artık değer verilmediğini ifade etmek için
kullanılır. Görüldüğü gibi ayetlerde ifade edilen birtakım fiiller Allah’a
ancak MECAZ YOLUYLA ATFEDİLEBİLİR. Başka bir örnek:‘İşte Allah’ın boyası. Allah’dan
daha güzel boyası olan kim vardır ? Biz yalnız ona kulluk ederiz.’ (Bakara
138)Buradaki ‘boyayı’ mecaz dışında lafzi(fiziki) anlamıyla anlamak mümkün
müdür ? Örnekleri çoğaltmak mümkün.4. Allah’ın arşa(tahta) istiva(kurulma,
oturma) etmesi 'Arşa İstiva' ifadesinini gectiği ayetler sunlar:
7:54. -10:3.-13:2. -20:5. -25:59. -57:4. : 'Arş' kelimesi sözlükte taht,
hüküm/iktidar makamı gibi anlamlara gelir.Yukarıdaki ayetlerde mecazi olarak
kullanılan bu kelime Allah’ın, yaratıkları üzerindeki mutlak hüküm ve
iktidarını ifade etmektedir. Dikkate değer bir husus da şudur ki, Kur’an’da
Allah’ın “kudret ve iktidar makamına” oturduğundan (arşa istiva edişinden) söz
edilen yedi yerin hepsinde bu ifade Allah’ın alemleri yaratmasına ilişkin bir
açıklamayla bağlantılı olarak geçmektedir.Bunun anlamı, Yüce Allah'ın kainatı
yarattıktan sonra GERİ ÇEKİLMEDİĞİNİ, bütün iş ve oluşları KENDİSİNİN çekip
çevirdiğini, Eski Yunanlıların inandıkları bir şekilde 'yaratıp da geri çekilen
bir ilah' -deist- olmadığını ifade etmektedir. Yani doğru bir Allah
anlayışı/telakkisi oluşturabilmek için O'nun bu özelliğine dikkat çekilmesi
gerekmektedir. Bu da en etkili bir şekilde mecazi anlatım şekliyle
yapılabiliyor.Bu konu dar görüşlülükten dolayı Allah'a mekan isnad etmeye kadar
vardırılmıştır maalesef.
Tevil iddiası:
Ayetlerin tevil edildiği iddiası doğru değildir. Tevil kelimesi Kuran’da
bugünkü kullanıldığı anlamıyla kullanılmamıştır. Yani bugün tevil ‘bir
kelimenin manasını değiştirip başka bir manaya hamletmek’ anlamında kullanılıyor.
Halbuki Kuran’da tevil kelimesinin geçtiği bütün ayetler okunduğunda ve ilk
dönem Arapça lügatlarına bakıldığında ‘bir şeyin akibeti/sonucu’ anlamında
kullanıldığını görmekteyiz.
Kuran’da geçen birçok kavram tarihi süreç
içinde ya tahrif edilmiş (insanların zihninde, Kuran’da değil), ya yeni
anlamlar yüklenmiştir ya da anlam sahası daraltılmıştır. Sabır, ilah, rab, veli
vb. birçok kavram buna dahildir.
Arşa istiva ile ilgili ayeti mecazi olarak anlamak asla bugünkü kullanıldığı
anlamıyla dahi bir tevil değildir. Neden ?Arşın mekan olup olmadığının ısrarla
sorulmasının sebebi budur. Burada büyük bir yanılgı sözkonusudur. ARŞ=TAHT
DEMEKTİR. Taht bütün dünya dillerinde İKTİDARIN SEMBOLÜDÜR(mecazdır).
Kuran’da BELKİSİN ARŞI/TAHTI diye geçer. Neml Suresi:29...42- Melike gelince,
"Senin ARŞIN(tahtın) da böyle mi?" dendi. O şöyle cevap verdi:
"Tıpkı o! Zaten bize daha önce bilgi verilmiş ve biz teslimiyet
göstermiştik."Şimdi bu ayetler üzerinde düşünelim, neden Hz. Süleyman
Belkis’in arşını/tahtını getirtiyor da başka bir nesneyi getirtmiyor ?
