30 Temmuz 2015 Perşembe

Belâgat

Edebî Sanatlar 


Belâgat

Belâgat ilk doğuşundan bugüne kadar değişikler yaşayarak gelmiş,
önceleri dini konuları anlayabilmek,
sonraları güzel konuşma ve yazmak
şimdi ise bunlarla beraber
Milli hafızayı tazelemek amaçlı kullanılmaktadır.

Yağmur Alkır

Belâgat, Arap edebiyatında önce bir sanat, sonra bir ilim olarak öncelikle Kur’an’ın i’câzını keşfetmek,onun üslubunu beyân etmek ve böylelikle Kur’an’ın Allah kelâmı olduğunu ortaya koyma çalışmalarında doğmuş olup sanat yönü ile kabiliyete, hünere edebi zevke dayalı güzel konuşma melekesine ad vermiş; ilim yönü  ile bu sanatın prensiplerini tespit edip açıklayan belki de onu geliştiren ilmin adı olmuştur.

Başka bir deyiş ile Belâgat ilmi, Belâgat sanatının bir ürünü olarak doğmuştur

Belâgat ilmi 3’e ayrılmıştır:

a.      Meânî (manalar) ilmi: Muhtelif cümle şekilleri ve bunların kullanılışını öğretir. Haber, inşa, Emir, temenni, nidâ, fâsl, vâsl, Îcâz vb.

b.  Beyan ilmi: Açık ve güzel bir şekilde ifade etme sanatı olup Teşbih, mecaz, istiare ve      kinayegibi sanatları öğretir.
  
b.      Bedî' ilmi: Lâfzi ve Manevi bazı sanatları kullanarak Sözü ifade ve mana yönünden en güzel şekilde süslen mesinin yollarını gösterir. Cinas, iktibas, seci, tevriye, Hüsn-ü talil, mübâlağa.

Belâgat Selçuk Uysal’a göre Arapça ’da bir şeye erişmek anlamına gelen ‘’balâga’’ kökünden yapılmış mücerret bir isim olup; Beyanda akıcılık, selâset demektir.

Fahrettin Razi’ye göre Belâgat, söz sahibinin kalbinde olan Mânânın özünü ona zarar verici îcâz ve usandırıcı uzatmadan sakınmak şartı ile ifadeden ibarettir.

Kazvininin Sekkakiden almakla birlikte ondan daha yeterli olan ifadesiyle “sözün fasih olmaklaberaber mukteza-yı hâl ve makâma mutabık olmasıdır.’’

Aristoyagöre batı terimi ile Rhetorique’yi hitabet ile ilgili olarak açıklamakta ve sadece bir iknavâsıtası olarak saymaktadır.

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’ne göre sözün fasih ve açık seçik olması anlamında mastardır

Ferit Devellioğlu’na göre İyi, güzel, pürüzsüz söz söyleme, uz dillilik. / Sözün düzgün, kusursuz,yerinde ve adamına göre söylenmesini öğreten ilimin adı.

Yeni Türk Ansiklopedi ’sine göre Belâgat: Sözün, dilin, kurallarına okuyan ve dinleyenin durumuna, seviyesine, içinde bulunulan şartlara uygun söylenmesidir.

Türkçe sözlüğe göre belâgat: Sözün yada yazının istenilen etkiyi sağlayacak biçimde güzel ve sanatlı olması, dil uzluğu, uz dil.

Cafer B. Yahya’ya göre belâgat sözün manaya kalıp gibi uyması, maksadını açıkça ifade etmesi, birbaşka manaya ihtimal vermemesi, anlamak için düşünmeye ihtiyaç duyurmamasıdır.
Bugünse Belâgat’i ‘’ Etkili, kısa, açık ve güzel söz söylemenin ilmi ‘’ veya ‘’Hitap ettiği kimselere göremü nasip ve tam yerinde düzgün ve hakikatleri ifade eden güzel söz söyleme sanatı’’ olarak tarif edebiliriz.

Edebîlik vasfı taşıyan eserler, dillere, kültürlere, zaman ve devirlere göre, farklı ölçü ve kaideler gözönünde bulundurularak değerlendirilmeye tâbi tutulmuştur. Özellikle edebiyatlar klâsikleştikçe, yani zarifleştikçe eserlere uygulanan ölçü ve kaidelerde çok ince ayrıntılara inilmiş ve bu teferruat sıkı birkayıt altına alınmıştır. İşte edebî eserlerin lafız, şekil ve manalarıyla alakalı olan bu ölçü ve kaidelerinin toplanması retorik de denilen Belâgat’ı meydana getirmiştir.

Batı terminolojisindeki adı Rhetorique olan Belâgat’ın ilk tarifi Aristo’ya aittir. Günümüze ulaşan ilk retorik kitabı Aristoteles’in M.Ö. 345’lerde yazdığı ‘’Retorika’’ adlı eseridir. Avrupa’da XII. yüzyıldanitibaren retorik ders olarak gösterilmiş, XIV. Yüzyıldan itibaren de üslup çeşitleri, edebi sanatlar, kompozisyon ve hitabet okutulmuştur.

Arap belâgati ile Yunan retorikası arasında şekil ve öz bakımında ayrılıklar vardır. Yunan’da bu konu filozoflar tarafından işlenirken, Araplarda dilciler, Kelâmcılar ve edebiyatçılar tarafından işlenmiştir.

BELȂGAT’İN DOĞUŞ NEDENLERİ

Kur’an’ın yanlış anlaşılma korkusu
 Edebi ten kit çalışmaları
 İslâmiyet’in III. yüzyılından itibaren kitleleri etkileme düşüncesi
 Filozofların birbirlerini tenkit etmeleri
 Sanatlı anlatımda biçim açısından karakteristik özellikleri yakalama çabası
 Nesirde ortak ölçüler tespit etme gayreti
Şiirin gelişmesinde ortak ölçülerin bulunması

(...)

 TÜRK EDEBİYATINDA BELȂGAT

Türklerde belâgat çalışmaları Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerinden ve ilim dili olarak Arapçayı seçmelerinden sonra öncelikle doğrudan Arapça ve Arap Belâgat’ı şeklinde ortaya çıkmış sonra Arapçadan Türkçeye çeviriler olmuş daha sonra Tanzimat ile birlikte doğrudan Türkçe (Osmanlıca) Belâgat çalışmaları Batının özelliklede Fransızcanın etkisi ile görülmeye başlanmıştır.
Türkçe Belâgatçalışmalarına çok sonra başlanmasına rağmen Arap Belâgat’ının ünlü isimlerinden Zemahşeri veTaftazani Türk’tür.

Osmanlı döneminde Türkler, daha çok Sekkâkî, Kazvinî ve Reşidüddin Vatvat’ın eserleri ile belâgatilmini öğrenmişlerdir.
Klâsik Türk edebiyatının İslâmî bir edebiyat olmasından dolayı, Arap ve Fars edebiyatlarında müşterek kullanılan belâgat, bizde de Tanzimat'a kadar geçerli tek ölçü olmuştur.

Namık Kemal ‘’Lisan-ı osmani’nin Edebiyatı hakkında bazı mülhazatı şamildir.’’ makalesi ile dilimize mahsus bir Belâgat kitabının yazılmasına dikkat çekmiştir. Ve Tanzimat döneminde modern tarzdakiokulların müfredatında yer alan edebiyat ve belâgat derslerinde okutulmak üzere şekil ve üslûpaçısından nispeten daha modern, Türkçe belâgat kitapları yazılmıştır.

Ahmed Cevdet Paşa’nın 1881’de fasiküller halinde neşredilip 1882 yılında kitap olarak basımı yapılan“Belâgat-ı Osmâniyye”si,

Ahmet Cevdet Paşa’nın Fuat Paşa ile birlikte 1851’de yazdığı ‘’kavâid-i osmaniyye’’

Ahmet Hamdi’nin Belâgat-ı Lisân-ı Osmânî’si gibi, belâgatı geleneğe uygun olarak “fesâhat, me’ânî, beyân, bedî ” şeklinde tam kadro halinde ele alan, ancak buna karşılık, örneklendirmelerde tamamen Türkçe örnekleri kullanan kitaplarla, Recâizâde Mahmud Ekrem’in “Ta’lîm-i Edebiyât”ı gibi batıdaki “rhétorique”i de belâgat çerçevesine dahil edip kullanan daha batılı belâgat kitapları arasında onlarca eser kaleme alınmıştır. Bu belâgat kitapları genelde Mekteb-i Hukuk, Mekteb-iMülkiyye gibi okullarda okutulan edebiyat ve belâgat gibi derslerin ders notlarının bir araya getirilipbasılması ile ortaya çıkmıştır.

Ahmed Cevdet Paşa’nın Mekteb-i Hukuk’ta verdiği belâgat dersi notlarının bir arayagetirilip 1882 yılında basılmasıyla ortayaçıkan“Belâgat-ı Osmâniyye”, AhmetCevdet Paşa’dan sonra aynı okulda ilgili derslere giren Hacı İbrâhim Efendi tarafından ders kitabı olarak okutulmuştur. Hacı İbrahim Efendiderslerinde eseri ayrıntılı bir şekilde işleyip şerh etmiş, ancak, sadece “mukaddime” bölümününders notlarını 1884 yılında “Şerh-i Belâgat”adıyla iki cüz halinde neşretme imkânıbulabilmiştir. 
Tunca kortantamerXIX. Yüzyıl Belâgat kitapları ile ilgili Almanca yazısında bu devrin Belâgat kitaplarını üç gruba toplar.

Birinci grupta belâgatin eski çerçevesini kullanan eserler yer alır. Temelde eski tarza bağlı olan bu eserlerde de batıdan etkileşimler sezilir.

 

İkinci Grupta ise Batı edebiyatı retoriğinden etkilenen eserler yer alır. Bu etki daha çok Fransızcadan olmuştur. Bu grupta dikkat çeken eserler: Mebani’l İnşa adlı kitabı ile Süleyman paşa ve Ta’ilim-iEdebiyat ile Recaizade Mahmut Ekrem’dir.

Üçüncü Grupta bu iki grubundevamı niteliğindeki eserler ele alınmış, bunlar daha çok edebiyatbilgilerini özetleyici durumunda eserler olmuşlardır. İkinci gruptaki baskın fransız tesiri bu gruptakırılmıştır.

Sonuç olarak Belâgat ilk doğuşundan bugüne kadar değişikler yaşayarak gelmiş, önceleri dini konuları anlayabilmek, sonraları güzel konuşma ve yazmak şimdi ise bunlarla beraber Milli hafızayı tazelemek amaçlı kullanılmaktadır.

KAYNAKÇA
·         R. Selçuk Uysal-Belâgat ve Edebi sanatlar Lügati, İstanbul 2010
·         İslam Ansiklopedisi Ahmet Cevdet Paşa, Belâgat-ı Osmâniyye, (haz.: Turgut Karabey -Mehmet Atalay), Akçağ Yayınları,Ankara 2000.
·         DAĞLAR, Abdülkadir, “Klâsik Türk Edebiyatı Şerh Geleneği ve Hacı İbrâhim Efendi’nin Şerh-iBelâgat’ına Dâir
·         Prof. Dr.Rıza FİLİZOK, Yüzyılımızı Aydınlatan Bir Bilim Dalımız: BelâgatKortantamer, Tunca, “Teori Zemininde Metin Şerhi Meselesi’’
·         Bilgegil, M. Kaya (1980), Edebiyat Bilgi ve Teorileri (Belâgat), EnderunKitabevi, İstanbul R. Mahmut Ekrem (1299), Ta'lîm-i Edebiyât, Kısmı Evvel, İstanbul
·         DEVELLİOĞLU, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, İstanbul: AydınKitabevi.Ahmed HAMDÎ (1293), Belâgat-ı Lisân-ı Osmânî, İstanbul: Matbaa-i Âmire

http://www.academia.edu/3537482/Belagat

*
Edebiyat terimi olarak 
belagat nedir?

