27 Ekim 2024 Pazar

Cumhuriyet

 

                                    




Sevgili torunlarım Fatmanur ve Sabahattin Gencal’ın dilinden ve hepimizin gönlünden. (Sabahattin Gencal)

 


                       cumhuriyet


cumhuriyet hava gibi su gibi gerekli bize

 

cumhuriyet anne gibi baba gibi sevimli bize                                                                              

cumhuriyeti Atatürk kurdu yurdumuzda                                          özgür yaşayalım diye

 

cumhuriyeti dedem yazdı, bayramlarda                                                                                       gönülden okuyalım diye                             

 

 

Sabahattin GENCAL,  (Yuvacık-İzmit, 10. 10. 2003)

 

ChatGPT:

Bu dörtlük, Cumhuriyetin Türk toplumundaki yerini, önemini ve tarihi sürecini vurgulayan anlam dolu bir yapıdadır. Dörtlükte, Cumhuriyetin yalnızca bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bireylerin yaşamında vazgeçilmez bir değer olduğu ifade edilmektedir. Şimdi, dörtlüğü düz yazı biçiminde ayrıntılı olarak açıklayalım.

İlk Mısra: “Cumhuriyet hava gibi su gibi gerekli bize”

Bu mısrada, Cumhuriyetin yaşamın temel unsurlarıyla kıyaslandığı görülmektedir. "Hava gibi su gibi" ifadeleri, insanların varlığı için elzem olan şeyleri temsil eder. Şair, Cumhuriyetin bu kadar hayati bir öneme sahip olduğunu vurgulayarak, insanların özgür bir ortamda yaşamalarının gerekliliğini dile getirir. Bu benzetme, Cumhuriyetin sadece siyasi bir sistem değil, aynı zamanda bireylerin ruhsal ve sosyal yaşamlarında da bir gereklilik olduğunu ifade eder. Cumhuriyetin sağladığı özgürlük ve eşitlik, bireylerin yaşam standartlarını yükselten, insan onurunu koruyan bir yapı olarak tanıtılmaktadır.

İkinci Mısra: “Cumhuriyet anne gibi baba gibi sevimli bize”

Bu mısra, Cumhuriyetin ailevi bir sevgi ve şefkatle benzerlik taşıdığını ifade eder. "Anne gibi baba gibi" ifadeleri, Cumhuriyetin koruyucu, besleyici ve sevgi dolu bir yapıda olduğunu simgeler. Şair, Cumhuriyetin toplum için sevimli ve güven verici bir otorite olduğunu belirtirken, bireylerin Cumhuriyete olan bağlılıklarını da güçlendirir. Bu ifadelerle, Cumhuriyetin sağladığı barış ve huzurun, aile içindeki sıcaklık ve güven duygusuyla paralel olduğu vurgulanmaktadır. Bireyler, Cumhuriyetin kendilerini koruyan bir aile gibi hissetmelerini sağladığı için bu yapıya duyulan sevgi ve bağlılık artmaktadır.

Üçüncü Mısra: “Cumhuriyeti Atatürk kurdu yurdumuzda özgür yaşamak için”

Bu mısra, Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e yapılan bir vurgudur. Atatürk’ün Cumhuriyeti kurarkenki amacını açıkça ortaya koyar: "Özgür yaşamak." Şair, Atatürk'ün Türk milletine kazandırdığı bu yönetim biçiminin, bireylerin özgürlüklerini güvence altına almak için var olduğunu belirtir. Bu ifade, Cumhuriyetin tarihsel arka planını, Atatürk’ün vizyonunu ve Türk halkına olan inancını öne çıkarır. Atatürk, Cumhuriyet ile birlikte, halkın iradesinin ön planda olduğu, bireylerin düşünce ve ifade özgürlüğüne sahip olduğu bir toplum yaratmayı hedeflemiştir. Dolayısıyla, bu mısra, Cumhuriyetin temel amaçlarından birinin özgür bireyler yetiştirmek olduğunu açık bir şekilde ifade eder.