Mektubunda bana teslim olmuş olarak gelin, başkaldırmayın diyor. (31.
ayet)Belkis’e kendi kudretini, iktidarını göstermek için tahtını getirtiyor,
zira taht iktidarın sembolüdür. Bir nevi ‘senin benim karşımda hiçbir gücün
kuvvetin yoktur, buralarda benim sözüm geçer’ mesajını veriyor veya bu konuda
Belkisin iyice ikna olmasını sağlamak istiyor.
Kısacası Yüce Rabbimiz de arşa istiva
ettiğini belirtirken bir mekana (Zatıyla) yerleştiğini, bir mekana sahip
olduğunu belirtmemektedir. Bütün kainatın (yaratılmasından sonra da)
iktidarının/yönetiminin Allah’a ait olduğunu vurgulamak için mecazi bir dille
ifade etmektedir. Bütün olay bu. Bundan Allah’a mekan çıkarmak, O’nu bir yere
‘yer’leştirmek (haşa ve kella) kadar büyük bir gaf olamaz.
Nitekim bu tür mecazlar dilimizde de çok
yaygındır. Mesela: ‘KOLTUK KAVGASI’ denir. Bundan kimse insanların
bürolardaki koltuklar için dövüştüğünü anlamaz. Maksad nedir: Koltuk iktidarın
sembolüdür. İnsanlar iktidar mücadelesi vermektedirler. Veya ‘ÜLKE
PADİŞAHIN ELİNDEDİR’ denmektedir. Kimse bu sözden koca toprak parçalarının
padişahın avucunun içine sığdığını anlamaz. Maksat nedir: Ülkede
padişahın sözü geçer, emir onun elindedir. Padişahın fiziki anlamda iki eli
kesik de olsa bu söz kullanılır. Çünkü mecazen kullanılmaktadır. MÜHÜR FİLANIN
ELİNDEDİR tabiri de yine aynı maksatla ifade edilmektedir.
Bir insanın elinde mühürün olması ne yazar
olmaması ne yazar lafzen anlaşıldığında. Fakat mühür dediğimiz o küçük şey de
birşeylerin sembolü olmuş ve insanlar onu da mecazi anlamıyla kullanıyorlar.
Diğer
örnekler:
"Yeryüzü ZİNETİNİ takınıp süslendiği"(10/24) Bu ayetteki
terkipte yeryüzünün zinet takmasından söz ediliyor. Halbuki zineti
insanlar, takar. Öyleyse buradaki terkipten yeryüzünün yeşermesi kasdedilmiştir.
"Bütün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza DAR gelmişti." (9/25)Bu
ayetin terkibinden maksat da yeryüzünün daralması değil, kalblerin
neşesini kaybedip kederle dolmasıdır.
"Onların TİCARETİ kazanmadı." (2/16)Bu
ayetteki "kazanç" ve "ticaret" kelimeleri
mecâzdır.
"Onun ANASI haviyedir." (101/9) Ayetteki
"haviye/cehennem"in ‘ana’ olarak takdim edilmesi mecazîdir.
Ana çocuğuna sığınak olduğu gibi cehennemde kafire sığınak gibi gösterilmiştir.
3. Neden mecaz kullanılır:
Mecazi kullanımın farklı bir etkisi,
ağırlığı vardır. Dilin etkinliğini artıran bir söz sanatıdır mecaz. Mecaz ile
bir konu zihinde daha canlı anlatılabilmektedir...
*
...
Mecaz-ı Mürsel: Mecazda alâka müşâbehet dışında bir şey olursa, buna mecaz-ı mürsel
denir (el-Haşimî, 291). Bu bahiste otuza yakın alâka sayılmıştır. Bunun da
ayrıntısına girmeden en çok kullanılanları zikretmekle yetiniyoruz:
1. Sebebiyet: Sebebi söyleyip müsebbebi kastetmektir. Meselâ; Araplar Hayvanlar
yağmur otladı. derken, yağmur ile otları kastederler, zira yağmur otların
sebebidir (Tavîle, 164).
2. Müsebbebiyet: Neticeyi sِöyleyip, bundan sebebi kastetmektir. Meselâ,
tefsirciler, وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّمَآءِ رِزْقًا †Sizin için semâdan rızık
indirir. (Mü min/40: 13) âyetinde geçen rızıktan, onun sebebi olan yağmurun
kastedildiğini belirtmişlerdir (Tavîle, 164).
