19 Temmuz 2015 Pazar

Kinaye

Edebî Sanatlar 

Mecaza Dayalı Söz Sanatı
Kinaye (Değinmece)

Kinâye veya alegori sözlükte "bir fikri kapalı, dolaylı olarak anlatan söz, üstü örtülü, dokunaklı söz" şeklinde tarif edilir.
Edebiyatta bir maksattan dolayı sözü hem hakiki, hem mecazi anlamlara uygun olarak kullanmaktır. Bir sözcüğü gerçek anlamının dışında benzetme amacı gütmeden ve engelleyici ipucu olmaksızın mecazlı anlamda kullanma. Bu kullanışta sözün gerçek anlamı da kasdedilmiş olabilir.
Başka bir deyişle, kinaye gerçeği mecaz yoluyla dolaylı olarak anlatmaktır.
Deyimlerin çoğu mecazlı anlamlarıyla kullanıldıkları için kinayeli sözlerdir:
  • Mum dibine ışık vermez.
  • Hamama giren terler.
  • Taşıma su ile değirmen dönmez.
  • Yuvarlanan taş yosun tutmaz.
  • Ateş düştüğü yeri yakar.
  • Yaptığı hatayı anlayınca yüzü kızardı.

Bu söz sanatı sözün açıkça söylenmesinin hoş olmadığı durumlarda alay, şaka ve sitem için kullanılır. Böylece asıl amaç, dolaylı olarak söylenmiş olur.

Kinayenin Öğeleri:

 Meknibih:
Kinayenin lafzı
 Meknianh: Kinayenin delâlet ettiği mana

Hikmet Akdemir , Sekkâkî ve Kazvinî geleneğine tabi olarak 
kinayeyi şöyle tasnif eder:
A. Meknî-anh İtibariyle Kinaye Çeşitleri
  1. Sıfattan kinaye: yakın kinaye, uzak kinaye
  2. Mevsûftan kinaye
  3. Nispetten kinaye
B. Vasıtalara Göre Kinaye Çeşitleri
  1. Ta’rîz
  2. Telvîh
  3. Remiz
  4. Îmâ ve İşâret
 Numan Külekçi’nin tasnifi:
Mana Yönüyle Kinayeler
  1. Öğücü kinayeler
  2. Ayıplayıcı kinayeler.
  3. Çirkini güzel gösteren, kabalığı hafifleten kinayeler.
  4. Çok vasıtalı kinayeler.
  5. Az vasıtalı kinayeler.
  6. Vasıtası ve gizliliği az kinayeler.

Kasd Yönüyle Kinayeler

  1. Müfred Kinayeler: Kasdedilen mana sadece bir tane ise.
  2. Mürekkeb Kinayeler:Birden çok mana kasdedilmişse.
  3. Gizli Kinayeler:Kasdı zor anlaşılan kinayeler.
  4. Açık Kinayeler:Kasdı kolay anlaşılan kinayeler.
  5. Nisbet Kasdıyla Yapılan Kinayeler:
 Ben toprak oldum yoluna
Sen aşurı gözetirsün
Şu karşıma göğüs geren
Taş bağırlı dağlar mısın
Yunus Emre

Uyarı: Kinayede daha çok mecaz anlam kastedilir.
Bu yük onu çok yıprattı.
Bu cümlede “yük” sözü gerçek anlamıyla “ağır bir nesne”, mecaz anlamıyla yaşamın ağır sorumluluğudur.

Bu lekeyi kolay kolay çıkaramazsın.
Bu cümlede leke sözü gerçek anlamıyla “kir izi”, “mecaz anlamıyla” namusa dokunur suçtur.

Özetle kinaye;
  1. Düşünüleni, dolaylı olarak anlatan söz.
  2. Üstü kapalı, sitemli, dokunaklı söz.
  3. Bir sözü hem gerçek hem de mecaz anlama gelecek biçimde kullanma sanatı, değinmecedir.
Kinaye Sanatına  diğer Örnekler:
Bir sözün, benzetme amacı güdülmeden, hem gerçek hem de mecaz anlamını düşündürecek biçimde kullanılmasına kinaye denir.
 Kinayede asıl kastedilen, mecaz anlamdır. 
Örnekler:
Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.
Gerçek Anlam: Ateşin olmadığı yerde duman da yoktur.
Mecaz Anlam: Kimi küçük belirtiler, işaretler suç niteliğindeki olayların habercisidir.

Gül dikensiz olmaz.
Gerçek Anlam: Her gülün dikeni vardır.
Mecaz Anlam: Her sevilen şeyin bazı pürüzlü, sevgiye engel olan yanları vardır.

Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak
Bu dizelerde “ocak” sözcüğü kinayeli kullanılmıştır.
Gerçek Anlam: Ateş yakılan yer
Mecaz Anlam: Aile
Bulamadım dünyada gönle mekân
Nerde bir gül bitse etrafı diken
Bu dizelerde kinaye vardır. “Gül” ve “diken” sözcükleriyle kinaye yapılmıştır. Gerçekte her gülün etrafında diken de vardır. Bu gerçek anlamdır; ama kastedilen bu değildir. Bundan hareketle mecaz anlam anlatılmak istenmiştir: Nerede bir iyilik, güzellik varsa onun etrafında kötülükler de vardır.
 Dadaloğlu’m der ki belim büküldü
Gözümün cevheri yere döküldü
Birinci dizede “beli bükülmek” sözlerinde kinaye vardır. Gerçekte Dadaloğlu’nun ihtiyarlık veya hastalık nedeniyle beli bükülmüş olabilir. Ama şairin anlatmak istediği bu değildir. O, çektiği sıkıntıların büyüklüğünü, çokluğunu anlatmak için “beli bükülmek” sözlerini kullanmıştır.
 Dilber bezme (meclise) gelince yüzü güldü aşıkın.
Bu dizede “yüzü güldü” sözleri ile kinaye yapılmıştır. Burada an-latılmak istenen sevgilinin geldiğini gören aşığın “gülme”si, “bu duruma çok sevinmesi” dir.

 
Seydi Fakıllı köyünde kadınlar su çeker gayya kuyusundan
Uyan Anadolu’m uyan ölüm uykusundan
Bu dizelerde “uyanmak” sözcüğü ile kinaye yapılmıştır. Şair, Anadolu insanını ölüm uykusundan uyandırmaya çalışırken, asıl anlatmak istediği sözcüğün mecaz anlamıdır. Çünkü burada “uyanmak” sözcüğü ile halkın bilinçlenmesi, ezilmişliğinin far-kına varması anlatılmak istenmiştir.
 Yine parmağım ağzımda kaldı
Masumluk akıyordu yüzünden
Bu dizelerde “parmağım ağzımda kaldı” deyimiyle kinaye yapıl-mıştır. Burada deyim gerçek anlamının dışında, mecaz anlamıyla kullanılarak kinaye yapılmıştır. Şair sevdiğine olan hayranlığını “parmağım ağzımda kaldı” sözleri ile ifade etmiştir. Gerçekte de şairin parmağı ağzında olabilir, ama esas anlatmak istediği hayranlığıdır.

Kinaye bir kelime ya da sözün gerçek anlamının dışında benzetme amacı gütmeden anlatılmasıdır. Bu türün mecaz-ı mürselden farkı, gerçek anlamı çağırıştırmayan engelleyici durumun olmamasıdır.
 Örnek: eli açık
 Burada gerçek anlamda bir insanın avuç içi açıktır, denilebilir. Ama asıl maksat mecaz anlamdadır. İnsanın cömertliği dile getirilmektedir.
Bir insan için “O, eli uzun biridir.” dediğimizde aslında onun “hırsız” olduğunu vurguluyoruz. Ama gerçekte bu kişinin “el”i uzun da olabilir.
Bir gün ektiğini biçersin.
Bu cümledeki gerçek anlam “tarımsal etkinlik”, mecaz anlam, “yaptıklarının karşılığını göreceksin” dir.


Kinaye
Lügat anlamı gizlemek olan kinaye bir sözü gerçek anlamının da kastedilmiş olması mümkün olduğu halde farklı bir anlamda kullanmaktır.
Kinayeli söz bir açıdan mecaz, bir açıdan hakikattir. Mecazdan farkı, kinayede karîne-i mâni’anın bulunmamasıdır.
Kinaye, “sarâhat (=açıklık)”in zıddıdır.
Kinaye, hakikat ile mecaz arasında bir köprüdür.
Kendisinde kinayenin meydana geldiği lafza meknî bih; kastedilen anlamada meknî anh denir.
Maknî anh değil de işaret ettiği anlamlar üç kısma ayrılır:

  1. Mevsûf (=nitelenen varlık) olabilir: “Haset olan yerde huzur bulunmaz” cümlesinde o yer neresi sorusunun cevabı net değildir, bu durum mevsûfa örnek oluyor.
  2. Bir sıfat olabilir: “Mustafa’nın evinin kapısı herkese açıktır” cümlesiyle misapirperverliğin işaret edilmesi gibi.
  3. Nispet olabilir: Sıfat ve bu sıfatla nitelenen varlık açıkça belirtildiği halde aralarındaki nispetin kinaye yoluyla ifade edilmesidir. “Hatasını anlayınca elemanın yüzü kızardı / kızarmadı” gibi…
http://trkdlvdbyt.blogspot.com.tr/2012/04/eski-turk-edebiyatna-giris-soz-sanatlar.html