Dördüncü Mısra: “Cumhuriyeti dedem yazdı, bayramlarda gönülden okuyalım diye”

Bu mısra, Cumhuriyetin geçmişle olan bağlantısını vurgular. "Cumhuriyeti dedem yazdı" ifadesi, Cumhuriyetin tarihi sürecinin aile içinde hatırlanması ve onurlandırılması gerektiğini belirtir. Bu, Cumhuriyetin bireylerin hayatında bir miras olarak kabul edildiğini gösterir. Ayrıca, “bayramlarda gönülden okuyalım diye” ifadesi, Cumhuriyetin önemini kutlamak ve bu değerleri gelecek nesillere aktarmak için yapılan bir çağrıdır. Bayramlar, Cumhuriyetin kutlandığı özel günler olarak toplumsal hafızayı canlı tutma işlevi görmektedir. Şair, bu ifadeyle Cumhuriyetin tarihinin ve değerlerinin, toplumda yer edinmesi ve hatırlanması gerektiğine dikkat çeker.

Genel Anlam

Bu dörtlük, Cumhuriyetin Türk toplumu için ne denli önemli olduğunu ve bireylerin yaşamlarında nasıl bir yer kapladığını ortaya koymaktadır. Cumhuriyet, hayati bir ihtiyaç olarak tanımlanırken, aile içindeki sevgi ve güvenle paralel bir değer olarak görülmektedir. Atatürk’ün Cumhuriyeti kurarak sağladığı özgürlük, bireylerin düşünce ve yaşam biçimlerini etkilemiş, toplumda güçlü bir dayanışma ruhu oluşturmuştur.

Dörtlüğün genel teması, Cumhuriyetin sadece bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bireylerin özgürlüğü, mutluluğu ve güvenliği için bir yaşam tarzı olduğudur. Şair, Cumhuriyetin tarihsel önemini ve gelecekteki nesillere aktarılması gereken değerlerini vurgularken, bu mirası yaşatmanın önemini dile getirmektedir. Böylece, Cumhuriyet, Türk milletinin ortak kimliğini ve değerlerini temsil eden bir simge haline gelir. Bu dörtlük, Cumhuriyetin yalnızca geçmişte kalmadığını, aynı zamanda bugün ve gelecekte de toplum için bir rehber olacağını ifade eder.

ChatGPT

18 Ekim 2024 Cuma

Geleceğe Umutla Bakıyoruz

 


Bugün 2024’ün Ekim ayının 17’si. Günlerden Perşembe. Allah’a şükür Çekmeköy’de bir kafede, dört aylık bir aradan sonra toplandık yine.

Şükür ediyoruz çünkü sağlığımız yerinde.

Şükür ediyoruz çünkü FİKİR MASASI tekrar kurulmuş oldu.

Şükür ediyoruz toplumumuzun bunca moral bozukluğuna rağmen GÖNÜL GÜCÜMÜZ YÜKSEK.

Şükür ediyoruz çünkü GELECEĞE UMUTLA BAKABİLİYORUZ.

Şükürden aciz olmama dileğiyle işte FİKİR MASASININ ÇEVRESİNDEKİLER...

(Tanımayanlar için takdim ediyorum: (Soldan sağa) (Bendeniz)Sabahattin GENCAL (Sesini duyuramayan eğitimci), Ahmet MERAL (Kısa Dünya Tarihi yazarı, toplumun dertlerini dert edinen eğitimci), Erdoğan TEKE (Yarım Kalan Mutluluklar adlı romanın yazarı), Hüseyin YILDIZ (Elinden kitap, kalem ve defter düşmeyen adam)

*

Bugünkü başlangıcımız iyi oldu. Bir kere tam zamanında yani 14.30’da toplantı başladı.

İki, Ahmet Bey’in getirdiği bir torba tuzlu fıstığı atıştırmamız anlamlı oldu. Bildiğiniz gibi, fıstık, birçok yararları yanında “Kavrama ve öğrenme yeteneği gibi beyin fonksiyonlarını etkili kılar.”  Ahmet Bey ne mesaj vermiş oldu? Sadece bize mi? “Kızım sana diyorum, gelinim sen işit” örneği bütün okuyuculara ve yetkililere kavrama ve öğrenme yeteneğinin beslenme ile yakından ilgili olduğunu hatırlatmış olabilir mi? Hatırlatsa da yetkililerimiz bu laflara kulak asmaz, üstelik fıstığın zararlarından söz edebilirler.

Üç, Erdoğan Bey, börek ikram etti. Peki, ne mesaj vermiş olabilir? Ah o eski günler. Fakirdik ama baklava börek yiyebilirdik...