3. Cüz iyet: Parça sِöylenip bütün kastedilir. Meselâ; فَكُّ رَقَبَةٍ †Boyunu
salıvermek (Beled sûresi, 90/13) ibaresinde boyundan kastedilen, insanın
kendisidir (Bilgelil, 169).
4. Külliyet: Bütün zikredilerek parça kastedilir: جَعَلُواأَصَابِعَهُمْ فِي
آذَانِهِمْ -Parmaklarını kulaklarına tıkadılar (Nuh/71: 7). Burada kastedilen
parmakların hepsi değil, uçlarıdır (Bilgegil, 170.
5. Mâziyet: Bir şeyin öncesini zikredip, bulunduğu hâli kastetmektir: Hz. Nuh
un (a.s.) duasında dediği gibi وَآتُوا الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ -Yetimlere
mallarını veriniz (Nisa/4: 2). Yetim, babası ölen küçük çocuk demektir. Âyette
ise malların kendisine verilmesi emredilen kişi, artık rüşd çağına erip
çocukluktan çıkmıştır (Tavîle, 165).
6. Müstakbeliyet: Bir şeyi sonradan alacağı durum ile zikretmektir: وَقَالَ
نُوحٌ رَبِّ لاَ تَذَرْ عَلَى اْلأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا إِنَّكَ
إِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلاَ يَلِدُوا إِلاَّ فَاجِرًا كَفَّارًا
-Nûh: Ya Rabbî, dedi, yeryüzünde dolaşan bir tek kâfir bile bırakma! Zira
bırakırsan onlar Senin kullarını Senin yolundan saptırırlar ve sadece kendileri
gibi facir, kâfirden başka doğurmayacaklar (Nuh/71: 26-27). Esasen doğan yeni çocuk
kâfir veya facir değildir. Âyette söz konusu olan, bunların ileride kâfir ve
facir olacaklarıdır (Tavîle, 165).
Halim Çalış,
http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/belagat-iki-unsuru--mecaz-ve-kinaye
*
Bu makalede sizi Kur’an’ın engin sembolik dünyasında
bir yolculuğa çıkarmak istiyorum.
Çünkü Said Nursi’nin “Mecaz avama inince hakikate dönüşür” demesinden
de anlaşılacağı gibi bu konuda nice çamlar devirildiğini görüyoruz.
Kur’an’da imgeler, simgeler ve semboller konusuna fransız kimileri Kitab’ı
hurafeler, mucizeler ve harikalar diyarına çevirmiş durumda…
Kitab “Ekmek arslanın ağzında” diyor, biz
im ‘molla’ gidip
hayvanat bahçesindeki arslanın ağzında ekmek arıyor.
Kitab “Göle maya çalınmaz” diyor, bizim ‘molla’ unla,
değirmenle, gölle uğraşıyor.
Kitab “Herkes gider Mersin’e , o gider tersine” diyor, bizim
‘molla’ otogarlarda mersin yolcusu arıyor.
Bu konuda vahim yanlışlara bizzat şahit olduğum için Kur’an’ın sembolik tabir
ve deyimleri hakkında yazmak vacip oldu.
Kur’an’da sembolizm vardır, evet, ama bu helallerde ve
haramlarda değil; daha çok metafizikî konuları kavratmada, kimi kıssalarda ve
hatta kıssaların kimi tabir, kelime ve deyimlerindedir.
Bu konular tefsir usulü kitaplarının mecaz-hakikat, muhkem-müteşabih
bölümlerinde uzun uzun ele alınır.
Bizim buradaki yaklaşımımız olaya daha
“sosyal” pencereden
bakmaktan ibaret.
Çünkü İslam’ı,
“bireysel kurtuluşçu” ve
“terapik din” olarak
değil; toplumsal kurtuluşçu, devrimci, sosyal bir din olarak ele alıyoruz.
Bunun böyle olduğunu bizzat Kur’an’ın kendisi bize öğretiyor.
Aşağıda “avamın elinde hakikate dönüşen” Kur’an’ın 25 imgesel
ve simgesel tabir ve deyimini sıraladım. Kur’an’ın engin ve zengin sembolik
dünyasında yapacağımız bu kısa yolculuk umarım işinize yarar…
*
Kur’an’da imgesel ve simgesel anlatım en yoğun şekilde Adem kıssasında görülür.
O halde buradan başlayalım.
“Adem” biz insanları, “şeytan” içimizdeki
Allah’tan uzaklaştırıcı kötülük dürtülerini, “ateş” hırs,
şehvet, haset gibi dürtüleri, “iblis” Allah’a güvenemeyen
yanımızı, “mülk-i la yeblâ” (yıkılmayacak servet ve
iktidar) sahip olma hırsımızı, “şecere-huld” (sonsuzluk
ağacı) bunun için son sınırına kadar (bilgiyi, serveti ve iktidarı) toplamayı,
biriktirmeyi ifade eder.
Çünkü Allah’a (doğaya, rızka, topluma, kamuya, cemaate) güvenmeyen yanımız
(iblis), bunlardan ümidini kesmekte ve böylece bizi bunlardan uzaklaştırmaktadır.
Bundan dolayı da içimizdeki güvensizliği ve tatminsizliği gidermek için son
sınırına kadar her şeyi (servet, siyaset, şehvet, şöhret) kendimizde toplamak
ve böylece yıkılmayacak bir mülke kavuşmak istemekteyiz.
“Şecere” toplama, “huld” da bir şeyi son sınırına kadar
götürmek demektir. Ağaç, yaprakları, dalları ve meyveleri kendinde
topladığı için Arap ona “şecere” demiş. Soy
şeceresi (soy ağacı) da tüm geçmiş soyumuzu topladığı için “soy ağacı” olmuş…
Bu durumda “Ağaca yaklaşmayın” toplamaya, biriktirmeye
yaklaşmayın, Allah’a güvenin, O’ndan ümidinizi kesmeyin, O’ndan uzaklaşmayın
yani İblis ve Şeytan olmayın demektir. Demek ki yasak ağaç mülk/mülkiyet
olmaktadır.
“Şeytanın soldan, sağdan, arkadan, önden yaklaşması” bu durumda
içimizdeki servet, siyaset, şöhret ve şehvet tutkularının bizi hırsa ve hasede
sürüklemesi demektir. Biz Ademler hep buralardan kaybederiz.
“Cennette açlığın, çıplaklığın, susuzluğun ve güneşin sıcağında yanmanın
olmaması”, açlığın, yoksulluğun, evsizliğin, çaresizliğin, temel yaşam
araçları kıtlığının ve güvensizliğin olmaması, bütün bunların sorun olmaktan
çıkarılması, barış, kardeşlik, adalet, esenlik, sevgi, merhamet ve paylaşım
yurdunun kurulması demektir. Öyle ki orada sadece “selam” (esenlik,
barış, kardeşlik) vardır.
Bunlar olmayınca biz Ademler “şecere-i huld” ve “mülk-i
la yebla” peşine düşeriz. Böylece “yasak ağaçlara”dokunur,
bunun için olmadık (servet, siyaset, şehvet, şöhret) suçları işler ve içinde
bulunduğumuz doğal dünyayı (cenneti) cehenneme çeviririz…
“Adem’in topraktan yaratılması”: İnsanın yaratılışı anlatılırken
kullanılır. Topraktan yaratılma, topraktan gelen gıdalardan yaratılma demektir.
Bu yaratılış halen sürmektedir. Bütün gıdalar topraktan gelir. Erkekte sperm
(nutfe), kadında yumurtaların oluşmasına sağlar ve bu ikisinin biri araya
gelmesiyle yeni Ademler (insanlar) yaratılır.
“Cinin (şeytanın) ateşten yaratılması”: İnsanın içinde dolanan
hırs, ihtiras, şehvet gibi dürtüleri ifade için kullanılır. Çünkü ateş dini
sembolizmde içteki kötülük dürtülerini anlatır. Kırmızı renk bu nedenle öfkenin
ve şehvetin sembolüdür. “Dumansız ateş” (Hicr; 27) denmesinden
anlaşılacağı gibi bu bildiğimiz ateş değildir. Hem tabiattaki, hem de insandaki
‘enerjiyi’ ifade eder.