Test


1.Aşağıdaki atasözlerinden hangisinde kinayeli bir söyleyiş yoktur?
A) Mum dibine ışık vermez.
B) Hamama giren terler.
C) Taşıma su ile değirmen dönmez.
D) Yuvarlanan taş yosun tutmaz.
E) Bugünün işini yarına bırakma.
*
2.120 kiloluk Filiz Ahmet mindere çıkınca rakibinin rengi attı.
Bu cümledeki altı çizili sözlerde, sırasıyla hangi edebi sanatlar vardır?
A)   Tezat – istiare
B)   Tariz – kinaye
C)   Mecaz-ı mürsel – teşhis
D)   istiare – tevriye
E)    Hüsn-i talil – mecaz-ı mürsel
*
3.“Yeşile koşan Londra’yı gördükçe hep denizi kovalayan İstanbul’u düşündüm.” cümlesinde aşağıdaki söz sanatlarından hangisi vardır? 
A) Teşbih                                           
B) Teşhis                            
C) Mürsel mecaz
D) Tekrir                                                                                
E) Kinaye
*
Aşağıdakilerin hangisinde bir kinaye vardır? 
A)      Gönül sevdiğinden soğur
         Görülmeyi görülmeyi
B)     Gölgesinden dinlendiğim
         Koca çamlar yerinde mi
C)     Şu karşıma göğüs geren
         Taş bağırlı dağlar mısın
D)     Elbet bir devasız dertten
         Doğan göz bir zaman ağlar
E)     Uçtu kuşların kervanı
         Her biri bir dala gider
*
5.Çocuğun birine sormuşlar:
          -        Ne olacaksın?
          -        Adam olacağım, demiş.
          Çocuğun bu yanıtı aşağıdakilerden hangisi­ne örnek olabilir? (1998/ÖSYS)
A) Benzetme                                     
B) Kinaye                                           
C) Tenasüp
D) Mecaz-ı mürsel                                           
E) Hüsn-i ta’lil
*
6.   Sevgilim senin de geçer zamanın
Ne güzelliğin kalır ne hüsn-ü anın
Böyledir kanunu kahpe dünyanın
Dört mevsim içinde bir bahar olur.
Yukarıdaki dörtlüğün son dizesi, hem gerçek hem de mecaz anlama gelecek şekilde kullanılmıştır.
Bu şekilde oluşan söz sanatı aşağıdakilerin hangisinde verilmiştir?
A) Tevriye                     
B) Kinaye                     
C) Cinas
D) Tariz                    
E) Tezat

*
7.   Aşağıdaki dizelerin hangisinde kinayeli bir
söyleyiş yoktur?
A)     Yumdu dünyaya ela gözlerini.
B)     Dağ başından duman eksik olmaz
C)     Şu karşıma göğüs geren Taş bağırlı dağlar mısın
D)     Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi Kaldırımlar, içimde büyümüş bir insandır
E)     Bu kamburu sırtında ömür boyu taşıyacak.

*

8. Aşağıdaki cümlelerden hangisi, karşısında verilen söz sanatına uygun bir örnek değildir?
A)     Ayrıldığımızda gökyüzü de bizimle birlikte ikiye ayrıldı. (Abartma)
B)    Ay, senin gelişine sevindiği için bugün daha parlak. (Kinaye)
C)    Yüz metrenin başarılı atleti son metrelerde rüzgâr gi­biydi. (Benzetme)
D)     Köpeği ne kadar uzağa bıraksan da yine sahibine dö­ner. (Tezat)
E)     İyi dinlersen, ağaçların da gece vakti konuştuğunu duyarsın. (Kişileştirme)

*
Cevap anahtarı: 1.E, 2.B,3.E, 4. C, 5.B, 6.B, 7.D, 8. B,
*
Kaynaklar:
http://kinaye.nedir.com/#ixzz3gGhtx2oO
http://www.msxlabs.org/forum/turk-dili-ve-edebiyati/
http://edebiyatforum.com/edebi-sanatlar-konu-anlatimi/kinaye-deginmece.html
http://www.edebiyatfakultesi.com/edebi-sanatlar/kinaye-deginmece-sanati
http://www.dilbilimi.net/edebi_sanatlar.pdf
http://www.edebiyatogretmeni.org/kinaye-deginmece/
http://trkdlvdbyt.blogspot.com.tr/2012/04/eski-turk-edebiyatna-giris-soz-sanatlar.html
http://www.edebiyol.com/OSS_edebi_sanatlar_test.html


Ek okuma

KİNAYE

Bir sözü tek kullanımda hem gerçek, hem de mecaz anlamıyla kullanma sanatı. Anlatıma kazandırdığı imkanlar nedeniyle özellikle şiirde çok kullanılır. Kur'an'da da oldukça sık rastlanılan edebi sanatlardandır.
Kinaye birden çok anlamı düşündürtmek amacıyla kullanılan bir sanat olmakla birlikte sözün açıkça söylenmesinin uygun olmadığı durumlarda da kendisine başvurulan bir sanattır. Alay, şaka ve sitem de çoğunlukla kinaye yoluyla dile getirilir. Bu kullanımda sözün gerçek anlamından bir sonuç çıksa da geçerli olan mecaz anlamıdır. Gerçek anlamın tam zıddını dile getirmek amacıyla yapılan kinayeler de vardır. Bu kullanımda kinaye tariz anlamına gelir. Kinayenin kullanıldığı diğer bir şekil de belli bir olayı anıp hatırlatma yoludur. Kinayenin bu çeşidi de telmihle çakışır. Deyimler de çoğu kere mecaz anlamıyla kullanıldıkları için kinayeli sözlerdir.
Kur'an'da kinayenin çeşitli biçimlerde kullanıldığı görülür. Sözgelimi "Elbiseni temizle, pislikten kaçın" (el-Müddessir, 74/4-5) âyetleri maddi pisliklerden arınmayı ve kaçınmayı dile getirdiği gibi şirk gibi manevi pisliklerden arınmayı, kaçınmayı da anlatmaktadır.
"Elini boynuna bağlanmış yapma, tamamen de açma" (el-İsra, 17/29) âyeti ise açık anlamının yanısıra cimrilik ve savurganlığın yasaklığını da bildirmektedir.
"Hasta yahut yolcu iseniz, yahut biriniz tuvaletten gelmişse, ya da kadınlara dokunmuş ve su bulamamışsanız temiz toprağa teyemmüm edin..." (el-Maide, 5/6) âyetinde ise abdest bozma ve cinsel ilişkinin doğrudan anlatımı uygun görülmediğinden "tuvaletten gelme" ve "dokunma" kelimeleriyle dile getirilmiştir.
İbrahim Sarmış, İslam Ansiklopedisi
Kaynak: http://www.msxlabs.org/forum/x-sozluk/94948-kinaye-nedir.html#ixzz3gGb672tk
*
Belağat Iki Unsuru: Mecaz Ve Kinaye

Giriş

Mecaz ve kinaye, herhangi bir dilin hususiyetlerinden ve özellikle Arap dili belâgatının temel unsur ve konularındandır. Bunları kısaca, söylenen sözden, lâfzın zahirinin taşımadığı mânâların kastedilmesi olarak tarif edebiliriz.

Mecaz ve kinaye ihtiva eden âyetler bir takım ihtilâflara konu olmuştur. Ehl-i Sünnet çizgisindeki fıkhî ve itikadî mezheplerin yorumlama keyfiyetinden kaynaklanan ihtilâflar çok önem arzetmemektedir. Ancak Ehl-i Sünnet yolundan inhiraf etmiş bir takım marjinal anlayış sahipleri bu konuyu çok suistimal etmişlerdir. Kadimden bu yana Kur ân ın bütününü veya mecazla uzaktan yakından ilgisi olmayan âyetlerini mecaza hamledenler olduğu gibi, içinde hiç mecaz bulunmadığını iddia edenler veya mecaza hamledilmesi gereken yerleri hakikat olarak değerlendirenler de olagelmiştir. Bunlardan birinciler, mecaz adı altında âyetleri diledikleri gibi yorumlamakta ve muhkemât dediğimiz kesinlik ifade eden ibareleri bile hiç alâkası olmayan mânâlara çekebilmektedirler. Batınî fırkalara ait görüşler bu kabilden olup, çalışmamız içinde bunlara temas edilecektir. Öte yandan, Kur ân ı mecaz ve kinayeden tamamen tecrid eden anlayış sahipleri ise, yedullah, vechullah, istiva vs.. gibi meselelerde teşbihe kâil olabilmişlerdir.

Şâtıbî nin (v. 790/1388) de vurguladığı gibi, dindeki inhirafların çoğu, 1. Nassların dilini yeterince bilmemek, o dile ait öِzelliklerden gafil olmak ve 2. Dinin ruhunu anlamamaktan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla dini, özellikle onun ana kaynağı Kur ân ı sıhhatli anlayabilmek için ihtilâflara sebep olabilen mecaz ve kinaye meselesi sağlam bir zemine oturtulmalı, yanlış anlayışlardan arındırılmalı ve suistimallere kapı açılmasına fırsat verilmemelidir. Biz, bu incelememizde mecaz ve kinayenin ne olduğunu, çeşitlerini ve örneklerini araştırmaya çalıştık. Daha sonra, meseleyi inşa-Allah Kur ân-ı Kerîm temelinde değerlendirmeye gayret edeceğiz.

A.HAKİKAT VE MECAZ

1. Hakikat

Lugat yönünden pek çok mânâyı haiz hak kelimesinden müştak olan hakikat (İbnü l-Manzur, 10:52), belâgat ilmindeki terim anlamıyla, ister dil, ister şeriat, ister örf ve isterse ıstılâh itibarıyla ilk ve en meşhur mânâsıyla kullanılan lafız diye tarif edilmiştir (Tavîle, 155). Meselâ arslan dediğimizde bildiğimiz hayvan kastedilirse, lâfız, hakikat mânâsıyla kullanılmış olur.

Vaz (Ortaya Konuluş) Bakımından Hakikatin Kısımları:

Hakikatin tarifinde bahsi geçen dört husus onun kısımlarını teşkil eder:

1. Lugavî Hakikat: Herhangi bir dilde vaz edildiği anlamda kullanılan lafızdır. Başka bir ifade ile, bir dili konuşanların, neye delâlet etmesini istemişlerse onun için kullandıkları lafızlardır. Meselâ Türkçemizde ay denildiğinde dünyanın uydusu olan gökteki cismin kastedilmesi gibi (Tavîle, 157; Bilgegil, 128).

2. Örfî Hakikat: Halk arasında belli bir anlamda kullanılması yaygın olan lâfızlardır. Meselâ et denildiğinde daha çok kesimi yapılan hayvanların etleri (kırmızı et) kastedilir. Ancak et kavramı içinde balık eti gibi, yenilebilen başka et türleri de vardır. Bazen hakikat mânâsında konuşulmayan (mecaz olan) bir ibarenin kullanımı çok yaygınlaşırsa, sonradan mecaz olduğu unutulup, hakikat gibi telâkki edildiği de vâkidir. Meselâ; Arapça da اَلْوَغَى (el-veğâ) kelimesi, önceleri savaştaki gürültü-patırtı mânâsında iken, sonradan hep savaş anlamında kullanılagelmiştir (Abdülcelil, 109).

3. Istılâhî Hakikat: İnsanların içinde belli grup, zümre veya meslek mensupları arasında kullanımları yaygın olan lâfızlardır. Meselâ, usûlcülerin âmm, hâss; nahivcilerin fâil, mef ûl; mühendislerin üçgen, dِrtgen; doktorların tümör, metastaz gibi kavramları kendi dallarında yaygın olan hakikat kelimelerdir (Tavîle, 157).

4. Şer î Hakikat: Şâriin hususî mânâda kullandığı ifadelerdir. Meselâ, salât (namaz), savm (oruç), hac… kelimeleri şer an hakikî anlamlar taşıyan kelimelerdir (Zeydan, 310 ; Atar, 217).

2. Mecaz

Lugatta bir mekândan başka bir mekâna geçmek, intikal etmek mânâsındaki cevaz kökünden türetilmiş olan mecaz (el-Haşimî, 290), şu şekilde tarif edilmiştir: Hakikî mânâsının anlaşılmasına engel teşkil eden bir karineyle beraber, bir alâkadan (ilişkiden) dolayı, vaz edildiği mânânın dışında kullanılan lâfızdır (Emin †el-Cârim, 171). Başka bir deyişle, bir münasebetten dolayı ikinci bir mânâda kullanılan söze mecaz denir (Kocakaplan, 97). Meselâ, hicret eden Peygamber Efendimiz Medine ye ulaştığında halkın طَلَعَ الَبدْرُ عَلَيْنَا مِنْ َثنِيَّاتِ اْلوَدَاعِ-Seniyyat-ı Vedâ dan †Vedâ Tepeleri†üzerimize dolunay doğdu. şeklindeki sözlerinde mecaz vardır. Burada bedir hakikî mânâsında kullanılmamıştır. Çünkü kastedilen, gökteki ay değildir. Bedrin, hakikî mânâsına yani gökteki ay olarak anlaşılmasına mâni karine ise seniyyât-ı vedâ dır (veda tepeleri), zira hakikî ay, bir tepeden çıkıp gelmez. Buradaki bedirden gökteki ay kastedilmediğine göre başka bir şey kastedilmektedir ki o da, Efendimiz dir (s.a.s.). Bu mecaz misalinde müşâbehet (benzerlik) alâkasından söz edilebilir (Tavîle, 156). Dolunay karanlık geceleri aydınlattığı gibi, Efendimiz de karanlık hayatları aydınlatmıştır.

Mecazın Çeşitleri:

Mecaz, kendisinde bir alâkanın varlığı ve yokluğu bakımından ikiye ayrılır: 1. Mecaz-ı lugavî. 2. Mecaz-ı aklî (Emin †el-Cârim, 69-122).