Dört, Hüseyin Yıldız Bey yanındaki Kur’an mealini açtı. Bir ayet açıklamasında yazarın tutarsızlığına vurgu yaptı. Ahmet Bey ayetin önceki ve sonraki açıklamalarına göre tefsir etmeliydi, dedi. Bendeniz de, bir âlimden duyduğumu naklettim. Kur’an-ı Kerim’in bütünündeki ilkelere bakmak gerekir. Sözü edilen kitaptan çok, günümüzde kendilerini bir şey zannedenlerin toplumu zehirlemelerinden söz ettik.

Bu arada ilâhiyatçıların ve teologların büyük vebal taşıdıklarından da kısaca söz ettik. Taa Emevilerden bugüne hocaların, şeyhlerin sırf yöneticilere destek olmak için halkı uyuşturdukları üzerinden teğet geçtik.

Beş, arkadaşların mesajlarını aldığınızı umarım. Peki, bu arada bana ne düşüyordu? FISTIK GİBİ BİR YAZI YAZMAK değil mi?

Aaaa, “fıstık gibi yazı”  deyimini ben uydurdum sanıyordum, meğer Üsküdar’da sabah oldu. Günaydın, dedi bana sözlük:

Fıstık gibi: 1. besili ve canlı, dolgun. 2.mec. çok güzel. "Fıstık gibi yazısı var.

Burada el yazısından söz ediliyor galiba ama karıştırmayalım ve toplantımıza dönelim:

Toplantıdan ayrılırken, sordum arkadaşlara ne yazayım, diye. Bir şeyler yaz, şen yazarsın, dediler. Kahveci’nin deyişleri aklıma geldi “Bizim yazarlar uydurmasyon, atmasyon, kaydırmasyon... yapıyorlar.” Bunu hatırlatınca estağfurullah, dediler. Demeseylermiş uydurmasyon yapabilir miydin. Mümkün değil yapamazdım. Öyle ...masyonla işim olsaydı, oo ooh!

Neyse ne konuştuğumuzun ana başlıklarını yazıvereyim de...

TOPLUMLARI YIKAN RÜŞVETİ konuştuk hem de üzülerek. Otuz sene önce daire almıştık müteahhitten. Kat mülkiyeti tapusu olmaksızın. O semte böyle bir tapu yokmuş. Meğer en üst kattaki üç daire kaçakmış. Evlerin miatlarının dolma aşamasında öğrendik ki toprak hisselerinde de farklılıklar varmış. Yani ne oluyor? Otuz küsur sene önce belediye görevlilerinin ya da bilmediğimiz ellerin aldığı rüşvetin ceremesi biz safların/akılsızların üzerine yükleniyor öyle ya. Peki, desek ki KURUMLARDA DEVAMLILIK ESASTIR. BU ZARARI BELEDİYE KARŞILAMALIDIR. Ne derler? “Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye.” Hayır, öyle demezler Çünkü kılıfına uydurmuşlardır. Yani kanunları istedikleri gibi evirip çevirmişler, defalarca değiştirmişler.

Bu arada bendeniz söze girip, Hukuk Fakültesinde okuyan birçokları dahil kanunlarla hukukun aynı olduğunu sanmaktadır. Hukuk ayrı bir şey hukuka uymak ayrı bir şey. Başka yerlerde oluyor mu bilmiyorum; bizde kanunları torbaya veya çuvala koyup öyle oyluyorlar. Zehirlerin altın tabakta sunulduğu gibi. Çuvaldaki iyi kanunların yüzü suyu hürmetine... Haa, bugünlerde de öyle kanun yapma teşebbüsleri oldu ki? Onu da anlatmayalım; sanki bilmiyormuşsunuz gibi.

Ahmet Bey kardeşimiz, “En kötü kanun kanunsuzluk iyidir.”dedi. Tabii o zaman “orman kanunları olur. Yani kuvvetli olanın zayıfları yemesi gibi. Biz de böyle şeyler olmaz, olamaz(?)

Tahminlerim çıkar benim. Tahmin ediyorum ki aklınıza Tevfik Fikret’in şiiri gelmiştir:

 

DOKSAN-BEŞE DOĞRU

 

Bir devr-i şe’âmet: Yine çiğnendi yeminler;

çiğnendi, yazık, milletin ümmîd-i bülendi.

Kânun diye, topraklara sürtüldü cebinler;

kânun diye, kânun diye, kânun tepelendi...

Bîhûde figanlar yine, bihûde enînler!

Tevfik Fikret

( 1867 - 1915 )

*

DOKSAN BEŞE DOĞRU

Bir uğursuz dönem gene:

Gene çiğnendi nice andlar;

Çiğnendi, yazık, ulusun yüce umudu!

Yasa diye topraklara sürtüldü alınlar;

Yasa diye, yasa diye, yasalar tepelendi...

Boş yere çığrı çığlık, boşuna bu inilti!

Tevfik Fikret

( 1867 - 1915 )

Ben de arkadaşlar da yani BİZ DE Tevfik Fikret’in düşüncesinde değiliz:

Çığlıklarımız, iniltilerimiz boşuna değil.

...

Eee, çözümün nedir, diye sormayacak mısınız?

Hatırla sevgili okuyucu 2010’larda kötü gidişi gören bendeniz Hukuk, Eğitim, Ekonomi, Yönetim sorunlarını aynı zamanda öncelikli olan sorun kabul ederek her birinin baş harflerini alarak HEEY Masasını /GENCAL MASASINI kurmuştum. Birkaç yerde de sessiz çığlıklar atmıştım. HEEY! HEEY! Demem gerektiğini şimdi evden dışarıya zor çıkınca anladım. Masa’da ayak mayak bırakmadılar.

Peki, şimdi ne öneriyor hocamız?

Toplantının ta başında önermiştim. Okuyucularım için de tekrar yazıyorum:

Bir arı tek başına bal yapabilir mi? Elbette ki yapamaz. Bu arı başka bir kovana girebilir mi? Olur mu canım. Arılar yalaka olamaz. O halde? Böyle tek kalmış arılar bir kovanda toplanacağız. Parti kuracağımız anlamı çıkmasın bu sözümüzden. BİZ olacağız. Bu konuyu işlerken Fatiha’nın sonunda BİZ diye dua etmemizi dile getirince sağ olsun Ahmet Bey okudu. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’den bu konuyla ilgili ayetleri okudu.

Güzel ama bu fakir birlik kuramıyor ki. Bir SAGEN Yazalar Birliği kuralım dedik. Yine yüzümüze gözümüze bulaştırdık. Kimsenin umurunda bile değiliz. Uzak dağın harmanı büyük görülürmüş değil mi?

Az daha unutuyorduk. Uzak dağlardan da Nobellerden de söz ettik. Üç Nobel alanımız oldu. Tebrik ederiz. Tabii bu Nobel verme işleri de biraz karışık.

Nedense ele aldığımız konular hep karışık çıkıyor. Büyük oğlumun deyişiyle: “karuşuk kuruşuk”

Çetin Altan’ın deyişiyle bitirelim: Enseyi karartmayın. Allah izin ederse on beş gün sonraki toplantımızı bekleyin.

Sabahattin Gencal, Çekmeköy-İstanbul, 18. 10. 2024

Not:

“Türk’ün aklı sonradan gelir.” diye bir garip ama birazcık da gerçek bir atasözümüz var. Benim de aklım sonradan geliyor. Ahmet Bey; “Toplantılarımız için Üsküdar’a kadar uzansak...” dedi. Ben de “inşallah” dedim.

Arkadaşlarımın hepsine teşekkür ediyorum. Ben hastayım diye toplantıları evime birkaç yüz metre yakın olan bir kafede yapıyoruz. Bazen de beni evden alıyorlar. Örneğin bugün Hüseyin Bey yarı yoldan aldı beni. Hepsine teşekkürler.

Hamd olsun iyiyim. İnşallah yakında Üsküdar’da da olacağım. İnşallah, Allah ömür verirse bütün Türkiye’de olacağım.

Devletin 8 yıl yatılı okuttuğu, bir yılda ücretli izinli saydığı biri olarak, 35 yıl öğretmenlik yapmam yetmez. Son nefesime kadar “İyi insan iyi yurttaş”lık görevimi yapmağa çalışacağım. Yazıyla olamazsa bile tutum, tavır ve davranışlarımla inşallah örnek olmaya çalışacağım.

Sabahattin Gencal, 18. 10. 2024

 

 

11 Ekim 2024 Cuma

Buluşmak Güzeldir

 

Sabahattin Gencal-Mustafa Kâmil Server
Çekmeköy-11. 10. 2024


Bir meslektaşımızla buluşursak neşeleniriz. Bir aydınla buluşursak olgunlaşırız. Bir öğrencimizle buluşursak gençleşiriz. Peki, ya bütün bu saydıklarımızla buluşursak?

Değerli meslektaşım Kur’an- Kerim ve Arapça Öğretmeni, Hadis konusu üzerinde özel olarak duran öğrencim Mustafa Kâmil Server Beyle buluştuk. Anlayacağımız neşelendik, yararlandık ve de gençleştik. Bu işler bu kadar kolay mı? Aslında kolay ama bizim toplum nedense her şeyi zorlaştırıyor.

Daha 7-8 öncesine kadar öğrencilerimizi az çok hatırlardım. Ama şimdilerde hafızam zayıfladı. Onun için Mustafa Kâmil Bey’i, Samsun İmamhatip okulundaki öğrenci haliyle hatırlayamadım. Ancak o, derslerine girmediğim halde beni hatırlıyor. “Daha yumuşak, daha cana yakındınız” diyor. Allah’a hamd olsun, halen de öyle olmaya çalışıyorum. İbni Abbas (ra)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav) Abdülkaysoğullarından Eşecc’e: “Sende Allah’ın sevdiği iki özellik vardır: Yumuşak huyluluk ve ihtiyatkârlık” buyurdu. (Müslim, Îmân 25, 26. Tirmizî, Birr 66) Yumuşak huylular çoğu kez istismar edilmiştir ama beni istismar edenler pek olmamıştır.



1994- 1995 öğretim yılında, Pendik’te bir özel okulda çalışırken bir vesileyle görüştük kendisiyle. Yani 30 yıl kadar önce görüşmüştük Mustafa Kâmil Beyle.

Kâmil Bey’, o güzelim sakallarını hayalen kesersek tam otuz yıl öncesi gibi olur. Tek kelimeyle Maşallah.

Hal hatır sorduktan sonra önce ben geçmişi özetledim; sonra da o. Bu anlatış sırasında arka planda sadece mekânları değil insanları da gördük. Kimilerini rahmetle andık. Sağ olanlara da sağlık ve hayırlı uzun ömürler diledik. Yani sadece bir kişiyle görüşmüş olmadık. 54 sene öncesine gittik. Bu arada helalleşme üzerinde durduk.

Bu anda gördüğün, görüştüğün bir kimseyle birkaç dakika sonra görüşebilme garantisi var mı? Elbette ki yok. Onun için daima yumuşak olmalı ve her konuda ihtiyatlı (tetbirli, ölçülü, özenli) olmalı. Bütün bu çabalara rağmen hak geçebilir yine de onun için helalleşmeli.

Mustafa Kamil Bey, bütün öğrencileriyle, öğretmenleriyle helâlleştiğini söyledi. Şahsen çok memnun oldum. Bu anda yine aynı okuldan başka bir öğrencimi hatırladım. O da aynı özeni ve titizliği fazlasıyla gösterenlerdendi. Kulağını çınlattığımız öğrencimize de telefon açtık... Biraz sonra da, görüşmek umuduyla vedalaştık.



Özetle bugün hava güzeldi; ama benim havam daha da güzeldi. Ufak tefek rahatsızlıklarımı unuttum. Mustafa Beyle, oğlumun çektiği fotoğraflarımızda da bu durum görülebilir. Oğlum, başka fotoğraflar da çekti. Yolda camii hocamızı gördük. Onunla da fotoğraf çektik. Tabii, ondan yayımlama izni almadığımız için o fotoğraflarımızı yayımlamıyoruz. 



Ben böyle değildim, fazla fotoğraf yayınlamazdım. Bu yaşlılık fotoğraflarımı yayınlamak da ne oluyor anlamadım. Demek insan bazen kendi yaptıklarının nedenlerini de anlamayabiliyor. Onun için birbirlerimizle görüşmeyi ihmal etmemeli ki beyin daima canlı ve dinamik kalsın. Bu söylediklerim kitabı değil; bizzat yaşıyorum. Bugün de yaşadığım gibi.

O gençlik günlerini görüşürken bir başka oldum. Hani her şeyi unutan Sabahattin. Hatırlamak bir yana bir belgesel filim izlemiş gibi oldum.

Belgesel filmleri izlemenizi öneririm ama daha çok eğitimle ilgili olanları izlerseniz daha çok kazançlı çıkabilirsiniz.

Günlerimizin birbirlerinden daha iyi geçmesi dileğiyle.

 

Sabahattin Gencal,

Çekmeköy-İstanbul, 11. 10. 2024

 


 

 

 

10 Ekim 2024 Perşembe

Yüzdeki Çizgiler

 

YÜZDEKİ 

ÇİZGİLER

            Erdoğan Teke Bey ile 10. 10. 2024 tarihinde Çekmeköy’de bir pastanede toplanmamıza ait öyle bir şey oldu ki TESADÜF mü desem TEVAFUK mu desem, ne desem bilemiyorum. Öyle bir durum oldu ki milyarda bir ihtimalle şimdiye dek olmamıştır, belki de olmayacaktır da. Bu olağanüstü durumu benim anlatmam uygun olmaz. Onun için Erdoğan Teke Beyin yorumunu okuyunuz lütfen.

OKUMAK

Okumak, dediğin ilk insandan, hatta ilk canlıdan beri var. Canlı derken bitkileri de kast ediyoruz. Yani anlayacağımız okumak demek sadece düz metin okumak değildir.

Canlıların okuma ve anlama, anladıklarını uygulama kapasiteleri konusu bize ağır gelir. Biz sadece insanların düz metinler dışındaki okumalarından söz edelim:

Ah, Bursa Eğitim Enstitüsündeyken rahmetli hocamız Prof. Dr. Ferruh Sanır Bey sağ olacaktı da bu konuda yine bilgilendirseydi bizleri.

Uludağ eteklerinden zirveye doğru yola çıkardık. Teorik bilgi vermeden uygulamalı bilgileri hazmettirirdi bizlere.

Bir kere yol boyunca taşları ve toprak katmanlarını okuyarak jeolojik bilgi edinirdik.

Bulutlara bakar iklim hakkında, ovaya bakar tarım ve ekonomi hakkında fikir sahibi olurduk.

Bu arada ceketini çıkarır ve otururdu; çok az ve öz yerdi böylece sağlık bilgisi de verirdi.

Dershanede de herhangi bir fiziki haritaya baksak tarım ve sanayi hakkında fikir üretebilirdik.

Ah hocam ah! Bizler sizlerin yerini dolduramadık. Değil bir üniversite öğrencisinin bu konuda bakanlarımızın bile okuma yazması yok.

Övünmek gibi olmasın ben aynı zamanda, CIA tarafından kapattırılan köy enstitülerinin mirası üzerinde kurulan ilköğretmen okulu mezunuyum.

Okulda genel psikoloji gördük. Bu arada gençlik psikolojisi, eğitim psikolojisi konularını da gördük. Bu derslerde tipoloji bahsi üzerinde durduk ki her öğretmenin çocukları ve velilerini tanımaları için bu gerekliydi.

Yedeksubay Okulunda tipoloji gördük ama artık bu sonuçlara çok güvenemeyeceğimizi de gördük.

TODAİE’de örgüt psikolojisi ve toplum psikoloji de gördük.

Hukuk Fakültesinde Adli tıp konularını gördük.

Bütün bunlara rağmen insanı ve doğayı tam olarak okuyamadım. Bu son günlerimde de tuttum İSMEK kurslarından Beden Dili Kursuna girdim.

Genelde, çokları da bu konuda benim gibi başarısız oldular. Neden mi? Çünkü incelemek durumunda olduğunuz kişiler bu işin piri olmuşlardır. Okuyucuları yanıltmak için bin bir jest ve mimik gösterisi yapabilirler.

Bu gösterileri siyasetçilerde görüyoruz.

Aslında her yerde görebiliriz. Bir defasında genç bir tüccar sorsan hal ve hatırımı soruyor. Güzel diller döküyor ama bir eli cebinde, bir eli de nerdeyse omuzumda olacak.

Bilen bilir ben hiçbir zaman elimi cebime koymam ama kibirliye karşı olunca ben de elimi cebime koydum. Bana ha!

(Zerrece kibirli olan cennete gidemez mealinde bir hadis olduğunu da hatırlatırım.)

Beden dili kursunda siyasi parti başkanlarının fotoğrafları okutturuldu bize. Nedense onları okumak pek zor olmuyor; kendilerini üstün gösterme çabaları, başkalarını küçümsemeleri onların içyüzlerini nasıl da gösteriyor. Verdikleri birbirlerinden tutarsız nutukları dinlemeye hiç gerek yok.

Bayram değil seyran değil hocamız bu konuyu neden yazdı, diye düşünenler olabilir mi? Olabilir. İşte onlar için yazıyorum.

Dün bir gazetede bir yazı dikkatimi çekti. İhtimal sizin de dikkatinizi çeker veya çekebilir:

“Beden dili uzmanı açıkladı: Psikopatları ele veren o işaret nedir? İnsanların, duygu durumlarına göre yüz kasları aracılığıyla sergilediği 10 bine yakın kas kombinasyonu vardır. Mikro ifade uzmanı Annie Sarnblad, bunların tamamını okuyabiliyor ve bir kişinin büyük ölçüde psikopat olabileceğini gösteren özel bir işaret olduğunu söylüyor.”

Anladık değil mi? Yüz kaslarında 10 bine yakın kas kompinasyonu varmış. Peki, konuşmalarda kaç kelime kullanıyoruz? İleride zihinlerin de okunabileceğinin habercisi mi bunlar?

İki yaşlı delikanlının anlatılacağını sandığımız bu yazıya neden böyle bir konu sıkıştırıldı diyenlere cevabımızdır.

Bu iki delikanlı yani ben ve değerli arkadaşım Erdoğan Teke Bey her an kendi rekorlarımızı kırarak ilerliyoruz.

Evet, tanıştığımız günden beri böyle haftada bir, ya da üçlü ve dörtlü olduğu zamanlar her on beş günde bir toplandık. Hiç aksatmadık.

Kahvede okey oynayanlar da toplanıyor, demeye kalkmayın. Biz zamanı kısır siyasi çekiştirmelerle, futbol ya da magazin dedikodularıyla harcamadık.

Evet, geniş anlamında siyasetle ilgilendik, ilgileneceğiz de. Sporun gelişmesine de katkı sağlamaya hazırız. Magazin haberlerinin gençlerimizi olumsuz etkilediğini de söyleriz, söyleyeceğiz. Kısaca belki doğru belki yanlış ama iyi niyetle devlet ve toplum meseleleri üzerinde durduk.

Tabii bazen de oyalandık. Şimdi ise bir oyun oynayacağız.

BU OYUN BAŞKA BİR OYUN

Erdoğan Bey, her oyuna girmez; karizmayı çizdirmez ama konu eğitim olunca hele ona  Antoine Lavoisier’i anlatınca ( https://keremel.net/idam-kimyaci-antoine-laurent-lavoisier-kimdir/, https://tr.wikipedia.org/wiki/Antoine_Lavoisier,  https://www.wikitarih.com/kimya-bilim-adamlari-antoine-lavoisier/,

https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/cagdas-kimyanin-kurucusu-antoine-lavoisier-biyografisi-idami-ve-anekdotlar) benimle beraber denek olmayı kabul etti.

Evet, şimdi bir cümle söyleyeceğiz ve hemen peşinden bir portre resim çekeceğiz. Bir cümle bir resim... Ve siz de okumaya çalışacaksınız. Tabii boyunuzun ölçüsünü alacaksınız demem yakışmaz.

En azından, “Bu iki delikanlı böylesi bir oyun oynadı, demek ki iyidirler.” diyeceksiniz. Bir de şunu unutmayınız biz “poker face” rolünü oynayabiliriz ki bunu yayımladığımız fotoğraflarda da göreceksiniz onun için siz bizim gibilere değil de yine yayımladığımız videoya dikkat kesilin. Bu arada Erdoğan Bey, sağ olsun çok mütevazı olmamamı söyledi bana. Bu iltifatı çoklarından duydum ama ... Neyse konuya dönüyoruz,

Ne demiştik fotoğraflarımızın yayımlanması bile iyidir.

Bunu nereden mi biliyorum?

Çok değerli asker arkadaşım, bir keresinde şöyle dedi:

Yazı yazdığına göre demek ki hocam iyidir.

Değerli arkadaşlarım, ortalığın toz duman olduğu bu zamanda içimiz buruk da olsa keyfimize diyecek yok. İnşallah siz de iyisiniz. Hep yakınıp durmayalım. Bir çare bulmak için çarşıyı ve pazarı okumak için, öğrencileri ve öğretmenleri okumak için çabalayalım. Televizyona çıkanları okumaya gerek yok. Onlar okunmamak için gereken tedbirleri almışlardır.

Nasıl bitirelim? OKU OKU YAZ, YAZ YAZ OKU desek mi ya da...

Ne yazsan boş, ne desen boş...

Sabahattin Gencal,

Çekmeköy-İstanbul, 10. 10. 2024





















 

 

9 Ekim 2024 Çarşamba

Amacımızı Gerçekleştirelim




Ben de bu dünyadan geçmekte olan bir yolcuyum senin gibi, onun gibi.

Ben de dünyadaki âlemleri keşfetme uğraşındayım senin gibi onun gibi.

Keşfedilenleri, o da saklasa, sen de saklasan ben saklamamalıyım.

Aslın da sen de saklamamalısın, o da saklamamalı bilgileri.

Saklanan bilgi çürür. Çürüyen bilgi çürütür.

Çürümeye yüz tutan dünyadan geçerken birkaç sözüm olacak.

Bunları sen benimseyip yayarsan onun da kulağı açılacak. Peşi sıra gözler de gönüller de...

Ben dünyaya açtım gözlerimi.

Sonra uyku/rüyâ dünyasını da keşfettim. Derken,

Yeraltı dünyası / Mafya dünyası gündemi kapladı;

Eğlence dünyası da eksik olmadı.

Trafik dünyası,

Sanal dünyası

Karmaşa dünyası ve de;

Bilmem ne dünyası...

Her bir dünyanın ayrı ayrı odaları var.

Örneğin adına dünya denilen âlemin bir geçim odası var, bir de patronların şu odası, bu odası.

Bir siyaset odası var, bir de siyaseti dizayn edenlerin dünyası.

Her âlemde bin bir oda var ki hepsi perişan.

Bu âlemler bize emanetti. Bu âlemleri düzeltmek görevdi.

Bir ayağım dünya âlemindeyken diğer ayağımı pergelin ucu gibi döndürmeliyim diğer âlemlere. Hz. Mevlana gibi hem gel, demeliyim; hem “Hamdım Piştim Yandım” diyebilmeliyim.

Hamız hepimiz; ben sen, o hamız

Pişmeli miyiz desem, olgunlaşmalı mıyız desem? Yoksa;

“Ey Türk! Titre ve kendine dön!.” mü desem.

Kendine dön, ona dön ve bana dön ve;

Can kulağı ile dinle:

Ben, benim bilgim dışında yolcu olarak geldim bu dünyaya. Yine bilgim dışında terk-i diyar edeceğiz.

Ahiret yurdu ebedi yurdumuz, amenna. Ama terk-i diyar etmek yani iz bırakmadan gitmek, silinmek ağırıma gidiyor.

Şunu bil ki sen de benim gibisin, o da benim gibi. Gel etme eyleme;

Parça parça olmuş âlemlerden hangisinde veya hangilerinde isen o mağaranda çık! Çık da yaratılış gayene uygun davranış sergile. 

Şeyh Gâlib (ö.1214/1799)’in şu beytini kafana sokmakla kalma kendini bilme erdemine eriş.

 

“Hoşca bak zâtına kim zübde-i âlemsinsen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan Âdemsin sen”

Tabii, kendin için istediğini onun için de benim için de iste.

Hiçbir şey için vakit henüz geçmedi; ama geçmek üzere olduğunu da unutma. Bu da geçer, gibi  sözler bağlamasın dilini, kalemini; ayağını.

Ben de bu dünyadan geçmekte olan bir yolcuyum senin gibi, onun gibi.

Ne sen benim peşime takıl, ne ben senin peşine ya da onun peşine takılayım.

Ben, sen ve o! gelin BİZ OLALIM ve dünyaya geliş amacımızı gerçekleştirelim.

 

Sabahattin GENCAL,

Çekmeköy-İstanbul, 09. 10. 2024,

 

 


Paylaşmak güzeldir.