“Cennetten kovulma”: Kur’an insan eli değmemiş, kan dökülüp fesat
çıkarılmamış, henüz mülk edinme savaşlarının çıkmadığı, sınırların çizilmediği,
çitlerin çevirilmediği doğal dünyaya cennet der. İnsanoğlu (Adem) yıkılmayacak
mülk (mülk-i la yebla) ve son sınırına kadar toplama (şecer-i huld)
peşine düşünce yani yasak ağaçlardan yemeye başlayınca doğal dünya bozulur.
Tekâsür (çoğaltma, yığma, biriktirme) yarışı insanı kaosun, çatışmanın, yıkıcı
rekabetin, her şeyin alınıp satıldığı bir ateş çemberinin (cahim) içine
düşürür. Böylece Adem cennetten kovulmuş olur. Kovulmamak için bu yasak
ağaçlara dokunulmaması, doğal dünya ile uyum içinde olunması gerektir. (bkz.
“Kıssaların anası 1-2” başlıkla makale).
***
Adem kıssasında mesele böyle olunca, Kur’an’ın diğer yerlerinde geçen sosyal
içerikli tabir ve deyimlerin genellikle bununla ilgili olduğunu göreceksiniz.
Arkası çorap söküğü gibi gelecektir…Devam ediyoruz…
“Bin yıldan elli yıl eksik yaşamak”: Hz. Nuh anlatılırken
kullanılır. Nuh’un 950 yıl yaşadığını değil; çok uzun süre aralarında kalıp “Etrafındaki
ayak takımını (erâzil) kov” diyen kavmin
kodamanlarına (ekabir) karşı uzun soluklu bir mücadele içine girdiğini
ifade eder. Çokluktan kinaye bir deyimdir. Sürenin çok uzun olduğunu anlatmak
için kullanılır. Türkçede kullanılan “Sittîn (60) sene oldu”, “Kırk yıl dağda
gezdim”, “Yediği herze 40’ı geçti”… deyimleri gibidir.
“Deveyi boğazlamak”: Hud kavmi ve Salih kıssasında geçer. Nagatallah (Allahın’ın
devesi) Adem kıssası bağlamında “ağaç”, Mekke ortamı
bağlamında “Beyt”, insanlığa mesaj bağlamında “kamu”yu
ifade eder. Deve boğazlanmamalıdır yani yasak ağaca dokunulmamalıdır, Beytullah’a
ait olan nimetelere (en’am) açlık, susuzluk, güvenlik korkuları ile el
konulmamalı, kendinde toplanmamalıdır, kamuya (herkese) ait olan bu nimetler talan
edilmemelidir. Allah zaten Kureyş’i (=insanlığı) doğal rızık ve rızık
kaynakları ile açlıktan korumakta ve doyurmaktadır, biriktirmeye gerek yoktur.
(bkz. “Deveye dokunmayın” başlıklı makale)
“Ateşe ‘serin ol’ demek”: Hz. İbrahim anlatılırken kullanılır. “Ey
Ateş! Serin ol dedik, selam olsun İbrahim’e!” (Enbiya; 69) şeklinde geçer.
Hz. İbrahim’in ateşte atılıp tam yanacakken orada bir gül bahçesi bitmesini
değil; İbrahim’in hicret etmek suretiyle ateşte yakılma (idam) cezasından
kurtulmasını, yaktıkları ateşin de sönüp gitmesini ifade eder. Nitekim
İbrahim’in ateşten nasıl kurtulduğu satır aralarında şöyle açıklanır: “İbrahim’in
sözlerine kavminin cevabı sadece ‘öldürün yahut yakın” demek oldu.”
Yani bunu ‘demekten’ başka bir şey yapamadılar çünkü İbrahim tıpkı yerine
Ali’yi bırakıp Hz. Peygamber’in şehri terk etmesi suretiyle ölümden kurtulması
gibi ateş yakıldığı sırada şehri terk etmişti: “Onu ve Lut’u alemler için
kutlu kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık” (Enbiya; 71). “İbrahim dedi
ki: “Ben de Rabbime hicret edeceğim” (Ankebut; 27).
“Parçalanmış kuşları ayrı ayrı tepelerden çağırmak”: Hz. İbrahim’in
“Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster” sorusuna cevap verilirken
geçer. Ona şöyle denir: “Kuşlardan dört (lü) al. Onları alıştır kendine.
Sonra her dağa/tepeye onlardan bir parça yap/koy. Sonra onları çağır. Koşarak
sana geleceklerdir.” (Bakara; 260). Yani kuşlardan dörtlü
gruplar yapması, onları kendine (yuvalarına) alıştırması, sonra her
grubu/parçayı bir dağın tepesine koyması ve sonra onları yuvalarına çağırması
isteniyor. Kuşların koşarak/uçarak geleceği söyleniyor. Burada kuşlar dünyada
parçalanmış, ayrı ayrı tepelere (ülkelere) bölünmüş, esarete düşmüş ezilenleri
(mustazaf) temsil ediyor. Onların nasıl dirileceği, birleşip toplanacağı
anlatılıyor. Keza kuşlar uhrevî anlamda da ayrı ayrı mezarlarda yatan tüm
ölüleri temsil ediyor. Onların nasıl dirilip toplanacağı anlatılıyor: Her şey
alışık olduğu/yaşadığı/aktığı asli mecraya geri döner. “İşler dönüp dolaşıp
Allah’a/halka varır.”
“Yüz yıl sonra dirilen ölü şehir”: (bkz. “Ölü şehirlerin dirilişi”
başlıklı makale)
“Onbir yıldız, ay ve güneşin secde etmesi:” Hz. Yusuf kıssası
anlatılırken Yusuf’un rüyası olarak geçer. Kişinin kuyuya atılıp yok edilmek,
gömülmek istendiği baskıcı ve boğucu çevresini aşıp başka bir dünya vizyonu
görebilmesini, önce bunun rüyasını/görümünü/vizyonunu yaratabilmesini ifade için
kullanılır. Öyle ki her zaman birileri bir rüya görür, sonra dünya o rüyanın
içinde yeniden kurulur. Gerçek ‘devrimci’ bu rüyayı görebilendir. (Yusu; 4).
“İneği kesmek”: Hz. Musa’nın İsrailoğulları’nı Firavun zulmünden
kurtarmak için Mısır’ı terk etmesi anlatılırken kullanılır. Bildiğimiz ineği et
yemek için kesmek değildir. İnek (bakara) Firavun İmparoturluğu’nun simgesi ve
arması idi. Ondan kurtulmak, ona dair korkularını atmak, onunla bağlarını
koparmak, kesmek kastedilir. (Bakara; 67)
“Altından buzağıyı put edinmek”: (bkz. “Tek çeşit yemek ve Samiri’nin
buzağısı” başlıklı makale)
“Sudan (nehirden) içmek”: (bkz. “Talut ve Calut
kıssası ne anlatıyor” başlıklı makale).
“Aşağılık maymun olmak”: (bkz. “Aşağılık maymunlar olun” başlıklı
makale).
“Suyu sırayla eşitçe taksim etmek”: Hud kavmi ve Salih
kıssasında geçer. aralarında eşitçe taksim etmek (kısmetun beynehum)
Kabe’yi gelen nimetlere el konulmamasını, insanlar arasında eşitçe
bölüştürülmesini ifade eder. Buradan Allah’ın yeryüzündeki nimetlerinin kulları
arasında eşitçe bölüştürülmesi mesajı verilir. “Sudan herkes eşitçe
içmelidir!”.(Kamer; 28).
“99 koyuna 1 koyun”: Hz. Davud anlatılırken kullanılır. Nüzul
sırasında deveyi boğazlama kıssasının hemen arkasından anlatılır. Tema ve vurgu
yine aynıdır. Mekke’de 99/1 oranında derin eşitsizlik ve uçurum vardı. 1 ikili
sayıların en dibini, 99 en tavanını ifade eder. Aradaki eşitsizlik
bu oranlamayla ifade ediliyor. Bugün Wallstreet işgalcilerinin kullandığı “Biz
% 99, siz % 1’siniz” sloganının yılın sözü seçilmesinden de
anlaşılacağı gibi Kur’an’ın 99/1 kıyaslamasıyla verdiği çağlar üstü mesaj
yaşıyor. (bkz. “99 koyuna 1 koyun kıssası ne anlatıyor” başlıklı makale).
“Cinleri, şeytanları, dalgıçları, kuşları emrine vermek”: Hz.
Süleyman anlatılırken kullanılır. Cinler Babil’den gelen yabancı yapı ustaları,
şeytanlar kötü fikirli kimseler, dalgıçlar ve rüzgarlı gemiler Fenikeli
denizciler, kuşlar Hitit askerlerini ifade etmekteydi. Süleyman’ın ordusunda
bütün bunlar yer almaktaydı. Süleyman’ın amacı bölgeyi bir esenlik ve barış
yurduna (Darusselam) çevirmekti. Açlığın, susuzluğun, çaresizliğin, evsizliğin,
güvensizliğin kalmadığı adalete dayalı bir dünya düzeni kurma yolunda hayli
ilerlemişti. Tasvirler onu anlatmaktadır. Bugün hala onun yaşadığı şehir aynı isimle
anılır (Jeruselam/Kudüs).
“Karıncalarla konuşmak”: Karınca (Nemle) adlı yerleşim biriminden
geçerken onlarla konuşmak demektir. Nemle (Karınca) kasabası veya şehrinin
adıydı. Ve bu Belkıs’in ülkesinde bulunuyordu. Belkıs Sebe kraliçesi idi.
Dolayısıyla karıncalarla konuşmak Sebeliler ile konuşmak demektir. Nitekim Sebe
ülkesinin arması karınca idi. (Bugünkü örneğin arı, bozkurt, sarı kanarya, kara
kartal, şahin, doğan, arslan, kaplan, panter gibi!)
“Hüdhüd ile konuşmak”: Hz. Süleyman kıssasında geçer. Süleyman
Kuşlardan Hudhüd’ü arar, ‘o nerede onu göremiyorum’ der. Derken Hüdhüd Sebe
ülkesine gider ve oradan haberlerle getirir. Burada Kuşlar Hititler, Hüdhüd de
Hitit’den gelip Süleyman’ın ordusuna katılan subayın lakabıdır. (Neml;
20,22,27).
“Cinlerden bir İfrit”: Hz. Süleyman kıssasında geçer. Cinler,
Babil’den gelen yapı ustaları, cinlerden bir ifrid de onlardan birisinin
lakabıdır. İfrid olarak bilinen Babil’den gelen maharetli yapı ustalarından
birisi demektir. (Neml; 39).
“Cinlerden bir heyet”: Nusaybin’den gelen ve cinlere, perilere
inanan bir gurubun insanın Hz. Peygamber ile konuşup Kur’an dinlemesi ve bu
batıl inançlarından nasıl vazgeçtikleri anlatılırken geçer. Daha önce Mekke’de
görülmeyen, yabancı (ecnebi) bir heyet anlamındadır. (Cin; 1)
“Cinleri ve insanları ibadet için yaratmak:” “İns-u cinn”
tabiri aşağı-yukarı, ileri-geri, sabah-akşam, gündüz-gece gibi görünen (ins)
ve görünmeyen (cinn) anlamında bir deyimdir. Evrende gördüğümüz ve
görmediğimiz her şey kastedilir. İbadet de yapmak, ortaya çıkarmak, iş ve değer
üretmek demektir. “Gördüğünüz ve görmediğiniz her şeyi Allah’a (onun emri ve
yasaları doğrultusunda) yapsınlar, ortaya çıkarsınlar, iş ve değer üretsinler,
kendilerini ifade etsinler diye yarattık” denmek istenir. (Zariyat: 56)
“Ye’cüc ve Me’cüc”: Türkçe’deki herc-ü merc tabiri
gibi altüst oluşu, fesat ve kargaşa çıkaran toplulukları anlatır. Yeryüzünde mülk-i
la yebla ve şecere-i huld için yani yıkılmaz bir mülk
ve her şeyi kendine ait kılıp, toplama ve mülkiyetine geçirme için kan döküp
fesat çıkaran toplulukları ve ülkeleri ifade eder. Yağmaya, talana, çapula,
işgale girişen her topluluğun genel adıdır. (Kehf; 18/94)
“Dabbetu’l-arz”: Yeryüzünün kımıldanışı/hareketlenişi manasına
gelir. Yeryüzünün içindekileri (üzerinde olanları) haber vermesi manasında,
dile gelip konuşması (kelam etmesi) ve yağmaları, işgalleri, kan döküp fesat
çıkarmaları haber vermesini ifade eder. (Neml; 27/82-84). “Bastığın
yerleri toprak diyerek geçme tanı” mesajı verir. (Ayrıca bkz.
“Dabbetü’l-arz nedir, Ye’cüc ve Me’cüc kimdir” başlıklı makale)
“Gökten kulak hırsızlığı yapmak”: Kahinleri ve mecnunları
eleştirirken geçer. Onlar yol başlarına oturarak, yıldızlardan fal bakıp
geleceği okumakta ve gaibten haber vermekteydiler. “Böylesi ‘göğü dinleyip
kulak hırsızlığı yapanların’ üzerine ateş yağacak ve yaptıklarını ağır bir
bedelle ödeyecekler, cehennemi boylayacaklar” denmek istenirken kullanılır.
(Hicr; 18).
“Yerinden kalkmadan tahtı getirmek”:: Hz. Süleyman kıssasında
geçer. “Çok kısa sürede”, “En kısa zamanda”, “Göz açıp kapayıncaya
kadar” manasında bir deyimdir. Cinlerden bir ifrid’in ışık hızı ile
Belkis’ın tahtını getirmesini değil; Babil’den gelen İfrid lakaplı yapı
ustasının, çok kısa zamanda tahtın bir benzerini yapmasını ifa eder. (Neml;
39).
“Eline bir demet sap almak”: Hz. Eyyub anlatılırken kullanılır. Hz.
Eyyub’un karısına eline bir demet sap olarak vurmasını değil; birleşmek,
yekvücut olmak, demet gibi yan yana durmak anlamında bir deyimdir. Hz.
Peygamber’e ambargo yıllarında Eyyub sabrı ve direnişi örnek gösterilir ve
dağılmamaları, yılmamaları, sapların bir demet halinde bir arada durması gibi,
kendisine inananlarla birlikte öyle olmalarını ifade eder. Sözünüzden
(davanızdan) dönmeyin, demetlenmiş gibi durun, yekvücut olun denmek istenir.
(Sa’d, 44).
“Ayağını yere vurunca su gelmek”: Hz. Eyyub anlatılırken
kullanılır. Hz. Eyyub’e baskılar karşısında ayağını yere sağlam basmasını,
güçlü ve kararlı durmasını, davasından dönmemesini, eğer böyle yaparsa
güçlükleri aşıp zafere (suya) ulaşacağını ifade için kullanılır. Amborgo
yıllarında inen Sa’d suresinde geçer. Hz. Peygamber’in de o yıllarda öyle
olması gerektiğini, onlar üzerinden de bu durumda olan herkesin öyle olması
gerektiğini ifade için kullanılır. (Sa’d; 42).
“Beşikteyken ve yetişkinken insanlarla konuşmak”: Hz. İsa
anlatılırken kullanılır. “Beşikten mezara ilim öğreniniz” rivayetinden
de anlaşılacağı gibi, “tüm ömrü boyunca” manasında bir deyimdir. “İsa tüm
ömrünü yeryüzünde Allah’ın sesi (kelime) olmaya adayacak, bütün ömrünü bu
görevi yerine getirmek için harcayacak” denmek istenir. (Ayrıca İsa’nın ölüleri
diriltmesi, körü ve alacalıyı iyi etmesi, evlerde biriktirilenleri haber
vermesi, çamurdan bir kuş yapması deyimleri için bkz. “Ölü şehirlerin dirilişi”
başlıklı makale).
Görüldüğü gibi daha bunun gibi bir çok tabir ve deyim sıralanabilir. 25
kadarını aktardım. Bunda anlaşılmayacak garip bir şey yok. Konuştuğumuz
dillerde de böylesi kullanımlar çoktur. Bunların o günkü anlamı kaybolmuş,
artık kullanılmıyor olabilir. Ancak Kur’an’da geçtiğine göre, bir tabir ve
deyim kazısı çalışması yapıp güncellemek gerekmektedir.
Kur’an’a bir de bu gözle bakın, çok yakınınıza geldiğini görecek ve büyük zevk
alacaksınız.
R.
İhsan Eliaçık, 17 Ocak 2012