Retorik. Eskiler, belâgati “sözün fasih olmakla beraber mukteza-yı hâl ve makama mutabık olmasıdır” şeklinde tanımlarlar.Bunun anlamı; söylenen sözün kusursuz olmakla birlikte duruma ve yere uygun düşmesi gerekir, demektir. Başka bir deyişle, sözün “yerinde, yeterince ve zamanında” söylenilmesidir.
Belâgat, sözün güzel,etkileyici bir biçimde, yerinde söylenmesini konu edinen ‘bilim’ dalıdır. 
‘Bilim’ iddialı olsa da bir disiplindir.
Belâgati, güzel yazma yollarını öğreten, yazma uğraşında güzelliğin ve ustalığın ilkelerini gösteren bir disiplin olarak tanımlayanlar da vardır. 
Belâgat, “meram, en güzel, en etkileyici bir biçimde nasıl ifade edilir” sorusuna cevap arar.
Eskiden “edebiyat” anlamında da kullanılan belâgat, bugün, edebiyatın bir şubesi konumundadır.

Belâgatin üç kısmı vardır: Meânî, beyan, bedî.

Meanî: Sözün, hâlin gereklerine uyup uymadığından bahseder. Kelime ve sözdizimi ile anlatım arasındaki ilişkiler üzerinde durur.

Beyan: Meramı (duygu, düşünce vb.) değişik yollarla ifade etmenin yöntem ve kurallarından bahseder. Söyleyişle anlam arasındaki ilginin niteliklerini araştırır. Bu çerçevede mecaz, istiare, teşbih ve kinaye gibi anlam sanatlarını inceler.

Bedî: “Manaya delâleti açık ve durumun gereğine uygun olan sözü lafız / ses ve mana yönlerinden güzelleştiren usul ve maharetlerden bahseden bir ilimdir.”

Başka bir tanımla, bedî lafız ve anlam sanatlarını inceleyen, sözün dış güzelliğini konu edinen, sözün süslenmesini öğreten bir disiplindir. Bedî için ‘sözü güzelleştirme ilmi’ de denebilir. (Kelimenin bu anlamını göz önünde bulundurduğundan olsa gerek, Edebiyat-ı Cedîde şair ve yazarları bedî terimini ‘estetik’ kelimesiyle karşılamışlardır.) 

Belâgatin bu üç kısmının sözü güzelleştirmekteki işlevini, Muallim Naci şöyle anlatır:

“Kelâmda iki türlü güzellik aranır. Biri hüsn-i zatî [kendiliğinden güzellik], diğeri hüsn-i arazîdir [sonradan oluşturulan güzellik]. 
Hüsn-i zatî; meanî ve beyan ile, hüsn-i arazî; bedî ile cilvegâr olur. 

Söz bir güzel kıza teşbih olunsa meanî ile beyan endamının düzgünlüğüe, hareketlerinin inceliğine; bedî ise dış süslere benzetilmek lâzım gelir.”

Prof.Dr.Turan Karataş / Edebiyat Terimleri Sözlüğü
http://www.samanyoluhaber.com/bilgi/soru/Edebiyatta-Belagat-Ne-Demektir_961/

*
BEDΠ

Sözü, kulağa hoş gelecek ve ruha heyecan verecek şekilde güzelleştirme yollarını gösteren bilim.İlm-i bedî de denir. 


Bu isim altında toplanan sanatlar iki gruba ayrılır:

Sözle ilgili sanatlar (Sanayi-i lafziye): Cinas, iştikak, seci, kalp, tedvir, aks, teddil, tasri, tarsi gibi. 


Anlamla ilgili sanatlar (Sanayi-i mâneviye): İlhan, tevriye, tenasüp, mübalağa, leff ü neşr, tensik, mügalata-i mâneviye, tecahül-i ârif, hüsn-i ta’lil, tezat, istifham, rücu, tekrir, telmin, insal-i mesel, istidrak, tevcih, iktibas gibi.


 http://www.milliyet.com.tr/ozel/edebiyat/sozluk/index.html


Ek okuma




Kurân-ı Kerim'deki Belâgat Mucizesi

Belâgat; hitap ettiği kimselere göre uygun ve tam yerinde düzgün ve hakikatli güzel söz söyleme sanatıdır. Açık ve güzel ifadeli konuşma, sözün mana ve ahenk itibariyle kusursuz olmasıdır. Söylenen sözün söylenenin ihtiyacına tam olarak ve yerinde cevap vermesidir.

Belâgat ilmi iki şekilde incelenir;
Söylenilen kelamın (sözün) belâgati ve konuşan kimsenin belâgate olan kabiliyeti.
Kelamın belâgati: Bir sözün hem fasih (kusursuz) olması, hem de durumun gereğine muktezâ-yı hâle (yerine ve kişisine göre) uygun olmasıdır.
Konuşan kimsenin belâgati: Hangi gaye ile olursa olsun konuşmacının meramını yerine ve kişisine göre beliğ bir kelamla (açık-seçik bir sözle) açıklayabilme kabiliyetine sahip olmasıdır.

Belâgat ilmi: Beyân, Me'ânî ve Bedî' ilimlerinden meydana gelir.
Beyan ilmi: kişiye maksadını farklı söz ve usullerle ifade edebilme imkanı kazandıran ilim dalıdır. Bu ilmin mevzuları;
Mecaz (Sözcükleri kendi anlamı dışında kullanma sanatı)
Kinaye (Bir sözü, gerçek manasına da gelebilecek şekilde, başka bir manada kullanma sanatı)
Teşbih (Benzetme sanatı)
İstiare (Kelimeyi hakiki manası ile mecaz manası arasında alaka ve benzerlik kurarak kullanma sanatı) gibi kısımlara ayrılır.
Me’ani ilmi (manalar ilmi): sözlerin muktezayı hal ve makama uygun olmasıyla alakalı bir ilim dalıdır. Bu ilmin mevzuları altı kısımda incelenir:
Haber ve İnşâ (Bildirme ve dilek) kipleri
Zikretmek ve Hazfetmek (Söz söylemek ve aradan çıkarma)
Takdim ve Te'hîr (Öne almak ve sona bırakmak)
Kasr (Tahsis Etmek)
Vasl ve Fasl (Bağlama ve ayırma)
İcaz, İtnâb ve Müsavat (Sözü Kısaltma, sözü uzatma, eşitlik)

Bedi’ ilmi: her şeyin güzellik cihetlerinden bilhassa Arabî terkiplerden bahseder. Lafız (söz) ve mana ile ilgili bazı sanatlar ile sözün süslenmesini öğreten ilim dalıdır.

Kurân’ın belâgati ise; ayetlerinin dizilişinin, kusursuz ve sağlam oluşundan; tarzının, çekiciliğinden ve hayret verici güzelliğinden; açıklama ve anlatım metodunun, duruluk ve üstünlüğünden; manalarının, kuvvet ve doğruluğundan; sözlerinin, anlaşılır ve akıcılığından ortaya çıkan harikulade bir belâgattir.
Bu belâgati görebilmek isteyen kimsenin; lugat, sarf, nahiv, me’ânî, bedi’ ve beyân ilimlerini iyi bilmesi, bu ilimlerle birlikte zevk-i selim (sezme kabiliyeti) sahibi olması gerekir.

Manasındaki belâgat
وَ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ...
“…ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf ederler.” (Bakara, 3)
Bu ayet zekat ile sadakanın kabul olması için 5 şartın gerektiğini ifade eder.
Birinci şart: Kendisi sadakaya muhtaç olmayacak derecede sadaka vermektir ki, (وَمِمَّا) (şeylerden) kelimesindeki (مِنْ) (-den, dan) eki bir kısmını vermeyi ifade eder.
İkinci şart: Ali’den alıp Veli’ye vermek değil, belki kendi malından vermektir ki, şu şartı; (رَزَقْنَاهُمْ ) (Size rızık olandan) kelimesi ifade ediyor. Size rızık olandan veriniz demektir.
Üçüncü şart: Minnet etmemektir (yapılan iyiliği başa kakmak). Şu şarta (رَزَقْنَا) (biz rızıklandırdık) daki (نَا) (biz) lafzı işaret eder. Yani Ben size rızkı veriyorum. Benim malımdan benim kuluma vermekte başa kakmaya hakkınız yoktur, demektir.
Dördüncü şart: Zekâtı ve sadakayı öyle birine vermelisin ki, ihtiyaçları ve geçimi için sarf etsin. Yoksa zevk ve eğlenceye sarf edenlere sadaka makbul olmaz. Şu şarta ( يُنْفِقُونَ) (ihtiyaçlılara verirler) lafzı işaret ediyor.
Beşinci şart: Allah (cc) adına vermektir ki, (رَزَقْنَاهُم) (biz rızıklandırdık) ifade ediyor. Yani mal benimdir, benim adıma vermelisiniz, demektir.
Şu şartlarla beraber sadaka nasıl mal ile oluyorsa ilim, söz, fiil ve nasihat ile de oluyor. İşte bu kısımlara da (مِمَّا) (öyle şeylerden) lafzındaki (مَا) (umumiyet ifade eder) işaret ediyor.
İşte sadakayı ifade eden bu kısacık cümle beş şart ile beraber geniş bir manayı aklın gözleri önüne seriyor. Bu fevkalade tertibi Kurân'ın bütün ayetlerinde görüyoruz.

Nazmındaki belâgat
… وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ
"And olsun, Rabb'inin azabından en küçük bir esinti onlara hafifçe dokunacaksa..." (Enbiya, 46)
Bu ayette geçen kelimelere bakıldığında her biri anlam itibariyle azlığı ifade eder. Fakat cümlenin tamamı manaca "azabın şiddetine" işaret eder.
( لَئِنْ ) (eğer) kelimesi kesinlik ifade etmeyip şüphe bildirir.
( مَسَّ ) (azıcık dokunmak) kelimesi azlık ifade eder.
( نَفْحَةٌ ) (az bir esinti) kelimesi yine azlığı ifade eder. O kadar küçük ki, bilinemiyor demektir.
( مِنْ ) (-dan) eki olup azabından bir parça demektir.Yine azlığı ifade eder.
(عَذَاب) (azap) kelimesi hafif ceza demektir. İkaba (ağır ceza) nispeten azlığı ifade eder.
(رَبِّكَ) (Rab) kelimesi Allah'ın (cc) Kahhar, Cebbar, Müntakim isimlerine bedel yine şefkati hissettirmekle azlığa işaret eder.
İşte azlığı ifade eden şu altı kelime birbirine bakıp yardım eder. Bir araya gelip Allah'ın (cc) azabının şiddetine işaret eder. "Allah'ın (cc) azıcık bir azabı böyle ise şiddetlisi nasıldır?" diye düşündürür.

Üslubundaki belâgat
يَا اَرْضُ ابْلَعِى مَاءَ كِ وَيَا سَمَاءُ اَقْلِعِى وَغِيضَ الْمَاءُ وَقُضِىَ اْلاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِنَ
"Ey yer, suyunu yut. Ey gök, suyunu tut. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdî Dağı'na oturdu.
“Ve: “(Allah’ın rahmetinden uzak olan) zalimler topluluğu helak olsun!” denildi. (Hud, 44)
Bu ayette Kurân'ın üslubunun sadece bir yönünü inceleyeceğiz;
Nasıl bir savaşta kumandan zaferden sonra, ateş eden ordusuna "Ateş kes!" ve hücum eden diğer bir ordusuna "Dur!" der, emreder. O anda ateş kesilir, hücum durur. "İş bitti, istilâ ettik. Bayrağımız düşmanın merkezlerinde yüksek kalelerinin başında dikildi." der.
Aynen öyle de Allah (cc) Nuh Tufanı'ndan sonra yere ve göğe emir verir. Vazifelerini yaptıktan sonra ferman eder: "Ey Arz! Suyunu yut. Ey Sema! Dur, işin bitti. Su çekildi. Dağın başında Nuh'un gemisi durduruldu. Zalimler cezalarını buldular."
İşte şu üsluba bakıldığında "zemin ve gök iki itaatkâr asker gibi emir dinler, itaat ederler" der. İşaret eder ki, insanın isyanından kâinat kızıyor, yer ve gök hiddete geliyorlar. Yani insana, Allah'a (cc) karşı isyanı kesin bir şekilde yasaklıyor.
İşte Nuh Tufanı gibi büyük bir hadiseyi bütün neticeleriyle, birkaç cümlede, az söz ile çok şey ifade ederek, en güzel şekilde ve kısaca mucizeli bir tarzda beyan eder ki bu da Kuran’ın fevkalade belagatidir. 
*
Kur'ân-I Kerîm'in Eşsiz Belağatı

Doç. Dr. Cüneyt Eren


Kur’ân, öyle bir üslûba sahiptir ki, onun âyetlerini duyan Arap ve Acem beliğleri ona secde etmiş, onun muhteva güzelliklerini sezip anlayan hakikatşinas edipler, o Söz Sultanı’nın yanında edeple iki büklüm olmuşlardır.


Kur’ân-ı Kerîm, Allahu Teâlâ’yı tanıma ve varlığına delil olma açısından zikredilen delillerden sadece birisidir. Kur’ân-ı Kerîm’in en önemli özelliği, eski Arap üslûbuna benzemeyen yepyeni üslûbu ve beyanındaki cezâleti ile harika nazım örgüsü olan i’câzî yönüdür. Kur’ân, lafzı, nazmı, üslûbu ve içeriğiyle de insan ve cinleri bir benzerini getirmekten âciz bırakmıştır. Arapça indirilmesinin hikmetlerinden biri, belki de en önemlisi Arapçanın Allah ile kul arasında irtibatı sağlayabilecek kapasitede ifade gücüne sahip bir dil olmasıdır. Arapça, düşünme örgüsünü sağlayabilecek ifade zenginliğinin kaynağı olma özelliğinden dolayı insanlığın son kutsal kitabının dili seçilmiştir. Arapçanın en önemli özelliği, binlerce edebî sanat ve tarzı ihtivâ etmesidir. Bu özellik, verilmesi gereken mesajın, herhangi bir yanlış anlamaya mahal vermeyecek derecede kemâl veçhiyle sunulmasını sağlar.

Kur’ân-ı Kerim’i anlamak, onun bu harika nazım örgüsünün ve edebî vasfının yeterli olarak değerlendirilmesine bağlıdır. Hatta, İslâm ilimleri tarihine göz attığımızda, itikadî ve amelî ihtilafların temelinde, Kur’ân’ın edebî inceliklerini anlamadaki farklılıkların önemli bir tesiri olduğunu görmekteyiz.

Arap Belâgatının Tarifi, Kısımları, Konu ve Gayesi

Belâgat, lügatte, varmak ve ulaşmak demektir.1 Terim olarak, zorlama ve yapmacıktan uzak olarak yorumlamaya gerek olmaksızın kolay ve anlaşılır bir tarzda insan nefsinde etki bırakarak hâlin muktezasına göre söz söylemektir. 2 Buna, sözü yerinde, zamanında, doğru ve güzel söylemek de diyebiliriz.

Bugün edebî sanatlar unvanı altında edebiyatçıların üzerinde genel hatlarıyla ittifak ettikleri bir tasnifi vardır. Bu sanatların tariflerine kısaca göz atacak olursak: Beyân, her hangi bir anlamı farklı söz ve usûllerle anlatmayı öğreten, kendine ait özel kuralları olan bir ilim dalıdır. Sözü duruma uygun, açık, düzgün ve süslü söyleme sanatı olan bedî’ ilim olarak edebî sanatlarla örülü ifadenin lafız bakımından kusursuz, mana bakımından makul ve aynı zamanda bir ahenge sahip olmasının usûl ve kaidelerini inceleyen ilimdir. Meâni ilmi ise, değişik cümle şekilleri ve kullanılışları ile lafızların muktezâ-yı hâle mutabakatını bildiren ahvâle dair usûl ve kaideleri açıklayan ilim olarak tarif edilir.

Belâgat, terkip oluşturmakla anlamı ifade etmesi açısından, lafızla ilgili bir sahadır. Bu yönüyle Arap belâgatının konusu özetle, lafız ve o lafzın taşımış olduğu geniş boyutlu anlamıdır. Lafızları sadece taşımış olduğu anlamlarına hasretmek bir yerde onları dondurmak demektir. Kendi başına bir anlam ifade eden aynı lafız, farklı üslûb ve çeşitleri ile edebî sanatlarla örgülü bir kanaviçe içerisinde renk, değer ve itibar kazanarak, muhatabın nazarında bir şekle bürünür.

İşte belâgat ilmi, Arap dilinin hususiyetlerini idrak etmek ve ince sırlarına vakıf olmak bakımından değer arz eden ilimlerin başında gelir. Bu konuda, “Kur’ân-ı Kerîm’in i’câzı, zevk-i selîm ile anlaşılabilir, fakat anlatılamaz. Hissolunan bu zevki elde etmek için, belâgatla iç içe olmak, tam bir belâgat kültürü kazanmak gerekir.” denilmiştir. 3 Onunla Kur’ân nazmında ilk bakışta görülmeyen, ancak dikkatli araştırma sonucunda anlaşılan lügavî i’câz perdesi ortadan kalkar. Murad-ı İlâhi, daha canlı, daha çarpıcı olarak etraflıca keşfolunur.

Araştırmamızın sınırlı çerçevesi içerisinde takdim edeceğimiz birkaç örnekte, Kur’ân ayetlerinin arap dilinin belâgat özellikleriyle bakıldığında ne derece zengin anlamlar ihtiva ettiği görülecektir/görülmektedir:

Belâgatın Kur’ân’ı Anlamadaki Rolü 

Çalışmamızın dar boyutları içerisinde, her birisi ayrı zengin mana ve değere sahip olan sanatlardan ve ilgili örneklerinden sadece bazılarına işaret edeceğiz:

a) Hazf ve Zikr

Hazf, meâni sanatlarından biri olup bir ifadedeki söylenilmesi gerekmeyen kelimelerin bir veya birkaçını ya da bazı cümleleri kaldırma suretiyle yapılan söz kısaltmasıdır. 4 Zikr ise bir ifadedeki söylenilmesi gereken kelimelerin bir veya birkaçının ya da bazı cümlelerin ibarede yer almasıdır. 5 Burada kastettiğimiz mana, ayet içinde geçen kelimelerin bazen zikredilip bazen de zikredilmemesi olarak özetlenebilir. Bu sanata vâkıf olmak, Kur’ân’ın büyüleyici ikliminden o nispette istifadeye sebep olacaktır. Şimdi bu sanata ait birkaç örnek sunalım.

Örnek 1: 

Cenâb-ı Hak, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا يَحِلُّ لَكُمْ أَنْ تَرِثُوا النِّسَاءَ كَرْهاً - Ey mü’minler, kadınlara zorla varis olmanız size helal olmaz.” (Nisa Sûresi, 4/19) buyurmaktadır. Dikkat edilecek olursa bu ayette kadınlara zorla vâris olma yasağı “لا يَحِلُّ - helal değildir” ibaresiyle gelmiştir. Oysa Kur’ân-ı Kerim’de yasaklanan şeylerin çoğunluğu, وَلا تَقْتُلُوا أَوْلادَكُمْ خَشْيَةَ إِمْلاقٍ - Bir de açlık korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.” (İsrâ Sûresi, /31) وَلا تَقْرَبُوا الزِّنَى إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِيلاً Zinaya da yaklaşmayın, çünkü o pek çirkindir ve kötü bir yoldur. (İsrâ Sûresi, /32) وَلا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ حَتَّى يَبْلُغَ أَشُدَّهُ - Yetimin malına da yaklaşmayın...” (İsra Sûresi, /34) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ - Ey iman edenler, bir kavim diğeriyle alay etmesin.” (Hucurât Sûresi, 49/11) gibi örnek ayetlerde görülüğü üzere nehy edatı ile gelmektedir.

“La yahillü” ile başlayan bu iki ayetteki yasaklamanın farklı sîga ile gelme sebebi ne olabilirdi? Yine bu ayete benzeyen: وَلا يَحِلُّ لَكُمْ أَنْ تَأْخُذُوا مِمَّا آتَيْتُمُوهُنَّ شَيْئاً - Kadınlarınıza verdiğiniz mehirleri geri almanız size helâl olmaz.” (Bakara Sûresi, 2/229) örneğinde olduğu gibi, bu üslûbun, insanların uzun müddettir yapageldikleri, alışkanlık kazandığı ve o işi yapmalarında herhangi bir beis görmedikleri durumlarda kullanıldığı görülmektedir. Yani bu ibare ile gelen yasaklama, bir bakıma muhatabına yasaklamanın taşımış olduğu olgu karşısında daha dikkatli olması gerektiğini ifade etmektedir.

Bu şekilde bir ifade ile Kur’ân kalblere, gönüllere, vicdanlara, onun uhrevi boyutuna vurgu yaparak insanın duygularını harekete geçirerek yasakları ifade ediyor.

Örnek 2: 

Kur’ân-ı Kerîm’de ifadesini bulan lügavî i’câza en güzel örneklerden biri Vâkıa Sûresindeki şu ayetlerde yer alan vurgu edatı olan ‘lam harfinin’ hazf ve zikri ile tek başına yüklenmiş olduğu misyondur.

أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَحْرُثُونَ* أَأَنتُمْ تَزْرَعُونَهُ أَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ * لَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَـاه حُطَاماً فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ * إِنَّا لَمُغْرَمُونَ *بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ

Ek­ti­ği­niz to­hu­ma bak­sa­nı­za! Siz mi onu ye­tiş­ti­ri­yor­su­nuz Biz mi? Eğer dilesey­dik onu kesinlikle ku­ru çöp hâli­ne ge­ti­rir­dik, siz de şa­şıp ka­lır, piş­man olur­du­nuz: “Ey­vah! Emek­le­ri­miz bo­şa git­ti. Hat­ta doğ­ru­su biz rı­zık­tan mah­rum kal­dık, se­fa­le­te mah­kûm ol­duk, hatta tamamen rızıktan mahrum olduk” der­di­niz.” (Vâkıa Sûresi, 56/63-67)

أَفَرَأَيْتُمُ الْمَاءَ الَّذِي تَشْرَبُونَ * أَأَنتُمْ أَنزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ الْمُنزِلُونَ * لَوْ نَشَاءُ جَعَلْنَـاهُ أُجَاجاً فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ

Pe­ki iç­ti­ği­niz su­ya ne der­si­niz? Onu bu­lut­tan siz mi in­dir­di­niz, yok­sa Biz mi? Di­le­sey­dik onu tuz­lu hâle getirirdik. Şük­ret­me­niz ge­rek­mez mi?” (Vâkıa Sûresi, 56/68-70)

Görüldüğü gibi ilk ayette "جَعَلْنَا" kelimesinin başına "ل" harfi gelmişken, ikinci ayette aynı "جَعَلْنَا" kelimesinin başında bu harf yer almamaktadır. Bu iki yerde farklı gelmesinin binler hikmetinden açık görüleni şudur:

İlk ayet, ekimden bahsetmektedir. Çiftçi, ekin için çalışır, çalışmasının karşılığında da kendince mahsûlü hak ettiğine inanır. Ziraat işi, çalışma ister, ter dökmek ister. Çiftçi de kendine düşen bu çalışmayı yapmıştır. Bu çalışmasının karşılığında kesin olarak hasad alacağına inanır. Bir yerde çalışmasının haklı gururu ile bekleme içinde olup âdeta minneti yoktur. Oysa takdir her zaman Allah'a aittir. Çalışma sadece bir sebeptir. Müsebbip ise ancak Allah (c.c)'tır. Dolayısıyla havl ve kuvvetin ancak O'na ait olduğuna "ل" tekid edatı ile vurgulama yapılmıştır. Bu harf tek başına, yanlış bir inancı reddetmektedir. Oysa ikinci ayette durum farklıdır. İkinci ayet suyun indirilmesinden bahseder. İnsanoğlu da suya karşı her daim acziyetini itiraf etmektedir. Yağmur, doğrudan rahmet-i ilahîye bağlı olduğundan, insan ancak acz ve fakrıyla o rahmete ihtiyacını arz ederek yağmuru niyaz edebilir. Dolayısıyla bu anlayışı vurgulayacak "ل" edatı zikredilmemiştir. 6

Örnek 3: 

اُقْتُلُواْ يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضاً يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُوا مِن بَعْدِهِ قَوْماً صَالِحِينَ * قَالَ قَآئِلٌ مِنْهُمْ لاَ تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ .

Yusuf’u öldürün yahut onu uzak bir yere atın ki babanızın sevgi ve teveccühü yalnız size kalsın. Ondan sonra da tövbe ederek salih kimseler olursunuz. İçlerinden biri: “Yusuf’u öldürmeyin, (o) kuyunun dibine atın. Yolcu kafilelerinden biri onu yitik olarak alıp götürsün. Eğer yapacaksanız böyle yapın!” dedi. (Yusuf Sûresi, 12/9-10)

Yukarıdaki ayetlere dikkat edilecek olursa, “أَرْضاً -her hangi bir yer”, kelimesi nekre gelmiş, diğer bir ifadeyle belirlilik anlamı veren "اَلْ" takısı belli bir maksada matuf hazf olmuş, “الْجُبّ - o kuyu” kelimesi ise marife olarak "اَلْ" takısı ile gelmiştir. Belâgat açısından değerlendirilecek olursa, bu ifade şeklinin, anlamı doğrudan etkileyen bir misyonu olacaktır. Zira, nekrelik genellik anlamı taşır. Nekre isim, ifade ettiği şeylerin bizzat kendisi olmayan ve tek bir varlığı göstermeyen isimlerdir. Bu tür isimlerin içerdiği anlamlar tek bir objeye hasredilemez. Nekre kelimeler, başına belirlilik ifade eden "اَلْ" getirilmesi suretiyle “ma’rife – belirli” yapılır. Marife ise, belirli bir şeye delalet eden isimdir. "اَلْ" takısının aslî görevi eklendiği nekire isimleri ma’rife hâline getirmesidir. 7

Kardeşleri Yusuf (a.s)’a tuzak kurarlarken öncelikle onu öldürmeyi hedeflemişlerdi. Bunu ayetin başında yer alan “اقْتُلُواْ يُوسُفَ -Yusuf’u öldürün!” sözünden anlayabiliriz. Daha sonra “أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضاً - yahut onu uzak bir yere atın.” önerisi takip etmektedir. Bu teklif de bir çeşit ölüm anlamına gelmektedir, bunu cümlede yer alan herhangi bir yer anlamındaki nekre أَرْضاً kelimesinden anlamaktayız. Muayyen bir yere delâlet etmeyip, her türlü mekânı içine alabilecek bilinmeyen bir yerdir. Yani açlıktan susuzluktan, belki de yırtıcı hayvanların saldırılarına maruz kalarak ölebileceği bilinmeyen bir yer. Bütün bu anlamları أَرْضاً kelimesinin nekre gelmesinden çıkarmaktayız. Ancak bu ölüm ilkine göre daha farklıdır. İlkinde, doğrudan öldürme önerisi varken burada dolaylı yoldan öldürme kasdı vardır.

Daha sonraki merhalede ise öldürülmesinden vazgeçilme durumu söz konusudur. “لاَ تَقْتُلُوا يُوسُفَ - Yusuf’u öldürmeyin!” “ وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْـجُبِّ - o kuyunun dibine bırakın” teklifi gelir. Zira o, her ne kadar kıskanıyor olsalar da, yine de kardeşleridir. Onlar da her ne kadar günah işleseler, yine de peygamber ocağında yetişmiş iman sahibidirler. Cürümlerini, daha sonra yapacakları tövbe ile gizlemeye çalışmakta, bir yerde vicdanlarını rahatlatmak istemektedirler. Nitekim ayetin şu kısmı buna işaret etmektedir: “وَتَكُونُوا مِن بَعْدِهِ قَوْماً صَالِحِينَ - Ondan sonra da tövbe ederek salih kimseler olursunuz.”

Bu merhalede “وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْـجُبِّ - (o) kuyunun dibine bırakın.” cümlesinde yer alan kuyu kelimesi الْجُبّ marife gelmiştir. Kelimedeki tek bir “el” harfi kardeşlerinin, Yusuf'u öldürmek istememelerine delalet etmektedir. Bu merhalede artık, Yusuf'un, kardeşleri tarafından bilinen o kuyuya sadece bırakılması teklif edilmektedir. Öldürülmesi istense idi, bilinmeyen bir kuyuya bırakılması teklif edilirdi. Yani, bir araya gelme nedeni olan Yusuf'un öldürülmesi planlarından merhale merhale vazgeçilerek, onun sadece o diyardan uzaklaştırılması önerilmektedir. “يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ - Yolcu kafilelerinden biri oradan geçerken onu alıp götürsün.” sözü de bu hükmü desteklemektedir. Bunu da “إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ - Eğer yapacaksanız böyle yapın!” sözüyle kısmen hafifletmektedir.

b) Hakikat – Mecaz

Hakikat, lügatte bir şeyin gerçek olmasıdır. Istılahta ise bir kelimenin sadece delâlet ettiği manada veya en başta konulduğu anlamda kullanılan kelimedir. Mecazın zıddıdır. Mesela, arslan kelimesi bilinen hayvan kastedilerek itlak olunmuşsa hakikat, bir insanın şecaatini kastederek kullanılmışsa mecaz olur. Kelamda asıl olan, hakikat olmasıdır.

Mecaz ise, bir kelimenin cümledeki manası dışında, kullanılma sanatıdır. 8 Istılahta ise, konulduğu anlamın kastedilmediğine karine ile birlikte, konulduğu anlamın dışında doğru şekilde kullanılmasıdır. Mecaz, i’câzı en yüksek noktada temsil eden ve ulaştırılmak istenen mesajı muhataba en yoğun bir şekilde veren ifade şeklidir. Söze güzellik, parlaklık, zarâfet, kuvvet ve canlılık vermek için kullanılır. Kur’ân’da mecazî anlamda kullanılan kelime ve terkipler çoktur.

Dili Arapça olan ve diğer dillere nisbeten belâgatta zirvede olan Kur’ân-ı Kerim’de de Mecaz sıklıkla kullanılmış, verilmek istenen mesaj tenezzülat boyutunda sunulmuştur. Sözün hakikat mi, mecaz mı olduğu anlaşılmadan murad edilen mananın anlaşılması mümkün değildir. Bunların bir kısmı herkes tarafından kolayca anlaşılabilecek türde iken, bazıları ancak dil uzmanları tarafından anlaşılabilir. İşte Kur’ân’ın doğru anlaşılabilmesi için dilin sahip olduğu üslûb ve özelliklerinden sayılan bu ilmin bilinmesi kaçınılmazdır.

Örnek: 

فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ * وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ - Ve tartıları hafif gelen her kimseye gelince, onun anası hâviye(uçurum)dir. (Kâria Sûresi, 101/9-10) ayetinde “أُمُّهُ – annesi” kucak açmış bir anneye işaretle, varılacak olan Cehennem’in de kâfirlere kucak açacağı ve içine alıp barındıracağı anlamında Cehennem’den mecazdır. Varacağı yer, yatağı, kucağına sığınacağı yer, istiâre yoluyla mecazdır. Zira ana kucağı, evladın barınacağı yer olma hasebiyle me’vaya benzetilmiştir. Burada aynı zamanda acıma ve tahkir de söz konusudur. “Nihayet sığınıp varacağı en şefkatli anası, hâmisi kızgın ateş olan haviyeden ibaret bulunan bir kimsenin halindeki felaket ve fecaatin şiddet ve büyüklüğünü düşünmeli.” 9

c) Takdîm ve Te’hîr 

Cümlenin bütün ögelerini bir defada söylemek mümkün olmadığından bazısını önce, bazısını da sonra söylemek gerekir. Takdîm, bir sebepten dolayı cümle dizimindeki bir kelimenin diğer bir kelimeden önce getirilmesidir. Bir şeyi takdîm etmek onu başkalarının önüne koymaktır. 10 Yani sonra zikredilmesi gereken kelimeyi herhangi bir sebepten dolayı zikredilmesi gereken yerinden önce zikretmektir. Takdîmin zıddı olan te’hir de, önce gelmesi gereken cümlenin bir ögesinin, bazı özel şartlardan dolayı sonraya bırakılması demektir. 11

Örnek 1: 

“إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ (Rabbimiz!) Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnı‎z Senden medet umarı‎z.” (Fatiha Sûresi, 1/5) إِيَّاكَ lafzı tahsisi ifade etmek için takdîm edilerek, takdîm sanatı icra edilmiştir. Mef’ûlün takdîmi ile gerçekleşen bu sanatın ayete kattığı anlam ise; yapılacak olan ibadette şirkin kesinlikle reddi olarak özetlenebilir. Böyle bir takdim olmadığı takdirde başkalarına da ibadet edilebileceği anlaşılabilir.

Örnek 2: 

“وَقِيلَ يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءَكِ وَيَا سَمَاءُ أَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاءُ وَقُضِيَ الْأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْداً لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ - ‘Ey yer suyunu yut ve ey gök (suyunu) tut’ denildi, su çekildi, iş bitirildi, gemi Cûdi’ye oturdu. ‘Zalimler yok olsun’ denildi.” (Hud Sûresi, 11/44) “أَرْضُ” kelimesinin “سَمَاءُ” kelimesine takdim edilmesinin de hikmetleri vardır; şöyle ki, yeryüzü istikrar yeridir. Döşek vazifesi görür. Gemiler için bir liman, içindekiler için bir kurtuluş yeridir. Yer ve göğün suları, onun üzerinde birikir. Ayrıca isyanları sebebiyle Hz. Nuh’un (a.s.) kavmi yeryüzünde helak olmuşlardır. Boğulma “Arz” cihetinden olmuştur.

d) Tazmîn

Tazmîn lügatte, bir şeyi bir kaba koymak, içermek, mecbur etmek demektir. Terim olarak kısaca, bir fiilin anlamını başka bir fiile vermek veya lafzı hak ettiği başka bir lafzın anlamına sokmaktır. 12

Kendi başlarına müstakil anlamları olmayan harf-i cerler de müteaddi olduğu fiillerle değişik manalar kazanmaktadır. Bu durum fiiller için de geçerlidir. Yani, kendi başına müstakil bir anlamı olan her fiil, kendisiyle müteaddi olduğu harf-i cerle yeni bir anlam kazanır. İşte harf-i cerlerle fiillerin birbirlerine dahil olması ve neticesinde yeni bir anlam kazanması demek olan bu duruma da tazmîn denir.

Şimdi aşağıda bu sanatla ilgili birkaç örnek vereceğiz:

Örnek: 

“قُلْ إِنَّ الأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ... - De ki: “Bütün yetki ve karar bütünüyle Allah’ındır” (Âl-i İmran Sûresi, 3/154)

“ قَالُوا نَحْنُ أُولُوا قُوَّةٍ وَأُولُوا بَأْسٍ شَدِيدٍ وَالْأَمْرُ إِلَيْكِ فَانظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ - Onlar: “Biz güçlü, kuvvetliyiz, savaşçı milletiz. Ama yetki sizindir, değerlendirip münasip gördüğünüz emri verin!” dediler. (Neml Sûresi, 27/33)

Dikkat edilecek olursa emir kelimesi ilk ayette "ل" harfiyle, diğerinde ise "إلى" harfiyle teaddi etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm›in belâgatına göre bu farklılığın kesinlikle bir hikmeti vardır. Zira ilk ayette, bütün yetki ve kararın üzerinde şüphe olmayan Allah›a ait olduğu hakikati takrir edilmektedir. Bu makamda aidiyet ifade eden "ل" harfi en uygunudur.

İkinci ayette ise Sebe’ halkından bahsedilmektedir. O günlerde Yemen'in San'a yakınlarında Ma'rib kentinde bin yıl kadar bütün Arap yarımadasına hükmetmiş olan Sebe’ halkının başında bir kadın hükümdar bulunuyordu. İstişare heyetini toplayıp Hz. Süleyman (a.s.)'ın göndermiş olduğu mektup hakkında onlarla danışır. Onlar da: “Biz güçlü, kuvvetliyiz, savaşçı milletiz. Ama yetki sizindir, değerlendirip münasip gördüğünüz emri verin!” derler. Bu ifade ile son sözün ona ait olduğuna işaret eden en uygunu "إلى" harfi ceri gelmiştir. 13

Örnek: 
“ إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللَّهِ وَابْنِ السَّبِيلِ -

Zekâtlar sadece fakirlere, düşkünlere, zekât toplayan görevlilere, kalbleri İslâm’a ısındırılacak olanlara, esirlik ve kölelikten kurtulmak isteyenlere, borçlulara, Allah yoluna ve bir de muhtaç kalmış yolcu ve gariplere mahsustur.’’ (Tevbe Sûresi, 9/60)

Yukarıdaki ayette zekât fonundan alabilen sekiz sınıf zikredilmektedir. Ancak dikkat edilecek olursa bunlardan ilk dört sınıf, yani (fakirler, düşkünler, zekât toplayan görevliler ve kalbleri İslâm’a ısındırılacak olanlar) için "ل" harf-i ceri, geri kalan diğer dört sınıf, yani (esirlik ve kölelikten kurtulmak isteyenler, borçlular, Allah yoluna ve bir de muhtaç kalmış yolcu ve garipler) için de "فـي" harf-i ceri kullanılmıştır. Zira, ilk dört sınıfın zekâtı hak etmesi, onların mülkî ehliyetlerinden dolayıdır. Bunun için mülkiyet ifade eden lâm harfi en uygunudur. Diğer dört sınıf ise bu zekâta daha çok ihtiyaç duyan kesimdir. Dolayısıyla "فـي" harf-i ceri burada belâgat açısından tam yerinde kullanılmıştır. 14

Sonuç: 

Bu çalışmada, her birisi ayrı zengin mana ve değere sahip olan bu sanatların Kur’ân-ı Kerîm’in daha iyi anlaşılmasına yapmış olduğu katkıyı belirtmeye çalıştık. Malum olduğu üzere Kur’ân vahyinin nazil olduğu Cahiliye Dönemi’nde Araplar edebiyat ve belâgatta zirvede sayılıyorlardı. Hatta kendilerini, dili en güzel konuşan, meramını en güzel ifade eden bir kavim olarak görüyorlardı. Bu topluluğa Kur’ân-ı Kerîm Hz. Peygamber’in bir mucizesi olarak inmiş ve ortaya koymuş olduğu i’câzının bir benzerini meydana getirmeye davet etmesi anlamında Araplara tehaddîde bulunmuş yani meydan okumuştur. Ancak yüksek bir edebî zevke ve seviyeye sahip olan Araplar bu çağrıya cevap verememişler, Kur’ân’ın belâgatı karşısında eğilme mecburiyetinde kalmışlardır.

İşte Kur’ân-ı Kerim’i hakkıyla anlamak, Kur’ân’ın bu harika nazım örgüsünün ve edebî vasfının yeterli olarak değerlendirilmesine bağlıdır. Hatta, İslâm ilimler tarihine göz attığımızda, itikadî ve amelî ihtilafların temelinde, Kur’ân’ın edebî inceliklerini anlamadaki farklılıkların önemli bir tesiri olduğunu görmekteyiz. Arapçaya bütün bu sanat özellikleriyle vâkıf olmak, Kur’ân-ı Kerîm’i doğru anlamanın tartışmasız en önemli vasıtasıdır.

* ceren@yeniumit.com.tr

Dokuz Eylül Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi

Dipnotlar

1. Belâgat kelimesinin lügat anlamları için bkz. el-Câhiz Ebû Osman, el-Beyân ve’t-Tebyîn,Beyrût, ts., I/88-96; et-Tehânevî Muhammed b. Ali, Keşşâfu İstilâhâti’l-Kâmus, Beyrût, 1999, s. 1006; el-Cârim Ali-Emin Mustafa, el-Belâgatu’l-Vâdıha, İstanbul, 1984, s. 8; Bilgegil Kaya, Edebiyat Bilgi Teorileri, Ankara, 1980, s. 21.
2. Seyyit Şerif el-Cürcâni, et-Târifat, İstanbul, 1203., s. 25; Cârim Ali Emîn, el-Belâgatu’l-Vâdıha, s. 8. Belağat ilmi hakkında ayrıca bkz., Taşköprüzâde Ahmed Efendi, Mevzû’âtu’l-’Ulûm, İstanbul, 1313, I/228-242; İbn Abd Rabbih el-Endelusî, el-’İkdu’l-Ferîd, Beyrût, 1940., II/105., Ahmed el-Hâşimî, Cevâhiru’l-Belâga, Beyrût, ts., s. 31.
3. Coşkun Ahmet, a.g.m. s. 191.
4. Bkn. Tâhiru’l-Mevlevî, Edebiyat Lügatı, İstanbul, 1973., s. 52; Fîruzâbâdî Mecduddîn, el-Kâmusu’l-Muhît, Beyrût, 1407, s. 507-508; İbnu Manzûr, Lisânu’l-Arab, Beyrut, ts., IX/39-40.
5. Bkn. Tahiru’l-Mevlevî, a.g.e., s. 184; İbn Fâris, Mu’cemu’l-Makâyis fi’l-Lüga, Mısır, 1972., s. 388; İbnu Manzûr, Lisânu’l-Arab, IV/310-311.
6. İlgili örnek için bkn. Abbâs Fadıl Hasan, İ’câzu’l-Kur’âni’l-Kerîm, Amman, 1991, s. 203.
7. Ahmed el-Hâşimî, el-Kavâ‘idu’l-Esâsiyye li’l-Lugatil ‘Arabiyye, Kahire ts., s.109; Arapça’da اَلْ -harf-i tarif genel olarak ma‘rifelik (belirlilik) dışında, ism-i mevsûl, zâid ve ivaz/karşılık vazifeleri de vardır.
8. es-Suyûtî Celâluddîn, el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Kahire, 1951, s. 105.
9. Yazır, Elmalılı Hamdi, a.g.e., IX/395.
10. Bkn. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XII/466-467; Matlûb, a.g.e., s. 404; Akkavî, a.g.e., s. 412.
11. Bkn. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, IV/12; Tahiru’l-Mevlevî, a.g.e., s. 157.
12. Abbâs Hasan, en-Nahvu’l-Vâfi, Mısır, 1963, s. 255.
13. Bkn. Abbas Fadıl Hasan, a.g.e., s. 196.
14. Bkn. Hâdi ‘Atiyye Matru’l-Hilâlî, el-Hurûfu’l-Âmile fi’l-Kur’âni’l-Kerîm, Beyrut, 1986, s. 350-351.

Kaynak: http://www.msxlabs.org/forum/x-sozluk/367994-belagat-nedir.html#ixzz3hLNHgqPZ
http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/kur-an-i-kerim-in-essiz-belagati

*
Bedi´ İlmi


Müktezâyı hale (yerine ve adamına) uygun sözlerin süsleme tarzlarıyla ilgili bilgileri öğreten ilme «Bedî´ ilmi» denilir. Bu süsleme tarzlarının bir kısmı, mânâ ile ilgili güzelleştirmeler olup bunlara manevî güzelleştirici san´atlar denilir. Bir kısmı da lafızla ilgili süsleme san´atlandır. Bunlara da lafza ait süsleyici san´atlar denilir. [1]

I. Mânâ İle İlgili Süsleme San´atları

1- Tevriye:

Biri yakın olup sözden ilk anda anla­şılan ve fakat kasdedilmeyen, diğeri de uzak olmak üzere iki mânâsı bulunan bir lafzı zikredip bir nükteden dolayı uzak mânâsını kasdederek o lafzı bu mânâsında kullan­maya «tevriye» denilir. Tevriye´de kasdedilen mânâya gizli bir karine ile intikal edilir. Misâl:
"Geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi uyutan), gündüzün ne işlediğinizi bilen: (sonra belirlenmiş süre tamamlansın diye gündüzün sizi dirilten (uykudan uyandıran) O´dur.»[2] Yüce Allah,sözüyle «günahları işlemek» olein uzak mânâsını kasdetmiştir.

Ve şâirin şu beyti gibi « Ey saygı değer ve kendisine halkın köle olduğu efendim! Sen Hüseyin´sin, fakat sen bize fazla eziyet ediyorsun.» «Yezid» kelimesinin yakın mânası özel isim, kasdedilen uzak mânâsıda = «arttı» filinin müzâridir.

[ Bazı misaller:
« Senin, şiirinin beyitleri, köşkler gibidir (sağlamdır). Fakat, güzelliklerini görmeye engel olan hiçbir kusur onlarda yoktur. Sözlerinin akıcı olması ve mânalarının ince olması hayret edilecek bir şeydir. »[3]

Rahman olan Allah, Arşı kud­retiyle kuşatmıştır.»[4] «Biz, göğü bir kuvvetle bina ettik.»[5]
« Asaletti isen, çalı­şıp çabala ve dedene (ecdadına) güvenme.[6]

« Mısırlılara ait çok miktarda eser gördüm. Sen (onlarda) herhangi bir kusur gördün mü?»[7]

« Zaman tarafıdan etkilenmesine rağmen, mahvolmamış, Mısırlılara ait bir eser gördüm.»[8]

2- Tıbâk:

(Aralarında gerek tezad, gerek diğer bütün) karşılaştırmalar bulunan) İki zıt mânânın bir arada zikredilmesine «Tıbâk» denir.
Misâl: Şu âyette olduğu gibi

´Uykuda oldukları halde, sen onlan uyanık sanırsın»[9]

ve şu âyette olduğu gibi:

«Fakat insanların çoğu bilmezler. Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise, tamamen gafildirler.»[10]

[Bazı misâller:[11]

« Hazreti Peygamber (s.a.) buyurmuş ki; « Malın en hayırlısı, uyuyan göz için uyumayan pınardır.»[12] Yâni uyuyan ve uyanık mânâlarını ifâde eden kelimeler bir arada zikredil­miştir.)
Yüce Allah şöyle buyurmuş:

« Yaptıkları günah­ları, insanlardan gizlerler de Allah´tan gizlemezler.»[13]

« Ölü. iken hidâyetle diriltip, kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nur verdiğimiz bir kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkmayan kimsenin durumu gibi olur mu? »[14]

-« Herkesin kazandığı iyilik lehine, yaptığı kötülük ise aleyhinedir.»[15]

Düşman, (yaptığın) kötülüğü açığa vurur ve iyiliği gizler.»[16]

»Doğruluğu seviyorum, yalan sevmiyorum.»[17]

3- Mukabele:

Mukabele de tıbak´dan sayılır. Muka­bele, önce iki veya daha fazla mânâyı bir araya getirmek, sonra sırasıyla bunların karşılıklarını zikretmektir.[18]
Misâl: Şu âyette olduğu gibi:
 «Artık kazanmakta olduklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar.»[19]

[ Bazı misâller:
"Hz- Peygamber (<=.a.), Ensâra şöyle buyurdu: « Siz, harbin korku anıwda çoğalıyorsunuz ve ganimete tama´ anında azalıyorsunuz.[20]

´ Onun, ne gizli bir dostu, ne de görünürde bir düşmanı yoktur.»[21]

-Cemaatin bulanıklığı (sıkın­tısı), yalnızlığın sefasından (huzurundan) daha iyidir.»[22]

 « Cahilin öjkesi, sözünde, akıllının öjkesi ise işindedir.»334[23]

.Allah, temiz şeyleri onlar için helal, murdar şeyleri de haram kılar.»[24]

geçene üzülmemeniz ve Allah´ın verdiği nimetlere sevinip şımarmamanız içindir.:[25]

« İşte AUah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.»[26]

4- Mürâ´ât-ı nezîr:

Tezat dışındaki bir hususiyetten dolayı, mânâları arasında bir ilgi bulunan kelimeleri bir araya getirmektir.[27]
Şâirin şu sözünde olduğu gibi:
´Dallardaki çiğ, hafif rüzgarın esintisine mâruz kalan ve yere düşen ıslak incilere benziyor.», «Kuş, okuyor (ötüyor), göl, bir sayfadır. Rüzgar, yazıyor. Bulutta, harekeliyor (noktalıyor).»

I Bazı misâller:

« Güneş de ay da mutlaka bir hesaba göre hareket ederler.[28]

Gözler, O´nu görmez. O ise, bütün gözlen görür.»[29]

5. İstihdam:

İki mânâsı olan bir sözün bir mânâsını kendisiyle, diğer mânâsını, zamiriyle ifâde etmek san´a-tıdır. Veya bir lafza râci olan iki zamirden biriyle lafzın bir mânâsını, diğeriyle de diğer mânâsını kasdetmek san´atıdır.

Birinci kısma misâl: Şu âyette olduğu gibi:

´Sizden her kim, hilâli (Rama­zan ayının ilk hilâlini) görürse oruç tutsun (oruca başb asın).»[30]
Yüce Allah Iile hilâli kasdetmiştir.
da ona dönen zamir ile de belirli zamanı (Rama­zan ayını) kasdetmiştir.

İkinci kısma misâl: Şâirin şu sözünde olduğu gibi:
»Onlar, her ne kadar benim içimde seksek ağacı ateşine benzeyen aşk ateşini yaktılarsa da yine Cenabı Hak seksek ağacını ve onun bulunduğu yerde ikâmet edenleri gelişecek şekilde sulasuı.» Seksek ağacı, çölde bulunur. lafzına raci olan ve lâfızla-nndaki iki zamirin birincisinden onun yeri, ikincisinden de onun ateşi kasdedilmiştir.
[ Bir misâl:
Cerîr´in şu sözü gibi: « Bir kavmin toprağına yağmur yağdığı zaman, onlar kızsalar bile onu(n çayırını) otla­tırız.»[31]

6. Cem´ :

Mânâları bakımından birbirine uygun düşen veya tekabül eden lafızları bir hükümde toplamağa cem´i denir.

Ebu´l-´Atâhiyye´nin şu şiiri gibi:

Ey MücâşV b. Mesâde): Gençlik, işsizlik ve zenginlik insanın fevkal­âde bozulmasına sebep olan unsurlardır.» [Şiirde üç şey, bir hükümde birleştirilmiştir. ]

7. Tefrik:

Aynı cinsten olan iki şeyi, biribirinden ayırmaktır. Şâirin şu şiirinde olduğu gibi:

«İlkbahar bulutunun cömertliği, övülen emirin bağış günün­deki cömertliği gibi olamaz. Çünkü emirin bağışı, altın kesesidir. Bahar bulutunun cömertliği de su damlasıdır.»[32]

8. Taksim:
Şu kısımlara ayrılır:
a) Bir şeyin bütün kısımlarını zikretmektir. Misâl:
«Bugün ve bu günden önce geçmiş olan dünün ilmini biliyorum. Fakat yarın ne olacağını bilemiyorum»

b) Çok sayıdaki şeyleri zikrettikten sonra, bunlardan her birinin hakkını ayrı ayrı vermektir. el-Cerîr´in şu şiirinde olduğu gibi:
«Hiç kimse kendisine yapılmak istenen zulme sabredip oturmaz. Yalnız iki zelil ki bunların biri eşek diğeri kazıktır. Eşek, eski bir ip parçasıyla zillet üzere bağlanır. Kazık ise başı yarılır, ve kimse ona acımaz.»
[ Bir misâl:
« Yahut onları erkekli dişili çift çift verir. Dilediğini de kısır yapar.»[33]

c) Veya bir şeyin vasıflarını zikretmek ve herbirisine uygun olan ilâvelerde bulunmaktır. el-Mütenebbî´nin şu şiirinde olduğu gibi:
«Ben, kargı´larla ve uzun müddet ağızlarına bağladıkları yaşmaktan dolayı bıyıklan yeni terlemiş gençlere ben­zeyen ihtiyarlarla hakkımı arayacağım. Onlar düşmanla karşılaştıklarında ağır (sebatlı), yardımaçağırûdıklarmda hafif, hamle yaptıkları zaman çok ve sayıldıklarında da azdırlar.»

9- Te´kidü´1-medh bi-mâ yüşbihü´z-zemm:

Birini zemediyormuş gibi görünerek medh etmektir. Veya yer­meye benzeyen övme. Bu, iki kısma ayrılır:

a) Birincisi: Olumsuz olan bir yerme (zem) vasfın­dan; «ona dahil imiş gibi farzederek» bir övme vasfını ondan ayırarak zikretmek şeklinde yapılır. en-Nâbiğa ez-Zübyânî´nin şu şiirinde olduğu gibi:
´´Onlarda hiçbir ayıp ve kusur yoktur. Şu kadar varki ordularla vuruşa vuruşa kılıçlarının ağzı kırılmıştır.»

[ Bazı misâller:
«Yüce Allah şöyle buyurmuş: « Firavuna dediler ki: « Bizden, sadece bize gelen Rabbimizin âyetlerine imân ettiğimiz için inti­kam alıyorsun.»[34]

«İbn Rûmî şöyle demiş: « Onun, hiç bir kusuru yoktur. Yalnız göz onun gibisini göremeyecektir.»[35]
« İyilikte hiç bir kusur yoktur. Ancak, o teşekkür edenlerin teşekkür etmekten âciz olduklarını açıklıyor.»[36]
Falancada hiç bir hayır yoktur. Ancak o kendisine kötülük yapan kimseye iyilik yapar.»[37]

b) İkincisi: Bir şeyi bir vasıfla övmek ve bu vasıftan sonra, peşinde ikinci bir övgü vasfı bulunan bir istisna edatı zikretmek suretiyle yapılır. Şâirin şu şiirinde olduğu gibi:
bütün iyi niteliklere sahip olan bir gençtir. Ancak şu varkü o cömerttir, mala hiç acımaz.»[38]

[ Bazı misâller: ´ « Onlar, söz süvarileridir. Ne varki onlar, efendidirler, şereflidirlir.»[39]
« Sizde hiç bir kusur yoktur. Ancak sizin müsafirleriniz sevdiklerini ve vatanlarını unutmakla ayıplanıyorlar.[40]
« Günahlarım, bir kavime göre çok sayılır. Halbuki yücelik ve faziletlerden başka hiç bir günahım yoktur.»[41]
. « Cahil, kendi nef­sinin düşmanıdır, Fakat o sefihlerin dostudur.»[42] «Bu şehrin, havası ılımandır, manzarası güzeldir, ne varki halkı cömerttir.»[43]
" Kitapta hiç bir kusur yoktur, ancak onun ibaresi kolaydır, mânası açıktır.»[44]

10. Hüsn-ü talîl:

Bir şeyi garip ve hakîkî olmayan bir sebeple vasıflandırma san´atıdır. Şâirin şu şiirinde olduğu gibi´Eğer cevzâ (bir burç)´nın maksadı ona (övdüğümüz kimseye) hizmet etmek olmasaydı. Onun belinde kimse kemer görmez idi»[45]

[ Bazı misâller:[46]
« Güneşe gelince o, batmaya yüz tuttuğunda başka birşey için sararmadu ancak o güzel manzaradan (övülen kimsenin yüzünden) ayrıldığı için sarardı.»[47]

« Dolunay, sadece sana -aşık olduğu için doğuyor ki yüzünü tam parlak kılsın.»[48]

11. Lafzın mânâ ile i´tilâfı:

(Yâni ona uygun olması veya muvafakat) İtilâf, lafızların mânâlara uygun olması­dır. Böylece övünme ve yiğitlik için, sağlam ve fasîh lafızlarla kuvvetli ibareler seçilir. Gazel ve benzeri şeyler için de; ince kelimeler ve yumuşak ifâdeler seçilir. Şâirin şu şiirinde olduğu gibi:
«Müdar kabilesine layık olan bir şekilde öfkelendiğimizde, güneşin ışığını yırtarız (yok ederiz). Yâni ortalığı toz ve du­manla kapkaranlık ederiz de kan dökülür. Fakat, bir kabile reisine, minberin zirvesini ödünç olarak verdi­ğimizde (Yâni ona söz hakkı verdiğimizde) o bize dua eder ve bizi selamlar
Ve şâirin şu şiirinde olduğu gibi:
Gecem uzamadu Fakat ben uyuyamadım. Uyuklama acı çekme hayâlini benden uzaklaştırdı.»

12. Uslûbül-hakîm:

İki kısma ayrılır:
a) Muhataba, beklediği şeyden başka bir şeyle karşılık vermek.
b) Soru soran kimseye, maksada uygun olduğunu işaret etmek için, başka bir şeyle cevap vermek şeklinde yapılır.
a) Birincisi: Sözü, söyleyen kimsenin gayesine aykırı bir şekilde yorumlamaktır. Meselâ: Haccâc (b. Yusuf b. el-Hakem es-Sekafî (öl. 95/714), el-Kaba´serî´ye;
´Emir gibileri ^iVi ve (yağız at )´a bindirir.» Bunun üzerine Haccâc, ona demiş ki: «Ben, bu kelime ile Jbjütl »Demir bağı» kasdettim.» el-Kabâ´serî ona şöyle cevap vermiş: «Onun sert tabiatlı olması, ahmak olmasından daha hayırlıdır.» Haccâc Ai lafzı ile bukağıyı kelimesi ile de demir madenini kasdetmiş, el-Kabâ´serî ise kelimelerini, aptal olmayan yağız at olarak yorumlamıştır.
[ Bazı misâller:
-»Valilerden birine soruldu kU «Maldan ne biriktirdin?» O şöyle cevap verdv Hiç bir şey, sıhhatin yerini tutmaz.»[49]
«Bir adama zenginlik nedir? denildi O şöyle dedi: Cömertlik, elinde bulunan şeyle cömertlik etmendir.»[50]
« Bir tüccara, sermayen ne kadardır? denildi. O şöyle dedv Ben emin bir adamım, insanların, bana güvenleri çok/azladır.»[51].
«el-Haccâc, el-Mühellebe dedi ki: « Ben mi daha uzunum, yoksa sen mi? O şöyle cevap verdi: «Sen (benden) daha uzunsun. Ve ben, boyca daha genişim.»[52]

b) İkincisi: Sorulan soruyu, duruma uygun olan diğer bir soru yerine koymak ve bu şekilde cevaplan­dırmak suretiyle yapılır. Meselâ; şu âyette olduğu gibi:
« Sana, yeni do­ğan hilâl şeklindeki aylan sorarlar. De ki Onlar, insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir.»[53]
Bir sahabe. Peygamber (s. a.)´den; hilâlin önce ince görünüp, sonra yavaş yavaş büyüyüp dolunay şekline girdiğini ve sonra yine tedricen küçülerek ilk şekline dönmesinin sebebini sordu. Bu sorunun cevabında, aym değişme sebeplerinin hikmeti belirtildi. Çünkü bu hikmetler, soru soran kimse için daha mühim şeyler idi. Böylece ashabın hilâlin değişme sebeplerini sorması, değişme hikmetlerini sormaları gibi kabul edildi.
[ Bazı misâllerb« Ey Muhammedi Sana, Allah yolunda neyi harcayacaklarını soruyorlar. De ki: « Harcayacağınız hayırlı bir şey, ana-babaya, akraba­lara, yetimlere, düşkünlere ve yolda kalmışadır.´[54]
« Bir yabancıya dinin ve inancın nedir? diye soruldu. O şöyle cevap verdi: Kendi nefsim için sevdiğim şeyi, insanlar için seviyorum.»[55]

II. Kelimelerle İlgili Süsleme Sakatları

1- Cinas:
İki veya daha fazla kelimenin talaffuz bakımından birbirine benzemesi ve mânâ bakımından birbirinden ayrı olmasına cinas denilir. Cinas, tam ve eksik olmak üzere iki kısma ayrılır.
a) Tam cinas:[56] Harfleri, (vücûh-i erba´a denilen) hey´et,[57] nevi,[58] sayı ve düzen,[59] yönünden birleşen kelimeler, tam cinası meydana getirirler. Misâl:
"Senden başka kendisine sığınacak hiç bir insana rastlayamadık. Sen zamanın gözbebeği olmakta devam ediyorsun,«Onların,evinde bulunduğun müddetçe onlarla iyi geçin. Ve onların, toprağında bulunduğun müddetçe onları memnun et»
[ Bazı misâller:
a) Şair, Yahya adındaki küçük bir çocuğa ağıt yakarken şöyle dedi: « Yaşaması için ona Yahya ismini taktım. Fakat bunda, Allah´ın emrini reddetmek için hiç bir çare olmadı*»[60]
« Abbas (b. Fazl el-Ensârî (öl. 186/802), savaş şiddet­lendiği zaman asık suratlıdır; FazU fa. er-RebV b.Yunus), faziletlidir; RebV (b. Yunus) ise, cömerttir.»[61] . «Kıymetli şeyler, ancak tehlikeye atılmakla elde edilir.»[62]
«Zahid şöyle diyor: Kefenleneceğim güne kadar, bu lokma bana yeter.[63]

b) Tam olmayan cinaslar: Kelimeler arasında dört benzerlik yönünden biri bozulduğu takdirde, tam olma­yan cinaslar meydana gelir.
Ebû Temmâm´ın şu şiirinde olduğu gibi «Onlar, (askerler), savaşta; düşmanı kahreden, dostları koruyan kuvvetli ve güçlü ellerini uzatıp öyle kılıçlarla hücum ederler ki, o kılıçlar, değdiği kimsenin işini bitiren keskin silahlardır.»
Bazı misâller:[64], Nice sevinç vesilesi vardır ki ondan hemen sonra zarar meydana gelir.»[65]
- Yüce Allah bu-yurmuş ki: »Yetime gelince, sakın onu üzme! Yoksula gelince , sakın onu azarlama I»[66]
el-Hansâ( Tümâdir bint ´Anır) (öl. 24/645) şöyle demiş: ´Şüphesiz ağlamak, kaburgalar arasındaki (kalbdeki) ateşten kurtulmanın şifasuiır.»[67] Yüce Allah şöyle buyurmuş: İçinde bulunduğunuz bu azab, yeryüzünde haksız yere sevindiğiniz ve çılgınca şımardığınız içindir.»[68]
Hassan b. Sâb´it (r.a.) (öl. 54/674), şöyle demiş: «Hazreti Peygamber herhangi bir kabile ile savaştığı zaman, biz mızraklarla ve süvari alayı ile onun( Peygamberin) her iki yanına ulaşırdık.[69]
Hz. Peygam­ber (s.a.) şöyle buyurmuş: «Atların alınlarına bere­ket, bolluk bağlanmıştır.[70]

2. Seci´;

Nesirde, iki fasılanın (fıkra ve mısra sonlarındaki kelimeler) son harflerinin biribirinin aynı olmasıdır. Misâl: »İnsan, kıyafet ve elbiseleriyle değil, terbiye ve edebiyle ölçülür.» Ve el-Harîrî (Kasım b. Ali b. Muhammed (öl. 516/1122)nin şu şiirinde olduğu gibi:
«O (Ebû Zeyd es-Sürücî), inci gibi sözleriyle seçili sözleri işliyor, nakşediyor. Ve kötülüklerden ahkoyucu va´azlanyla kulakları çınlatıyor.»
I Bazı misâller:[71]
ne oluyor ki ; Allah´ın yüceliğine inanmıyorsunuz . Oysa O, sizi çeşitli merhalelerden geçirerek yaratmıştır.»[72]
«Allah´ım feenin yolunda) malını sarf eden kimseye , (sarfedüen malın) yerini doldurmayı; sar/etmeyen kimsenin malına da yok olmayı nasib eyle!»[73]
i« Orada yüksek karyolalar vardır. Önlerine konulmuş kaseler (vardır).»[74]
Oğlu, sele kapılan bir bedevi şöyle dedi: «Allahım! Eğer beni imtihan etmek için başıma bela getirdiysenfben sabrederim). Çünkü sen hep bana sıhhat ve afiyet verdin.»[75]
Hürr, söz ver­diği zaman, (sözünü) yerine getirir, yardım ettiğinde (onun yardımı) yeter, (düşmanını) ele geçirdiğinde affeder.»[76]
es-Se´âlebî (´Abdülmellk b. Muhhammed b. îsmâil (0.429/ 1038) şöyle demiş: «Kin, kalblerin pasıdır, düşmanlıkta ısrar etmek de (çekişme) savaşların sebebidir.»[77]
3. İktibas: Bir şahsın veya bir şâir veya naşirin «âyet ve hadis olduğunu belirtmeden» kendi sözüne ( bazan da değiştirerek) âyet ve hadislerden birini katmasıdır,. Şâir´in şu beytinde olduğu gibi:
«Başkalarının yurtlarında oranın halkına düşmanlık etme! Çünkü yabancı olan kimse, çok nâdir gözetilir. Onlar, arasında yaşamak istiyorsan. İnsanlara karşı güzel ahlaklı ol!»[79]
{ Bazı misâller:
-İbn Sena el-Mülk ( Hibetüllâh b. Cafer ( ö. 608/1211),[80] şöyle demiş: « Onlar, göçtüler, ben onların yurdunu soruşturacak değilim. ... üzülerek , arkalarından kendimi âdeta mahvedeceğim.»[81]
« İyilikte yansınız, soyunuzun ve ecdadınızın asâletiyle övünmeyi bırakınız! Elbetteki Allah
katında en şerefli olanınız. Ondan en çok korkanınız-
dır.»[82]
«Âlim, ümmetin lambasıdır. Cdhü ise belâ ve üzüntünün kaynağıdır. Cahiller, kasalarda biriktirdikleri para ile övündüklerinde onlara de ki; « Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?»[83]
« Merhamet ifâde eden bir kelime ile olsa bile.yoksula karşı cimri olma! Çünkü her iyilik bir sadakadır.»[84]
« Haya, nefsi şehvetlerinden alıkoyan bir bukağıdır. Utan­madığın zaman dilediğini yap![85]
İktibas edilen âyet ve hadisin lafzım, vezin veya baş­ka bir gaye için biraz değiştirmenin bir mahzuru yoktur.
Şâirin aşağıdaki beytinde olduğu gibi: Olmasından kork­tuğum şey, oldu. Biz sonunda Allaha döneceğiz.» Âyetin esas şekli şöyledir»Biz, Allah için varız ve biz sonunda O´na döneceğiz.» derler.[86]

III. Sonuç

1- Hüsn-i ibtidâ: Konuşmak isteyen kimsenin; kulağa hoş gelen, güzel düzenlenmiş ve mânâsı doğru olan sözlerle söze başlamasıdır. Eğer sözün başında maksada uygun ince bir işaret bulunursa ona «berâ´at-i istihlâl» denilir. al-Mütenebbî (Ahmed b. Hüseyin (öl. 354/965)nin[87], Seyfüddevle (Ali b. Abdullah el-Hamdânî (öl.356/967)´yi[88], bir hastalıktan kurtulduğunda şu beyitle kutlaması gibi:
«Sen (hastalıktan) sıhhata kavuşunca şeref ve kerem de sıhhata kavuştu, illet ve hastalık senden ayrılarak düş­manlarına intikâl etti»
Eşçe´ b. Amr Sülemmî( öl. 195/81 l)nin,[89] Hârûn er-Reşîd´in (öl. 193/809)[90] Rakka´da yaptırdığı köşkün yapılışını kutlamak için söylediği şu beyti gibi:
«Bu öyle yüksek bir köşktür ki selâm ve mutluluk onun üzerine olsun. Sanki günler, güzelliklerini çıkarıp ona hiL´ât olarak giydirmişlerdir.»
[ Bazı misâller:
Muhammed b. Hâzin´in tebrik etme´de söylediği şu sözü gibi: « Müjde! Çünkü/elek (talih) verdiği sözü yerine getirdi Ve şeref yıldızı, yücelik ufkunda yükseldi»[91]
Ebu´l-Ferec es-Sâvî´nin, Fahrü´d-Devle için söylediği ağıt­taki şu sözleri gibi: »İşte o dünya, ağzını doldurmuş bir vaziyette şöyle diyor: Benim şiddetle yakalanmamdan ve açıkça adam öldürmemden sakın, sakini[92]

2- Hüsn-i intiha: Konuşan kimsenin sözünü; kulağa hoş gelen, güzel tertip edilmiş ve mânâsı açık olan kelime ve deyimlerle bitirmesidir. Eğer konuşmanın sonunda; sözün bittiğine dair ince bir işaret bulunursa buna «berâetü´l-makta4» denilir. Şâirin şu sözü gibi:
«Ey ailesinin sığınağı ve emniyet yeri olan zat! Dünya devam ettiği müddetçe sen yaşayasın. Bu bütün mahlû-kâtlar için yapılan bir duadır. Çünkü senin yaşamam ile onlar, emniyet ve refah içinde olacaklardır.»
[ Bazı misâller:
Ebû Nüvâs (Hasan b. Hânî) nin (ö. 198/814),[93] el-Husayb b. Abdülhamidi övmek için söylediği şu sözü gibi: «Ben, sana ulaştığımda, umduklarımı elde etmeye layıkım. Ve sen, senden umduğum şeyleri (vermeye) layıksın. Eğer sen iyiLik yaparak banamal verirsen, sen o iyiliğin ehlisin. Aksi takdirde (seni rahatsız ettiğim için) ben senden üzür dilerim ve sana çok teşekkür ederim.»[94]
« Ey ailesinin, sığınağı! Zaman devam ettikçe sen yaşayasın! Bu, bütün insanları kapsayan bir duadır.» (Çünkü senin yaşaman, onların işlerinin düzene girmesine ve durum­larının düzelmesine sebep olur.)[95]
« Dualarının sonu ise: «Âlemlerin Rabbi olanAllaha hamd
olsun» dur.»[96]
Tercüme ve ilâveler bitti.
Dr. Nusrettin Bolelli
Ümraniye / İstanbul 20 Mayıs 1993[97]
Bibliyografya
Kur´ân-ı Kerîm.
Abdulaziz Atik, ´İhnü´l-me´ânî, Beyrut, 1985.
-------7 ´İlmü´l-beyân, Beyrut, 1985.
-------, ´hmü´1-bedî´, Beyrut, 1985.
Abdülkadir Hüseyin, el-Muhtasar fî târîhi´l-belâğe,
Kahire, 1982.
´Aclûnî, Keşfü´I-hafâ,I-II, Beyrut, 1985. Ahmedb. Hanbel, Müsned, I-VI, Beyrut, 1985. Ali el-Cârim ve Mustafâ Emîn, el-Belâgatü´1-vâzıha,
Mısır, 1959.
-------, Delilü´I- Belâgati´l-vâzıha, Mısır, 1959.
Bilgegil Kaya Mehmet, Edebiyat Bilgi ve Teorileri, I.
Belagat, Ankara, 1980. Buhârî, Ebû Abdillâh Muhammed b. îsmâil, el-Câmi´u´s-
sahîh,I-Vm, İstanbul, 1987. el-Câbî, Bessâm Abdulvehhâb, Mu´cemü´I-a´Iâm,
Limasol, 1987. Câhiz, Ebû ´Osman ´Amr b. Bahr, el-Beyân ve´t-tebyîn,
I-III, Beyrut, trs. Dârimî, Ebû Muhammed Abdillâh b. Abdirrahmân, Sünen,
I-II, İstanbul, 1984. Ebû Dâvûd, Süleyman b. Eş´as es-Sicistânî, Sünen, I-V,
İstanbul, 1981. Fîrûzâbâdî, Mecdüddîn Muhammed b. Yakûb, el-
Kâmûsü´l-muhît (thk. Mektebetü tahkikü´t-türâs fî
müessese er-Risâle), Beyrut, 1407/1987. Gümüş Sadreddin, Seyyid Şerif Cürcânî, İstanbul, 1984. , İbn Mâce, Ebû Abdillâh Muhammed b. Yezîd el-Kazvînî,
Sünen, (nşr. Muhammed Fuad Abdulbâki), I-II,
İstanbul, 1981. İbn Manzûr, Ebu´1-Fadl Muhammed b. Mükrim b. Ali b.
Ahmed, Lisânü´l-´ arab, I-XV, Beyrut, trs. tbnü´n-Nedîm, Muhammed b. İshâk b. Muhammed b.
İshâk, el-Fihrist, Mısır, 1348/1529. (İbnü´n-Nedîm, el-Fihrist)
İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, (M. E. B.), 1965-1977. Kâtib Çelebi, Mustafa b. ´Abdillâh, Keşfü´z-zünûn ´an esâmi´1-kütübi ve´1-fünûn, I-II, İstanbul, 1941. (Kâtib Çelebi, Keşfü´z-zünûn ) Kehhâle, Ömer Rızâ, Mu´cemü´l-müellifîn, I-XV, Beyrut,
1957.
Mâlik b. Enes, el-Muvatta´, I-II, Beyrut, 1985. Mehmet Zihni Efendi, el-Kavlü´1-Ceyyid, Dersaâdet,
1327.
Meydânî, Ebu´1-Fazl Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. İbrahim en-Neysâbûrî, Mecme´u´l-emsâl, I-II, (thk. Na´im Hüseyin Zerzur), Beyrut, 1988. Muallim Nâcî, Istılâhat-ı Edebiyye, Ankara, trs., Muhammed Fuâd Abdulbâki, el-Mu´cemü´1-müfehres li
elfâzi´l-Kur´âni´l-Kerîm, İstanbul, 1984. el-Münâvî, Feyzü´l-kadîr, I-VI, Beyrut, 1357. Mürtezâ ez-Zebîdî, Ebu´1-Feyz Muhammed, Tâcü´I-´arûs
şarhu´l-Kâmûs, I-X, Beyrut, 1989. Müslim b. Haccâc el-Kuşeyrî, Sahîhu Müslim, I-VIII,
İstanbul, 1374A955. Nesâî, Ebû Abdirrahmân Ahmed b. Şu´ayb, Sünen, I-IX,
Beyrut, 1988.
Sâbûnî, Safvetü´t-tefâsîr, I-III, Beyrut, 1980. Tahirü´l-Mevlevî, Edebiyat Luğatı, İstanbul, 1973 Teftâzânî, Muhtasaru´l-me´ânî, Beyrut, 1965. Tirmizî, Ebû İsa Muhammed b. İsa, Sahîhu´t-Tirmizî , I-
X, (thk. İzzet ´Abîs ed-De´âs ), Mısır, 1388/1968. Yakut el-Hamevî, Mu´cemü´I-büldân, I-V, Beyrut, 1979. Zebîdî, el-Mürtedâ, Muhammed b. Muhammed, Tâcü´I-´arûs şarhu´l-Kâmûs, I-X, Mısır, 1306. Zemahşerî, Ebu´l-Kâsım Cârullâh Mahmud b. Ömer, el-Keşşâf ´an hakâiki´t-tenzîl,.ÎIV, Beyrut, trs. Ziıiklî, Hayreddîn, el-A´Iâm, I-VIII, Beyrut, 1976. [98]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Dr. Nusrettin Bolelli, Belâğat, M. Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 131.
[2] En´âm suresi , 6/60.
[3] el-Belâgatül-vâzıha, s. 276; İlmü´1-Bedî´, s. 125.
[4] Tâhâ sûresi, 20/5; Teftâzânî, Mııhtasarü´l-me´ânî, s. 395; İlmü´1-Bedî´, s. 126.
[5] Zâriyât sûresi, 51/47; Sâbûnî, Safvetü´t-tefâsîr, III, 260; Teftâzânî, Muhtasarü´1-me´ânî, s. 396; İlmü´1-Bedî´, s. 128.
[6] Delilü´l- Belâgati´l-vâzıha, s. 146.
[7] Delilü´l- Belâgati´l-vâzıha, s. 146.
[8] Delilü´l-Belâgati´l-vâzıha, s. 146.
[9] Kehf suresi , 18/18; Sâbûnî, Safvetü´t-tefâsîr, II, 188.
[10] Rum sûresi ,30/6-7.
[11] Eden vuslat deminde flkr-i hicran ağlasın gülsün.
[12] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 280.
[13] Nisa suresi , 4/108.
[14] Enam suresi , 6/122.
[15] Bakara suresi , 2/186.
[16] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 283.
[17] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 283.
[18] Dilde safâyı aşkın, dîde gammınla pürnem-
Bir evde ´ayşû şâdî, bir evde ye´sû matem. .Beyitte, sâfâyı aşk ve karşılığı olan gam,´
Ayşü şâdi ve karşılığı olan ye´sû matem zikredilmiştir.
[19] Tevbe suresi , 9/82.
[20] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 284.
[21] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 284.
[22] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 285.
[23] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 287.
[24] A´râf suresi , 7/157.
[25] el-Hadîd suresi , 57/23.
[26] Furkân sûresi, 25/70.
[27] O âşıkane teranen ki, bin bahara değer . Gıdâ-yı ruhu mudur , gülistanın ey bülbül! Beytindeki «terane» , «gıdâ-yı rûh» ve «bülbül» kelimeleriyle «bahar» ve «gülistan» lafızlarının bir araya getirilmesi gibi.
[28] Rahman sûresi, 55/5.
[29] En´âm sûresi, 6/103.
[30] Bakara suresi , 2/185 .
[31] Teftâzânî, Muhtasarül-me´ânî, .s. 396.
[32] İstanbul´u gönlümce bir şehir olarak, nasıl İzmir´le karşılaştırabilirim. Nice teşbih edelim kadd-i nihâl-i yâre* Yoğiken vech-i şebeh taze nihâl-i çemene. Bu nazıra parçasındaki birleştirici nevi, nihâi kelimesidir . «Yâre» ait olanla, «çemen»e ait olan nihâi arasındaki ayrılık da, aradaki zıtlığı meydana getirir.
[33] Şûra sûresi, 42/50; Sâbûnî, Safvetüt-tefâsîr, III, 147.
[34] A´râf suresi , 7/126.
[35] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 291.
[36] el-Belâgatü´l-vâzıha, s. 291.
[37] Teftâzânî, Muhtasarü´l-me´âni .s. 416.
[38] "Ben, araplann en fasihiyim. Çünkü ben Kureyş kablleslndenlm.» (Yâni Kureyş kabilesi, arap kabilelerinin en fasihidir.)
[39] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 293.
[40] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 293.
[41] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 294.
[42] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 294.
[43] Delilü´l- Belâgati´l-vâzıha, s. 156.
[44] Delilü´l-Belâgati´l-vâzıha, s. 156.
[45] Cevza burcu etrafında bir takım yıldız vardır, onalara, ´denilir. Bu misalde Cevzânın övülen kimseye
hizmet etme niyetinde olması imkansız bir vasıftır. Fazla bilgi için Bk. Teftâzânî, Muhtasarü´l-me´ânî, .s. 409-412.
[46] «Parlak ayın yüzünde bulunan leke, eski ve tabiî bir leke değildir. Fakat o leke , « sevgilisini kaybettiğinde üzüntüden dolayı ayın kendi yüzüne vurduğu» tokatın izidir.
[47] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 288.
[48] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 290.
[49] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 297.
[50] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 296.
[51] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 296;Ilmül-Bedî´, s. 182.
[52] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 297.
[53] Bakara suresi, 2/189.
[54] Bakara suresi, 2/215; Ilmü´1-Bedî´, s. 182.
[55] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 296.
Dr. Nusrettin Bolelli, Belâğat, M. Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 131-145.
[56] Tam cinas için bazı örnekler :
a) Eyleme vaktini zayi´ ; deme kış yaz, oku, yazi "Vehbinin bu mısraındaki "yaz" kelimeleri gibi.
b) Kimi saz çalar, kimi para çalar. Bu atasözündeki "çalar" kelimeleri de cinas için örnektir.
c) Kıyamet koptuğu gün , günahkârlar (dünyada) ancakpek kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler..» ( Rum suresi , 30/55) .
[57] Harflerin ünlü- ünsüz; kısa-uzun; düz-yuvarlak, geniş-dar, ince ve kalın olması.
[58] Her harf, ayn bir nevidir.
[59] Harflere ait öncelik, sonrahk sırası.
[60] el-Belâgatttl-vâzıha, s. 263; Ümü´l-Bedî´, s. 2OO.
[61] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 266.
[62] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 268.
[63] Delilü´î- Belâgati´l-vâzıha, s. 139.
[64] Tam olmayan cinaslar için Türkçe misal: - Olmasın afakimiz âfât´a cây», mısraındaki; «âfâk» ve «âfât» kelimeleri gibi. Dam-adam-; âb-serâb, kıl-akıl v.s.
[65] Delilü´l- Belâgati´l-vâzıha, s. 139.
[66] Duhâ suresi , 93/ 9-10) .
[67] el-Belâgatü´l vazıha, s. 264.
[68] Mü´min sûresi, 40/75.
[69] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 268.
[70] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 268; Buhârî, Cihâd, 43, 44, Humus, 8, Menâkib, 28; Müslim, Zekat, 25, İmâre, 98, 99; EbûDâvûd, Cihâd, 41; Tirmizî, Cihâd, 19; Nesâî, Hayl, 1; İbn Mâce, Cihâd, 14; Muvatta´, 44; Ahmed b. Hanbel, II, 49, 57.
[71] Sözlerim evsâfınıza münhasır, gözlerim eltafınıza muntazırdır, (Murassa´ seci´) Bu örnekteki , her altı kelimenin ikişer tanesinin birbiriyle vezin ve kâfiye bakımından uygun olması seci´ için en iyi bir örnektir.
-Kesâfet-i sehâb da letâfet-i şihâbı unutmuştuk. Buradaki kesâfet-letâfet ve sehâb-şihâb kelimeleri arasında seci´ vardır.
[72] Nuh sûresi, 71/13-14.
[73] Buhâri, Zekât, 27; Müslim, Zekât, 57; Ahmed b. Hanbel, II, 306, 347, V, 197.
[74] Gâşiye sûresi, 88/13-14.
[75] el-Belâgatü´1´Vâzıha, s. 272.
[76] el-Belâgatü´1´Vâzıha, s. 272.
[77] el-Belâgatül-vâziha, s. 273.
[78] Âyet için Ziya Paşanın şu beytinde tam bir iktibas vardır: «Zâlimlere bir gün dedirir kudret-i Mevlâ;
« (Yusuf un kardeşleri) dedtlerki:
Allah´a yemin olsun ki , Allah seni bizden üstün kıldı. (Yusuf suresi , 12/91.)
[79] Hadisten iktibas edilmiştir. Hadisten başka bir iktibas örnekği: «Kati ile zulm-i beşer eylemeden eyle hazer (Katili, öldürülmekle müjdele) dedi
Peygamber. »´Hadis için bkz., ´Aclûnî, Keşfü´1-hafâ, I, 338 (No: 907) .
[80] el-Câbî, Bessâm Abdulvehhâb, Mu´cemü´l-a´lâm, s. 911.
[81] el-Belâgatü´1-vâziha, s. 273; Kehf sûresi, 17/6.
[82] Delilü´l- Belâgati´l-vâzıha, s. 141; Hücürât sûresi 49/13.
[83] Delilü´l- Belâgati´l-vâzıha, s. 141; Zümer sûresi, 39/9.
[84] Delilü´l- Belâgati´l-vâzıha, s. 142; Hadis için bkz., Buhârî, Edeb, 33; Müslim, Zekat, 52; Ebû Dâvûd. Edeb, 60 ; Tirmizî, Birr, 45,; Ahmed b. Hanbel, III, 344, 360, IV, 307. .
[85] Delilü´l- Belâgati´l-vâzıha, s. 142; Hadis için bkz., Buhârî, Enbiyâ, 54, Edeb, 78; Ebû Dâvûd, Edeb, 6 ; Ibn Mâce, Zühd, 17; Muvatta´, Sefer, 46; Ahmed b. Hanbel, IV, 121, 122.V, 273
[86] Bakara suresi ,2/156.
Dr. Nusrettin Bolelli, Belâğat, M. Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 146-153.
[87] el-Câbî, Bessâm Abdulvehhâb, Mu´cemü´1-aİâm, s. 36.
[88] el-Câbî, Bessâm Abdulvehhâb, Mu´cemü´1-aİâm, s. 523.
[89] el-Câbî, Bessâm Abdulvehhâb, Mu´cemü´l-a´lâm, s. 108.
[90] el-Câbî, Bessâm Abdulvehhâb, Mu´cemü´1-aİâm, s. 908.
[91] Teftâzânî, Muhtasarü´l-me´ânî, .s. 457.
[92] Teftâzânî, Muhtasarü´l-me´ânî, .s. 458.
[93] el-Câbî, Bessâm Abdulvehhâb, Mu´cemü´l-a´lâm, s. 206.
[94] Teftâzânî, Muhtasarü´l-me´ânî, .s. 463.
[95] Teftâzânî, Muhtasarü´l-me´ânî, .s. 463.
[96] Yunus sûresi, 10/10.
[97] Dr. Nusrettin Bolelli, Belâğat, M. Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 154-156.
[98] Dr. Nusrettin Bolelli, Belâğat, M. Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 162-163.



http://www.kuranhizmet.com/node/100

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder