26 Eylül 2024 Perşembe

“Eğer Satılsaydı Ömür Satın Alırdım”

 

Ahmet Gencal- Sabahattin Gencal- Erdoğan Teke
Çekmeköy, 26. 09. 2024


“EĞER SATILSAYDI ÖMÜR SATIN ALIRDIM”

Bazı deyişler kelimelerle anlatılamaz. Örneğin bizim yörelerde (Doğu Karadeniz Bölgesi yörelerinde) bazılarının; “ey gidi veya hey gidi!” deyişleri... Olumlu veya olumsuz duyguların bin bir çeşidi / tonu sığabilir bu ifadelere. Böylesi söyleyişler öyle beden diliyle pekişir ki...  Yaz yazabilirsen. Ben yazamıyorum, arkadaşım Erdoğan Bey de yazamıyor. Hissediyoruz, boğulurcasına, gözyaşlarımız aka aka hissediyoruz ama?

Bugün yıllardan 2024, aylardan Eylül, günlerden Perşembe yani Eylülün 26. günü Perşembe. Böyle uzun mu yazılır bu. Ne yapalım,  duygulanınca böyle oluyor işte. Oysa...

Mehmet Mutluoğlu’ndan söz ettim Erdoğan Bey’e, Mehmet Bey, ikimizin de facebook arkadaşı. Eğitimci yazar.

Daha yeni arkadaş olduk. Mehmet Bey, benim eski paylaşımlarıma da baktı. Ve 16 Mart Öğretmenler Gününde yayınladığım Öğretmen Marşının     https://youtu.be/sBiKQZVk9oM altında yorum yaptı. Tabii biz de yanıtladık. Bu yazıları okudum Erdoğan Beye:

Mehmet Mutluoğlu: -Hey gidi eski günler Geçti daha gelmezler.

Sabahattin Gencal: -Merhaba Mehmet Bey, öyle duygulu yazdın ki okumakla kalmadım sanki konuşmanı duydum. Sadece senin mi? Bizim oralardakilerin böylesi deyişlerini de... Bu gidişle gelmeyecekmiş gibi görünüyor o günler ama gidişi değiştirme çabası içine girersek? Hayırlı günler dileğiyle selâm ve sevgiler...

Mehmet Mutluoğlu: -Ah o güneşler, o heyecanlar, o okuma tutkusu, o bilim tutkusu ve o geleceği hazırlama azmi-heyecanı. Yüreğim 50 sene öncesiyle titredi.

Sabahattin Gencal: - Ah! Değerli hocam ne yaptın sen? Beni de peşinden sürükledin yarım asır öncesine. Ağlattın beni. Ağlamanın bana yasak olduğunu bilmiyordun her halde. "Ağlamak yok gülmek var." Yarınlarda, bizler göremezsek de mutluluğu sağlamak için çalışmak var. Yüreği titreyen kardeşim bilesiniz ki bende de kalp ritim bozukluğu var. Buna rağmen son nefesimize kadar elimizden geldiği kadar çabalayacağız. Hayırlı günler dileğiyle selâm ve sevgiler...

Erdoğan Bey de hüzünlendi. O da benim gibi “Ey gidi günler!” demeye başladı. Biz de Mehmet Bey gibi 50 yıl öncesine gidiverdik.

Sabahattin Gencal- Erdoğan Teke
Çekmeköy, 26. 09. 2024


Sonra beraberce düşündük. Sadece biz yaşlılar mı geçmişe özlem duyuyoruz? Yoksa? Maalesef birçok genç de geçmişe özlem duyuyor. Üstelik teknoloji bu kadar ilerlemişken...

Erdoğan Bey, o kadar olur, o kadar olacak diyerek siyasi konulara girdik biraz. Daha önce de yazmıştım. Arkadaşım siyasi konulara pek girmez. Lafın gelişiyle siyasi konulara girmişse özür dileyerek çıkar. Ama bugün nedense, o kadar olur, dedi. Kısa kısa analizler yaptık. 2007’ye, hatta 2010’a kadar yani Kemal Derviş’in programının uygulandığı yıllar doğrusu fena geçmedi. Ama ondan sonraki yılları ne sen sor, ne ben söyleyeyim...

“Burada bir şey yoksa da yine bir şey vardır.” Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_Orta_Do%C4%9Fu hâlâ devam ediyor mu acaba?

Ortadoğu bataklığına girmeden bu konudan çıktık. Erdoğan Bey, “Leyleğin ömrü lak lakla geçer.” dedi, ben de “laga lugalar”ın laf olsun diye söylenmiş, bir değeri olmayan sözler olduğunu söyledim. Ayrıca kendimizi de kandırdığımızı ekledim. Ve “Ey gidi!” diye diye geçmiş anılarımızı sanki tekrar tekrar yaşadık.

Bu arada şunu da söyleyeyim: Çocuklar bana ölümden söz etme, diyorlar. Doğrudur belki. Ölüm iyi çağrışımlar yaratmaz. Hüzünlü bulutlar kaplar havayı. Ama şu var ki; Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor; "Ağızların tadını kaçıran ölümü, çokça hatırlayın." (Hadis-i Şerif Tirmizi 2307.)

Ölüm, en büyük nasihattir. / Ölüm, en etkili derstir./ Ölüm, en tesirli vaizdir./ Ölüm, en güzel terhistir. /  Ölüm, en değerli mesajdır.

Ölüm hatırlansaydı toplumumuz böyle mi olurdu?

Eyy gidiyle başlayan toplantımız ölüm temasıyla devam etti bir müddet.

Toplantımız sona yaklaşıyordu ki oğlum Ahmet katıldı bize. Sanki gençlik ve heyecan katılmıştı, sanki umut katılmıştı,  Bu umutla yarınlarda vatanımızın ve milletimizin kalkınacağını ve refaha kavuşacağını düşünmeye, daha doğrusu öyle umut etmeye başladık.

 

Erdoğan Bey, oğlum Ahmet’e; “Bir gün gelirsin buraya, eyy gidi günler, dersin. Babamla Erdoğan amca burada otururlar ve tatlı tatlı sohbet ederlerdi, dersin.” dedi. Ahmet de; o belli olmaz. Bakarsınız siz öyle diyorsunuzdur.

Erdoğan Bey, “Yönetime kim gelirse gelsin, en az on beş yılda işleri düzeltebilir, rayına oturtabilir.” dedi. İnşallah o günleri görebiliriz, dileklerinde bulunurken Erdoğan Bey, daha önce de yazmıştım, diyerek; “Eğer satılsaydı ömür satın alırdım.” dedi.  Ahmet, bu sözün üzerine adeta atladı. Yazının başlığı bu olsun, dedi. Biraz önce “Heyy Gidi Günler!” başlığını koymuştuk. Ahmet, bu söz “Heyy Gidi Günler!”e on basar, dedi. Tabii bizler de kabul ettik.

Pastaneden çıktık. Yolda yürürken de sohbetimizi devam ettirdik.

Eve gelir gelmez Ahmet kahvesini alıp balkona çıktı. O balkon ki Ahmet’in ikinci çalışma odası sanki. Koltuğuna oturur oturmaz ilham gelmeye başlar... Bu kez de öyle oldu. Çok geçmedi yanıma geldi ve şiirini –maille bana attığını söyledi. –e maili açtım. Lütfen sesli okur musunuz? dedi:

Eğer Satılsaydı Ömür Alırdım

 

Eğer satılsaydı ömür alırdım

Her güne şükür ve umutla başlar

Keşkelerimi yırtıp atardım…

 

Eğer satılsaydı ömür alırdım

Yapılacaklar listesini yırtıp atar

Her anımı doyasıya yaşardım…

 

Eğer satılsaydı ömür alırdım

Beni üzenleri dinlemezdim hiç

İçimdeki benle arkadaş olurdum…

 

Eğer satılsaydı ömür alırdım

Hiç ölmeyecekmiş gibi güler

Yarın ölecekmiş gibi ağlardım…

 

         Eğer satılsaydı ömür alırdım

         Sonra cehennemi de alırdım

         Sana kocaman cennet bırakırdım…

 

Ahmet GENCAL

26.09.2024

https://www.youtube.com/watch?v=RXy_lvgYjSw


Şiir çok güzel, güzel olmaktan öte anlamlı. Dahası da var: Rudyard Kipling’in EĞER şiirini hatırladım. https://siir.sitesi.web.tr/rudyard-kipling/eger.html Bir de Can Yücel’in EĞER başlıklı şiirini:

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi, / yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer

Ayrıca "Ya Rab! Benim vücudumu öyle büyüt ki, cehennemi doldursun da başkasına yer kalmasın."diyen  Hz. Ebu Bekir’i (ra) ve “cehennemi satın alan adam” Martin Lüther’i de hatırladım.

Ahmet’i görünce heyecanlanmamız, umutlanmamız boşuna değildi. Ahmet şiirini, nasıl yaptıysa besteletti de... Bir de değerli arkadaşımla benim, onlarca fotoğraflarımızdan seçmeler yaparak bir video oluşturdu. Duygulanmamak mümkün mü?

https://www.youtube.com/watch?v=RXy_lvgYjSw

Bir gün Ahmet de duygulanacak ve “ Heyy gidi günler!..”diyecek.

Kendine özgü hızla geçen anları değerlendirebilirsek bugün içinde bulunduğumuz bunalımdan kurtulabiliriz.

Sabahattin GENCAL,

Çekmeköy-İstanbul, 26. 2024

 

 


22 Eylül 2024 Pazar

Mülâkattan Kim Korkmaz ki?

 

Sabahattin Gencal, 22. 09. 2024


Bugün 22 Eylûl 2024.

İstanbul’un Mecidiyeköy’ündeki Murat Muhallebicisindeyim.

Niçin buradayım?

Vakit geçirmek için.

Oğlum Ahmet, beni buraya bıraktı. Kendisi hemen yandaki İSMEK Kurs Merkezine gitti. Yazarlığa Giriş Kursu için mülakata girecek.

Saat 11.00’e geliyordu Ahmet giderken.

Şimdi saat kaç? Bilmiyorum çünkü cep telefonum Ahmet’in çantasında.

Tahminen 7-8 dakika geçmiştir.

Cep telefonu icat edilince çokları, benim gibi saat takmaz oldu.

Ahmet, Yazarlık, Ayrıca İleri yazarlık Kurslarını bitirdi. Sırf benim için Yazarlığa Giriş Kursuna katılıyor.

Benim için derken yanlış anlaşılmasın. Bana arkadaşlık ve korumalık yapmak için.

Bu ne demek?

Şu demek ki ben, evet bir hafta sonra 81 yaşını bitirecek olan ben, senaryo Kursu mülâkatına gireceğim. Saat: 13- 1400 arası.

İmtihan!

İmtihandan kim korkmaz ki, kim heyecanlanmaz ki?

Bu yaşta? Evet, bu yaşta ilkokula yeni gitmeye başlayan çocuk gibi heyecanlıyım.

Böylesi taze heyecanlar ve böylesi tatlı heyecanlar canlandırıyor insanı, gençleştiriyor da...

Tam bu anda. Saatin kaç olduğunu bilmediğim bu anda gök boşalmaya başladı. Pastanenin sigara içilen bölümünde olanlar birden bire bir şeyler mırıldanarak iç kısma girdiler. Cep telefonlarının kameraları çalıştırılmaya başlandı.

Ahmet İsmek Kurs Merkezinde olsa gerek Ama dönüşü zor olacak çünkü şemsiyeyi burada bıraktı.

Açık bir çay söylemiştim biraz önce... Çay geldi. Garsona saati sordum. Saat: 11.15

Genelde çayı şekersiz içerim. Ancak dışarı çıkınca bazen şekerli...

Şekerin çayda erimesini de düşüncenin yazıda erimesine benzetirim.

Aaa, Ahmet kapıda göründü. Şimdi kasadara bir şeyler söylüyor. Bir ara kayboldu gibi. Ve ş...


BABA  VE OĞUL
Sabahattin Gencal- Ahmet Gencal
22. 09. 2024



Yukarıdaki metni pastanede yazdım. Okuyacak bir şey yok. Cep telefonum da Ahmette. Boş da duramam. Çıkardım kâğıt ve kalemi. Sözde mülâkat zamanım gelinceye kadar yazacaktım. İnsanın, her zaman düşündüğü olmayabilir. Öyle olur ki, bir kelimeyi bile tamamlayamazsın.

Şimdi kelimesinin ş’sinden sonrasını yazmadım. Daha doğrusu yazmaya fırsat buladım.

Babacığım sizin mülâkat başladı, dedi. Hani 1300-1400 arasıydı. Onun için Ahmet beni buraya bıraktı. Kurs Merkezinde 2 saat beklemekten yorulursunuz demişti bana.

Montumu giymeye başladım. Ahmet, acele etmeyin, çayınızı bitirin dedi. Sen bitir dedim. Ve ilk defa bir çayı iki kişi içmiş bulduk. Baba oğul aynı çayı içebilir değil mi?

Çay parasını ver, dedim. Verdim, dedi.

50-60 metre, bilemedin 100 metre yürüdük. İnsan heyecanlı olunca kuş gibi oluyor. Hani o ağır ağır yürüyen Sabahattin. Hani bastonsuz yürüyemeyen Sabahattin.

Merkez binaya geldik.

Kapıdakiler de, asansördekiler de, danışmadakiler de Ahmet’i tanıyorlar. Ahmet beni tanıştırıyor.  Ahmet Salonda oturttu beni. Biraz sonra bir yönetici geldi. Listede adımı buldu. Biraz sonra da mülâkattaydım.

Sonuçlar daha sonra belli olacağı için mülâkat hakkında bir şeyler yazmam etik olmaz. Yalnız şunu söyleyebilirim: Kurs Merkezindeki danışmanından, yöneticilerine ve öğretmenlerine kadar herkesin ilgisi beni mahcup etti. Tabii Ahmet’in babası olarak tanındık.

Bana da iltifatlar esirgenmedi. Arzunuza ve enerjinize hayran kaldık, diyenler oldu. Yine mahcup oldum.

Bu mahcubiyetle geri döndük. Yani daimi ikametgâhımız olan Çekmeköye.

Bulunduğumuz yer, birkaç saatte çok değişmiş sanki. Sessizlik, sakinlik hatta temizlik... Bunları yeni mi fark edecektik.

Sabahattin Gencal
Çekmeköy - 22. 09. 2024


Bende SENARYO YAZARLIĞI Programının katılımcı ön görüşmesini kazandım havası var. Öğretmen olunca az çok anlıyor insan. Sonra İSMEK İletişim ve Kişisel Gelişim okulundaki mülakatlar diğer yerlerdekine benzemez. Biraz da bunun için kendimi başarmış hissediyorum.

Küçük de olsa bir şey başarmak başka oluyor. Ahmet de epey zamandan beri bunu keşfetti. Okuma ve yazma ile ilgilendiğinde, eğitim meseleleri konuşulduğunda başka oluyorsun, diyor. Gerçekten ilâç etkisi yapıyor bana.

06 Ekimde, Allah izin ederse Senaryo Yazarlığı Kursundan selamlarımı tekrar iletirim.

Selâm ve sevgilerimle...

Sabahattin GENCAL,

Çekmeköy - İstanbul, 22. 09. 2024

 

 

 

 

 

 


21 Eylül 2024 Cumartesi

"Üslüb-ü Beyan Aynıyla İnsan"

 


Değişim isteyenlere de istemeyenlere de hatırlatırız:

“ÜSLÛB-Û BEYAN AYNIYLA İNSAN”

 

Geçmişi hatırlamak bazen iyi olabilir. Tabii ders ve ibret almasını, çıkarım yapmasını bilirsek. Ders almaktan söz ederken söylenenleri ezberlemekten söz etmiyoruz.

1953 ya da 1954 yıllarıydı. Siyasetçiler seçim nutuklarına başlamışlardı.

Nahiyemizde (Şimdiki Dernekpazarı ilçesinde) de Pazar kurulduğu gün yani Cumartesi günleri çarşıya inerdik.  Dükkânların arkasındaki çayırda kürsü kurulurdu. Partililere belli bir konuşma suresi verilirdi. Bir partinin nutukları bitince diğer partilerin nutukları başlardı.

Keşke şimdilerde de böyle olsa aynı topluluk belirli aralarla her partiliyi dinlerdi, izlerdi. Ben de birkaç kez izledim bu konuşmaları.

10 yaşlarında olmama rağmen yurt ve ulus sorunlarına ilgisiz kalmazdım. Çok defa yazdım. İlk izlediğim siyasetçilerden rahmetli Osman Bölükbaşı’nı takdir etmiştim.  Bir taşla iki kuş vuruyordu. Demokrat Partiyi eleştirirken 1950 öncesine de atıflar yaparak Halk Partisine de dokunmadan geri kalmıyordu. Söylediklerini unuttum tabii. Aklımda tek şu söz kaldı: “Eski tas eski hamam.” deyişi. “Eski hamam eski tas: "Hiçbir şeyi değişmemiş, eski durumunda kalmış" anlamında kullanılan bir söz.)

Sadece meşhurları değil, yerel politikacıları da dinlerdim. Tanımadığım kelli felli biri, yapılması gerekenleri anlatıyordu. Bunları unuttum. Ama verdiği misalleri unutmadım:

Bir Alman mühendis Trabzon’a gelmiş. Yaptığı gözlemlerden sonra; “Karadeniz’de sular akar, Türkler de bakar...”demiş. Ne demek istemiş?

Birçok Müslüman ülkeyi sömürgeleştiren İngilizler bizim aleyhimizde de öteden beri uğraşıp durmuşlar. Bu arada Türklerin zekâsıyla da alay etmişlerdir: “Türkler çok zekidirler (?) Kahvelerde hükümet kurarlar, hükümet düşürürler.”

Gerçekten kahvelerin hali hal değildi. Bir ara kahveler de ayrılmıştı. Kahveleri bırakın camiler bile ayrılmıştı.

Radyolardan her gün; şu kadar kişi Vatan Cephesine üye olmuş haberleri çıkardı. Öyle ki mezardakileri de sayarlarmış. Cepheleşme köylerde de oluyordu.

Anılarımdan birini anlatmam gerek:

Herhalde 1954 yılı, hangi ay olduğunu hatırlamıyorum; günlerden Cumartesi. Birkaç arkadaş, telaş gösteriyor ama farklı bir telaş. Bak bak, diyorlar, korkuyorlar gibi. Bana da bulaştı korku. Caddeden bir adam geçiyor. Etrafında da epeyce kalabalık var. O, kalabalığın ortasında görülüyor. Uzun boylu, pehlivan yapılı, başında hiç saç yok.  Keller gördüm ama o başka biçim. Kabak gibi de diyemiyorum. Parıl parıl parlıyor da...  Adamın ismini hatırlayamıyorum Soyadı Cansız. Vatan Partisi başkanı. Komünistmiş. Korkumuz ondan; komünist öcü gibi gelirdi bize. Bütün komünistleri de öyle sanırdık. Ayrı bir tür gibi. Demek ki öyle doldurmuşlar kafamızı.

Günler ne çabuk geçiyor. Bu anlattıklarımın üzerinden yetmiş yıl geçti. Kaç kuşak değişti,  yönetimimiz fiilen değişti, iklimler bile değişti ama siyaset yapma biçimi pek değişmedi. Daha da geriledi diyebiliriz.

Zannetmeyiniz ki şimdiki iktidarı eleştiriyorum. Hayır. Kendimi eleştiriyorum. Bizim kuşağı eleştiriyorum.

Nasıl da aldattılar bizi. Memur siyaset yapamaz, öğretmen siyaset yapamaz, asker de yapamaz. Şu yapamaz bu yapamaz. Tabii görevden belirli bir süre önce ayrılanlar bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı. Bu saydıklarım hep okumuş olanlar. Yegâne okumuş olanlar da diyebiliriz. Anlıyorsunuz değil mi kimler kimleri yönetmiş. Böyle olunca elbette çağdaş uygarlık düzeyine çıkmamız mümkün olmadı; olamazdı da...

Durup dururken yazmadım bu satırları. Televizyondaki haberler canımı yaktı da. Yine kısır döngüye mi gireceğiz. Yine tahterevalli mi oynayacağız? Geç kalmayalım. Bir kere şu kutuplaştırma siyasetine zerre kadar pirim vermeyelim. Bir olalım, kardeş olalım, diri olalım, biz olalım...

Böyle, olalım dilekleriyle olmuyor. Tutum ve davranışlarımıza, mimiklerimize varıncaya kadar dikkat edelim. Sözlerimize ve hareketlerimize dikkat edelim.

Birileri din istismarcılığına devam ediyor. Sözde onları kınarken bilerek veya bilmeyerek dindarları incitmeyelim. İncitmek bir yana İslam dinine leke sürenler var. Bunlar, herhalde İslamla Müslüman geçinenleri karıştırıyordur.

Bir de laikliği istismar edenler var. Sanki dinsizlik gibi... Efendim, laikliğin ne olduğunu tam öğrenmeden seküler kavramı bizde dolaşıma girdi. Bakıyorsun koskoca Proflar sekülerizmi dinsizlik gibi anlatıyor. Belki bazı ülkelerde dedikleri gibidir ama bize ne onlardan. Bizde laiklik herkesin dinini yaşamasına izin verir. Ayrıca bunu garanti altına alır. Yapmayın etmeyin din istismarcılarının ekmeğine yağ sürmeyin. Bilmiyorsanız susun. Bir çuval inciri berbat etmeyin.

Atatürk düşmanlığı ve Atatürk’ün şahsında Türkiye Cumhuriyeti düşmanlığı, ta Birinci Cihan Savaşında hatta öncesinde, yukarıda değindiğimiz gibi İngilizlerin ektiği zehirli tohumların etkisidir. Suudiler ve diğer Arap prenslerinin de aleyhte çabaları oluyor. Çok üzücü olanı da içimizdekilerin bu konuda takındıkları tavırdır. Birkaç tarihçimiz elinden geldiği kadar Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü anlatıyor ama hiç kimse kaale almıyor, belki de dinlemiyor. Tıpkı Gencal’ın ve Gencal gibilerin yazıları ve sözlerinin dikkate alınmaması ve önemsememesi gibi...

Korkuyorum, çok korkuyorum. “İnceldiği yerden kopsun.” demek durumunda değiliz. Eleştiri yapalım ama eleştirinin hakaret olmadığını, onura dokunmak olmadığını bilerek yapalım. Kuşkulanıyorum. Sanki bizleri kaosa sürükleme planları var gibime geliyor. Ne olur, sesimizi yükseltmeden, değerlerimizi çiğnemeden; iyi niyetimizi göstererek uyarılarımızı yapmamız elbette görevimizdir.

Evet,  "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. " sözünün gereğini yapacağız yapmasına ama şeytanın bazen insan şeklinde göründüğünü de unutmayacağız. Şeytana uymayacağız.

Bak kardeşim, umutların büsbütün kaybolmaması için değişim şarttır. Gelin inat etmeyelim ve değişimi mümkün olduğu kadar çabuk ve yine mümkün olduğu kadar barış ve kardeşlik içinde gerçekleştirelim.

Hayırlı günler dileğiyle.

 

                                        Sabahattin Gencal,

                                        Çekmeköy- İstanbul, 21. 09. 2024

 

 

19 Eylül 2024 Perşembe

"Yazmasak da Olur"

 

Sabahattin Gencal-Erdoğan Teke
Çekmeköy-19.09.2024


        “Yazmasak da Olur.” cümlesini ilk kez duyuyorum değerli arkadaşım Erdoğan Teke Beyden. Sekiz yıldır kısa aralıklarla hep bir araya gelmiş ve örnek teşkil edebilecek düzeydeki sohbetlerimizin, hiç değilse özetlerini yazmışızdır. Yazma isteği de çoğu kez Erdoğan Beyden gelirdi. Ne hikmettir bilinmez bu kez öyle olmadı.

Bugün yani 19 Eylül 2024 Perşembe günü saat 14.02’de pastanede bir araya geldik yine. Ne yalan söyleyelim bu kez biraz dedikodu yapmış olduk. Aslında devletimizin yöneticileri hakkında konuşmak dedikodu sayılmaz ama kendimize yakıştıramadığımız için dedikodu diyoruz.

Toplantı sonunda, Erdoğan Beye ; “Bugün ne yazalım?” diye sordum. O da, “Sizin sık sık söylediğinizi söyleyeyim: Yazara şunu yaz, denmez. O istediğini yazar.” dedi. Ben de, “Dikkat etmişseniz, ne yazayım, demedim; ne yazalım?” dedim. Yani ikimiz de yazabildiğimize göre... İlkin sağlığımızın iyi olduğunu yazalım. Biraz da fiyatların artık uçtuğundan söz edelim. Bu arada SAGEN Yazarlar Grubunun oluşturmaya çalıştığı İNSAN OLMA VE İNSAN OLARAK KALMA HAKKI adlı kitap çalışmalarının hangi düzeyde olduğundan söz edelim, dedi. Daha sonra da “Yazmasak da Olur.” demesin mi?

Hayırlara gitsin. “Yazmasak da Olur.” sözü doğrusu çok düşündürüyor beni. Halk artık eskisi gibi pek şikâyet etmiyor. Ekranlar haber saatlerinde bile nedense bazı olayları dizi film işlemekten öteye gitmiyor. Partiler de suskun gibi. Yoksa benim gözlerim mi görmüyor, kulaklarım mı işitmiyor? Yoksa, meşhur fıkradaki gibi halkın sokaklarda oynaması mı yaklaştı. Davullarla zurnalarla... Ben kemençe havalarını severim.

Oy Kemençe Kemençe

                                                         Eser sahibi bilinmiyor

 

Oy kemençe kemençe de

Nerde idin dün gece

Atar kırarım seni de

Eğlencesin eğlence


Ben kemençe çalamam

On parmaktan olamam

Bana Ordulu derler

Ordu'dan ayrılmam


Akşam oldu yanıyor da

Ordu'nun ışıkları

Yaktı yandırdı beni de

Kibar konuşukları


Kaynak: Anonim

(https://tr.wikisource.org/wiki/Oy_Kemen%C3%A7e_Kemen%C3%A7e)

*

Tabancamın Sapını Gülle Donatacağım

Zeki Müren'in şarkısı

https://www.google.com.tr/search?q=tabancam%C4%B1n+sap%C4%B1n%C4%B1+g%C3%BClle+do

*

Erkan Ocaklı - Tabancamın Sapını (Official Audio)

https://www.youtube.com/watch?v=sdNYiZ28GC4

*

(Kalemim) doli mermi

Seven boyle eder mi, seven boyle eder mi?

 

Bu kez de mermiler kalemde kalsın. Ammada benzettik haa. Kalemin peşinden gidince böyle oluyor. O bile otosansür uyguluyor bana, sana ve ona.

Neyse ki açıklanmayan düşüncede sansür yok. Ama açıklanmayan düşünce, düşünce sayılır mı?  Bunu da düşünce anlarsınız.

Hoşça kalın.

Sabahattin Gencal,

Çekmeköy-İstanbul, 19. 09. 2024


12 Eylül 2024 Perşembe

“Verdiğim Cıvataları Sıkmamışsın”

 

 

Erdoğan Teke - Sabahattin Gencal
Çekmeköy, 12. 09. 2024

Biz iki arkadaş ama arkadaş gibi arkadaş 12. 09. 2024’te yine buluştuk pastanede. Tabii yine 14.02’de. Adımızı söylemeye gerek yok. Hele yakışıklı fotoğraflarımızı gördükten sonra... Ama tanımayanlar için yazalım. İstanbul’un Çekmeköyü’nde ikamet eden iki arkadaş var: Sabahattin Gencal ve Erdoğan Teke. Nasıl derler? İhtiyar delikanlılar. Şeyy, Erdoğan arkadaşımız bu ihtiyar sözünden hiç hazmetmez, bunu bilesiniz. Maşallah gerçekten hâlâ genç ve dinç. İsviçre’de ve Türkiye’de 15 sene kadar futbol hakemliği yapmasının bir sonucu mu bu dinçlik. Onu doktorlar bilir. Bizim gözlediğimiz odur ki; Erdoğan Bey, hakem gibi hakem. Bu durum, hukukumuzun taban yaptığı bugünlerde daha çok anlaşılıyor.

Bu yazdıklarımızı bir toplantı tutanağı olarak kabul etmeyiniz. Çünkü sohbetimizin çeyreğini bile aktaramıyoruz sayfalara. Öylesine sohbet ettik. Öylesine derinlere daldık.

Kendi sağlık sorunlarımızdan mı söz ettik? Hayır. Nasıl vakit geçirdiğimizden mi? Yine hayır. Hayır hayır. Biz, bizden değil toplumumuzdan söz ettik. Biz toplum iyi olursa biz de iyi oluruz, diyenlerdeniz. “Gemisini kurtaran kaptandır.” diyenlerden olmadığımız gibi “Bana değmeyen yılan bin yaşasın.” diyenlerden de değiliz...

Bizi bilen bilir. Bilenler, bilmeyenlere anlatsın, demeyeceğiz. Bilmeyen okuyucularımız için yazacağız. Ama ne var ki, okuyucu sayımız sizlerle sınırlı 25-30, bilemedin 50-60. Oda paylaşım olursa. Peki, biz zaten sizlerin bizlerden çok daha fazla meselelere vakıf olduğunuzu biliyoruz. O halde neden zamanınızı alıyoruz?

Sahi, yazdıklarımız sizin verdiğiniz zamana değecek mi? Bakın burası çok çok önemli. Zamanı bozuk para gibi harcayanlar anlayamaz bizleri. İlk satırlara baktınız mı? Ne yazdık? 14.02.  Bir dakikanın lafı mı olur, der bazıları. Bazıları da salisenin bilmem kaçıncı alt katlarını hesap eder.

Demek ki; madde: 00001. Zamanı çok ama çok dikkatli kullanacağız.

Bir de sıfırları neden yazdığımı anlamış olanlara diyorum ki; siz de anlamamış gibi davranın, kimselere bir şeyler söylemeyin ki toplumumuzun morali bozulmasın. Bir husus daha var: Moralleri bozmaktan kodesi boylamak da olasıdır günümüzde.

Moral önemidir tabii. Gelin biz buna umut diyelim. Evet, Goethe’i hatırladınız. Ne diyordu? “Paranızı kaybettiniz, üzülmeyin yine bulursunuz. Şöhretinizi kaybettiniz, yine üzülmeyin onu da bulursunuz. Umudunuzu mu kaybettiniz? Keşke doğmaz olaydınız.” İslam’da da umutsuzluk veya yeis içinde olmak haram değil mi? Goethe’ye atfedilen “şerefini mi kaybettin” sözünü şöhretini mi kaybettiniz çevirdim. Goethe arkadaşım değil ama tanıdığım kadarıyla böyle demek istemiş olabilir. 

Demek ki; madde: 00002. Umudu kaybetmeyeceğiz.

Pardon, okuyucunun nasihatlerden hoşlanmadığını bir an için unutuverdik. Doğrusu biz de hazzetmeyiz öyle kuru kuru nasihatlerden.

“Temim ed-Dârî’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Din nasihattır. Biz kime (yahut kim için) diye sorduk o da Allah’a, Kitabına, Resulüne, müslümanların (meşrû) idarecilerine ve bütün müslümanlara dedi.” (Müslim, İmân, I, 74.).

(https://www.mehmetgormez.com/usulveahlak/dinnasihattir-1)

Günümüzde okullarımız naihatçılarla doldu. Ya meydanlarımız. Bir de büyük büyük salonlarımız?

 

Bışıklıg tilese bışırga sözüg

Bütünlük tilese bütürgü özüg

Kutadgu Bilig, s.645

 

(Olgun olmasını istersen sözü pişirmelisin, doğruluk dilersen kendin doğru yoldan ayrılmamalısın.)

*

İşini meskenet kıl olma güm-râh

Tekebbürlenme kim ulu bir Allah

Pend-nâme-i Güvâhî

 

(İşini sağlam kıl, yolunu şaşırma, kibirlenme ki ulu olan Allah‘tır.)

(https://www.academia.edu/78211319/T%C3%BCrk%C3%A7e_manzum_nasihat_n%C3%A2melerin_e%C4%9Fitim_de%C4%9Feri_%C3%BCzerine_bir_inceleme)

Düşünelim bir; nasihatçılarımız sözü pişirebiliyorlar mı? Aaa, ne pişirmesi ayol. Hem çiğ hem de küfürlü müfürlü... Daha vahimi etikenlendirici, siz damgalayıcı da diyebilirsiniz.

Yöneticilerimiz zaman zaman; “Biz milletimizin hizmetçisiyiz.” demişlerdir ki takdir edilecek bir söz ama uygulama nasıl oluyor?

Demek ki; madde: 00003. Sözüne dikkat edeceksin.

('Önce söz vardı' Yuhanna İncili'nin ilk cümlesidir.)

“(Söz namustur) şeklinde söylenen bir deyim vardır. Verilen sözün tutulması, dini açıdan da önemlidir. Verilen sözün tutulması o kadar önemlidir ki, Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim'de bu hususa defalarca vurgu yapılmıştır. Söz vermek bir ahittir.”

Madde: 00004. Dosdoğru yoldan çıkılmamalı.

Açık deyişle Ankara’ya kadar doğru yoldan gidiyorsan Ankara’dan sonra da... “Ne yolu be, demeyesiniz. Birilerinin uçaklarına binilir hiç demeyesiniz...

Ya! Biz Anayasa yazmak için pastaneye gitmedik. Erdoğan Bey’in deyişiyle iki lafın belini kırmak için gittik. Hem simit de yedik, çay da içtik. Bugünlerde simit ve çay kelimelerine yasak gelmez herhalde...

Bu yazıyı Erdoğan Bey kardeşimiz de okuyacak. Ya! Biz böyle mi konuştuk, diyecek muhtemelen. Haklıdır. Evet, konuşmalarımızı kelime kelime yazmadım. Ama biliyorsunuz ki ben tedbirli biriyim. Tedbir bizden takdir Allah’tan (cc), değil mi. Dünya hali bu ne olur ne olmaz...

Şunu özellikle belirteyim ki bu konuşmamızda Erdoğan Bey’in şahane fikirleri ve gözlemleri var. Bunları laga lugası fazla olan bu yazıda harcamak istemedim. Ne derler arkası...

Okumaya biraz daha devam edebilir misiniz? Böyle bir soruyu hakaret gibi telakki etmeyiniz. Malumunuz çoklarımızın okumaya tahammülü yok. Bunu bildiğim için Erdoğan Bey’in İsviçre yıllarından bir anısını aklımda kaldığı kadarıyla anlatacağım.

Erdoğan Bey, memleket hasretiyle bir bankta oturuyor. Yanından gelip geçenleri görmüyor bile. Ama karşıdan gelen biri var ki görmemek imkânsız. Ceketini sırtına atmış. Bir omuzu aşağı düşürüyor. Elinde özel tespih. Dilinde Ben Adanalıyım, diyen şive. Tamam, tanıdık biri bu. Erdoğan Bey’e yaklaşıyor ve “Naber Babuş?” diyor. Konuşuyorlar. Sonra Erdoğan Bey’in pansiyonunda kalan Refik Bey’i soruyor ve selamımı söyle ve şunları bunları da demeyi unutma, diyerek ve bir omuzu aşağı yukarı, tespihleri de... geçip gidiyor. Bir zaman sonra yine karşılaşıyorlar. Bu arada bizimki Refik’i görmüş ve sözlerinin iletilmediğini öğrenmiştir. Bu arada Erdoğan Bey de Refik’e selamı söylemeyi unuttuğunu hatırlıyor ve bizim külhanbeyin nasıl tepki vereceğini düşünürken Erdoğan Bey’e yaklaşıyor ve “Sana verdiğim cıvataları sıkmamışsın.” deyiveriyor. Tabii beden dilini konuşturarak geçip gidiyor...

Ne alâka. Alâka şu ki: Ben de Erdoğan Beyin verdiği cıvataları sıkmayıverdim. Tabii uygun bir gerekçe de uydurdum. Bizzat Erdoğan beyden okuyacaksınız, diye... Arkası...

Anlayana sivrisinek...

Saygı ve sevgiler ve de devamlı güzel günler dileğiyle.

Sabahattin Gencal,

Çekmeköy-İstanbul, 12. 09. 2024.

 

Paylaşmak güzeldir.