1. Mecaz-ı Lugavî: Hakikî anlamın kastedilmesine mâni bir karine ile bir lâfzın mevzuu dışında (vaz edildiği anlamı dışında) kullanılmasıdır. Mecaz olan ifadede hakikî mânâ ile mecazî mânâ arasındaki alâka, müşâbehet (benzerlik) veya başka bir şey olabilir. Mecaz-ı lugavî, kendi içinde kısımlara ayrılır (Emin †el-Cârim, 76-77).

a) İstiâre: Kendisindeki alâkanın daima müşâbehet olduğu lugavî mecazdır. İstiâreye bir tarafı hazfedilmiş teşbih de diyebiliriz (el-Haşimî, 303). Meselâ;
اَللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ †Allah, iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan nura çıkarır. (Bakara/2: 257) âyetinde zulümât ve nur kelimeleri hakikî mânâlarının dışında kullanılmışlardır. Zulümâttan kastedilen dalâlet , nurdan kastedilen ise hidayet ve iman dır. Âyet, aslında şu mânâyı ihtiva etmektedir: Allah, onları karanlıklar gibi olan dalâletten, nur gibi olan hidayete çıkarır. Burada teşbihin müşebbeh (benzetilen) kısmı hazfedilerek, bir mecaz çeşidi olan istiâre yapılmıştır (Tavîle, 161).

b) Mecaz-ı Mürsel: Mecazda alâka müşâbehet dışında bir şey olursa, buna mecaz-ı mürsel denir (el-Haşimî, 291). Bu bahiste otuza yakın alâka sayılmıştır. Bunun da ayrıntısına girmeden en çok kullanılanları zikretmekle yetiniyoruz:

1. Sebebiyet: Sebebi söyleyip müsebbebi kastetmektir. Meselâ; Araplar Hayvanlar yağmur otladı. derken, yağmur ile otları kastederler, zira yağmur otların sebebidir (Tavîle, 164).

2. Müsebbebiyet: Neticeyi sِyleyip, bundan sebebi kastetmektir. Meselâ, tefsirciler, وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّمَآءِ رِزْقًا †Sizin için semâdan rızık indirir. (Mü min/40: 13) âyetinde geçen rızıktan, onun sebebi olan yağmurun kastedildiğini belirtmişlerdir (Tavîle, 164).

3. Cüz iyet: Parça sِylenip bütün kastedilir. Meselâ; فَكُّ رَقَبَةٍ †Boyunu salıvermek (Beled sûresi, 90/13) ibaresinde boyundan kastedilen, insanın kendisidir (Bilgelil, 169).

4. Külliyet: Bütün zikredilerek parça kastedilir: جَعَلُواأَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ -Parmaklarını kulaklarına tıkadılar (Nuh/71: 7). Burada kastedilen parmakların hepsi değil, uçlarıdır (Bilgegil, 170.

5. Mâziyet: Bir şeyin öncesini zikredip, bulunduğu hâli kastetmektir: Hz. Nuh un (a.s.) duasında dediği gibi وَآتُوا الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ -Yetimlere mallarını veriniz (Nisa/4: 2). Yetim, babası ölen küçük çocuk demektir. Âyette ise malların kendisine verilmesi emredilen kişi, artık rüşd çağına erip çocukluktan çıkmıştır (Tavîle, 165).

6. Müstakbeliyet: Bir şeyi sonradan alacağı durum ile zikretmektir: وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لاَ تَذَرْ عَلَى اْلأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا إِنَّكَ إِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلاَ يَلِدُوا إِلاَّ فَاجِرًا كَفَّارًا -Nûh: Ya Rabbî, dedi, yeryüzünde dolaşan bir tek kâfir bile bırakma! Zira bırakırsan onlar Senin kullarını Senin yolundan saptırırlar ve sadece kendileri gibi facir, kâfirden başka doğurmayacaklar (Nuh/71: 26-27). Esasen doğan yeni çocuk kâfir veya facir değildir. Âyette söz konusu olan, bunların ileride kâfir ve facir olacaklarıdır (Tavîle, 165).

2. Mecaz-ı Aklî: Bir fiilin veya fiil mânâsındaki bir şeyin (ism-i fâil, ism-i mef ûl veya masdar gibi) olması gereken yerin dışında bir şeye isnad edilmesidir (el-Haşimî, 296). Meselâ İstanbul un caddeleri çok kalabalıktır. Dediğimizde, burada bir mecaz-ı aklî göze çarpmaktadır. Zira kalabalık olan caddeler değil, caddelerdeki insanlardır. Bu tür mecazda da, 1. Zamana isnad ( Zaman onu üzdü cümlesindeki gibi..), 2. Mekâna isnad ( Nehirler akıttık. cümlesinde olduğu gibi. Aslında akıtılan nehirler değil, ondaki sudur.), 3. Sebebe isnad, 4. Masdara isnad, 5. Fâile olması gerekirken mef ûle isnad, 6. Mef ûle olması gerekirken fâile isnad gibi alâkalar sayılmıştır (el-Haşimî, 297).

B. SARİH VE KİNAYE
1. Sarih

Söylendiği zaman kastedilen mânânın açık olarak anlaşıldığı lâfızlardır. Sarih ifade, çok kullanılmasından dolayı anlaşılması için bir karineye, tefsire, açıklamaya ihtiyaç bırakmaz (Atar, 222).

2. Kinaye

Kinaye ise, vaz olunduğu mânânın dışında kullanılan bir lâfızdır, ancak aslî mânâsının da murad olunması mümkündür (Bilgegil, 134; Haşimî, 345). Mecaz ile aralarındaki fark buradadır. Yani mecazda aslî mânânın kastedildiğine mâni bir karine varken, kinayede böyle bir karine yoktur; dolayısıyla kastedilen aslî mânâ da olabilir (el-Haşimî, 345). Meselâ; زَيْدٌ طَوِيلُ النِّجَادِ -Zeyd, kılıcının bağı uzun olan birisidir. denildiği zaman, bu Zeyd in uzun boylu olmasından kinayedir. Zira kılıcın bağının uzun olması, sahibinin uzun olmasını gerektirir. Bununla beraber bundan, kılıcın bağının uzun olduğunu anlamak da mümkündür. Yani bu cümlede aslî mânâ da kastedilmiş olabilir. (el-Cürcanî, 66).

Kinayenin Çeşitleri:

Kinaye, ortaya konulurken kullanılan vasıtalar açısından dört kısma ayrılır:

1. TelvihEğer kinayede mânâlar arasındaki vasıtalar çok olursa buna telvih denir (Bilgegil, 176). Meselâ; Arapça da adamın külünün çok olması cömertliğinden kinayedir. Çünkü kül, çok odun yakmaya; bu, çok yemek pişirildiğine; bu da, çok misafiri olup onları cömertçe ağırladığına delalet eder (Tavîle, 178).

2. RemizEğer uzak ve yakın mânâlar arasındaki vasıtalar az ve gizli olursa, kinaye remiz adını alır (Bilgegil, 177). Meselâ; Arapça da Filânca istirahat edenlerdendir. denildiği zaman bundan, o insanın tembel ve aptal olduğu anlaşılır (Tavîle, 178).

3. İma ve İşaret: Bunda da vasıta az olup, ima ve işaret vardır. Meselâ; Fazilet, filânın gittiği yöne doğru gitti. Denilirken, faziletin o şahsa nispet edildiği anlaşılır (a.y.)

4. Ta rizKelâmın mutlak bırakılıp, ne kastedildiğinin siyakından anlaşıldığı sözlerdir. Meselâ; insanlara zarar veren kimseye İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır. denilmesi gibi (a.y.).

C. MECAZ VE KİNAYENİN BELÂGATTAKİ YERİ

Dilcilerin hepsi kinayenin ifsahtan, ta rizin tasrihten ve mecazın hakikattan daha beliğ olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Gerçekten de mecaz ve kinaye ihtiva eden sözlere bakıldığında, bunlar tasrih edilirse sözün güzelliğini kaybettiği görülür. Meselâ; ayağının biri ileri biri geri gidiyor meâlindeki tereddüt ifade eden Arapça deyimi açıkça anlatmaya kalkışsak ve şöyle desek: Tereddüt ediyorsun, ‘gideyim mi gitmeyeyim mi diyen insan gibisin. Önce bir adımını ileriye doğru atarken, diğerini geri atmak suretiyle mütereddit davranıyorsun. , hem çok konuşarak israf-ı kelâm yapmış hem de bu veciz sözün güzelliğini bozmuş oluruz (el-Cürcanî, 108).

Mecaz, bir mânânın ifade edilmesinde en güzel yollardan birisidir. Bu sanatla mânâ, maddî sıfatlardan sıyrılarak dinleyenin gözleri önüne serilir. Mecazı Araplar konuşmada genişliğe ve zenginliğe imkân verdiği için çokça kullanmışlardır. Ayrıca lâfızlara kattığı incelik ve zerafetten dolayı gönüllere hoş geldiği için de Araplar mecazı bütün çeşitleriyle kullanmışlar, nesir ve şiirlerini bu sanatla süslemişlerdir (el-Haşimî, 290).

Mecazda mânâ alışılmışın dışında yeni medlûllere intikal eder. Böylece lâfızlara genişlik, derinlik ve fikrî yoğunluk kazandırılır. Lâfızlar sadece hakikat (yalanın zıddı mânâsında değil, yukarıda geçen ıstılâhî mânâsında hakikat) ifade etse idi, dil donuklaşır ve güzelliğini kaybederdi. Mecazın bir başka belâgat yönü ise, kasdedilen mânânın veciz bir şekilde ifade edilebilmesidir (Tavîle, 173).

Anlaşılması zor mücerred hakikatler, mecaz ve kinaye ile müşahhaslaştırılarak anlaşılmasına yardımcı olunur. Onun için nasslarda, insan idrakinin kavramakta zorluk çekeceği hususlar mecaz ve kinaye yolu ile irad edilmiştir. Böylece hem mânânın anlaşılmasına imkân verilmiş, hem de insanı büyüleyen bir üslûp ortaya konulmuştur. Ayrıca, kinaye yolu ile çirkin veya edebe muhalif sayılabilecek olmakla birlikte söylenilmesi gerekli olan şeylerin, kulağa hoş gelecek bir tarzda ifadesi de mümkün olur (Tavîle, 179-180) Bütün bunların yanında, mecazdan mânânın tekit edilmesi gayesi de güdülür (İbn Manzur, 10:52).

D. HÜKÜM ÇIKARMADA MECAZ VE KİNAYE
1. Mecazın Hükmü

Fıkhî hüküm istinbatında, lâfzın hakikat mânâsı mecaza tercih edilir. Kelâmda aslolan mânâ-yı hakikattir. şeklindeki Mecelle nin 12. maddesi de bunu ifade eder. Lâfız hakikat mânâsıyla anlaşılıyorsa hakikat olarak alınır, hakikat mânâsı bir şey ifade etmiyorsa ve bir karine varsa mecaza hamledilir. Meselâ; bir kişi veled (çocuk, evlât) tabir ederek vasiyette bulunmuşsa ve çocuğu da yoksa vasiyet edilen mal torununa verilir. Zira veled , hakikî mânâda çocuk, mecazî mânâda ise torun için kullanılır (Zeydan, 314).

2. Kinayenin Hükmü

Kişinin kullandığı lâfız sarih ise (ister mecaz ister hakikat olsun, kendisinden kastedilen mânânın çokça kullanılmasından dolayı açık olan lâfız) niyete bakılmaksızın gereği sabit olur. Meselâ; birisi evimi sattım dedikten sonra satmaktan kiralamayı kastettim dese, bu sözüne itibar edilmez. Çünkü sattım ifadesi alış-veriş akdi için sarihtir. Kinayede ise niyet ve hâlin delâletine bakılır. Meselâ; karısına sen bâinsin dediğinde, bundan hem maddî ayrılığı (şehirden veya evden ayrı kalmak gibi) hem de boşanma mânâsındaki ayrılığı kastetmiş olabilir. Burada kişinin niyeti ve hâlin delâleti önemlidir. Dolayısıyla hüküm bunlara göre şekil alır.

Bir de İslâm Hukuku nda kinaî lâfızlarda hadlerin düşmesi, kinaye ile ilgili hükümlerdendir. Meselâ; Arapça da Filân filâncaya yaklaştı. meâlindeki söz zinadan kinaye olarak kullanılır. Ancak bundan başka bir mânâ da kastedilmiş olabileceği için, duruma göre zina veya iftira haddi sabit olmaz (Zeydan, 316).
Kaynaklar:

Abdulcelil, Muhammed Bedri, el-Mecaz ve eseruhû fi d-dersi l-lugavî, Beyrut 1986/1406.
Atar, Fahrettin, Fıkıh Usûlü (M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Yayınları), İstanbul 1992.
Bilgegil, M. Kaya, Edebiyat ve Bilgi Teorileri, İstanbul 1987.
el-Cürcânî, Abdulkahir, Delâilü l-i caz, Dımeşk 1987/1407.
Emin, Mustafa †el-Carim, Ali, Belâgatu l-vâzıha (Eda Neşriyat), İstanbul trs.
el-Hâşimî, Ahmed, Cevahiru l-belâga fi l-meânî ve l-beyâni ve l-bedî (Kahraman Yayınları), İstanbul 1984.
İbn Manzur, Ebû l-Fazl Cemaleddin Muhammed b. Mükrim, Lisanu l-Arab, Beyrut 1994/1414.
Kocakaplan, İsa, Açıklamalı Edebî Sanatlar (M.E.B. Yayınları), İstanbul 1996.
Tavîle, Abdulvehab Abdusselâm, Eseru l-luga fî ihtilâfi l-müctehidîn (Dâru s-Selâm), Mısır trs.
Zeydan, Abdulkerîm, Fıkıh Usûlü (çev. Ruhi Özcan) (M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Yayınları), İstanbul 1993.

Halim Çalış
http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/belagat-iki-unsuru--mecaz-ve-kinaye
*
KİNÂYE: Kelimenin kendi manasına eşit bir başka manada kullanılmasıdır.
“İkisi de yemek yerlerdi” [Maide Suresi, 75]. Hz. Meryem ve Hz. İsa (as)’ya ilahlık atfedenlere onların da insan olduğunu vurgulamak için kinâye sanatı kullanılmıştır.
http://www.dogruhaber.com.tr/haber/76244-kurandaki-edebi-sanatlar-1/





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder