Edebî Sanatlar
Belâgat
Belâgat ilk doğuşundan bugüne kadar değişikler yaşayarak gelmiş,
önceleri dini konuları anlayabilmek,
sonraları güzel konuşma ve yazmak
şimdi ise bunlarla beraber
Milli hafızayı tazelemek amaçlı kullanılmaktadır.
Yağmur Alkır
Belâgat, Arap edebiyatında önce bir sanat, sonra bir ilim
olarak öncelikle Kur’an’ın i’câzını keşfetmek,onun üslubunu beyân etmek ve
böylelikle Kur’an’ın Allah kelâmı olduğunu ortaya koyma çalışmalarında doğmuş
olup sanat yönü ile kabiliyete, hünere edebi zevke
dayalı güzel konuşma melekesine ad vermiş; ilim
yönü ile bu sanatın prensiplerini tespit
edip açıklayan belki de onu geliştiren ilmin adı olmuştur.
Başka bir deyiş ile Belâgat ilmi, Belâgat sanatının bir
ürünü olarak doğmuştur
Belâgat ilmi 3’e ayrılmıştır:
a. Meânî (manalar) ilmi: Muhtelif cümle
şekilleri ve bunların kullanılışını öğretir. Haber, inşa, Emir, temenni, nidâ,
fâsl, vâsl, Îcâz vb.
b. Beyan ilmi: Açık ve güzel bir şekilde
ifade etme sanatı olup Teşbih, mecaz, istiare ve kinayegibi
sanatları öğretir.
b. Bedî' ilmi: Lâfzi ve Manevi bazı
sanatları kullanarak Sözü ifade ve mana yönünden en güzel şekilde süslen
mesinin yollarını gösterir. Cinas, iktibas, seci, tevriye, Hüsn-ü talil,
mübâlağa.
Belâgat Selçuk
Uysal’a göre Arapça ’da bir şeye erişmek anlamına gelen ‘’balâga’’ kökünden
yapılmış mücerret bir isim olup; Beyanda
akıcılık, selâset demektir.
Fahrettin Razi’ye göre Belâgat,
söz sahibinin kalbinde olan Mânânın özünü ona zarar verici îcâz ve usandırıcı
uzatmadan sakınmak şartı ile ifadeden ibarettir.
Kazvininin Sekkakiden almakla birlikte ondan daha yeterli
olan ifadesiyle “sözün fasih
olmaklaberaber mukteza-yı hâl ve makâma mutabık olmasıdır.’’
Aristoyagöre batı terimi ile Rhetorique’yi hitabet ile
ilgili olarak açıklamakta ve sadece bir
iknavâsıtası olarak saymaktadır.
Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’ne göre sözün fasih ve açık seçik olması anlamında mastardır
Ferit Devellioğlu’na göre İyi, güzel, pürüzsüz söz söyleme, uz dillilik. / Sözün düzgün,
kusursuz,yerinde ve adamına göre söylenmesini öğreten ilimin adı.
Yeni Türk Ansiklopedi ’sine göre Belâgat: Sözün, dilin,
kurallarına okuyan ve dinleyenin durumuna, seviyesine, içinde bulunulan
şartlara uygun söylenmesidir.
Türkçe sözlüğe göre belâgat: Sözün yada yazının istenilen etkiyi
sağlayacak biçimde güzel ve sanatlı olması, dil uzluğu, uz dil.
Cafer B. Yahya’ya göre belâgat
sözün manaya kalıp gibi uyması, maksadını açıkça ifade etmesi, birbaşka manaya
ihtimal vermemesi, anlamak için düşünmeye ihtiyaç duyurmamasıdır.
Bugünse Belâgat’i ‘’ Etkili, kısa, açık ve güzel söz söylemenin ilmi
‘’ veya ‘’Hitap ettiği kimselere göremü nasip ve tam yerinde düzgün ve hakikatleri
ifade eden güzel söz söyleme sanatı’’ olarak tarif edebiliriz.
Edebîlik vasfı taşıyan eserler, dillere, kültürlere, zaman
ve devirlere göre, farklı ölçü ve kaideler gözönünde bulundurularak
değerlendirilmeye tâbi tutulmuştur. Özellikle edebiyatlar klâsikleştikçe, yani zarifleştikçe
eserlere uygulanan ölçü ve kaidelerde çok ince ayrıntılara inilmiş ve bu
teferruat sıkı birkayıt altına alınmıştır. İşte edebî eserlerin lafız, şekil ve manalarıyla
alakalı olan bu ölçü ve kaidelerinin toplanması retorik de denilen Belâgat’ı
meydana getirmiştir.
Batı terminolojisindeki adı Rhetorique olan Belâgat’ın ilk
tarifi Aristo’ya aittir. Günümüze ulaşan ilk retorik kitabı Aristoteles’in M.Ö.
345’lerde yazdığı ‘’Retorika’’ adlı
eseridir. Avrupa’da XII. yüzyıldanitibaren retorik ders olarak gösterilmiş,
XIV. Yüzyıldan itibaren de üslup çeşitleri, edebi sanatlar, kompozisyon ve
hitabet okutulmuştur.
Arap belâgati ile Yunan retorikası arasında şekil ve
öz bakımında ayrılıklar vardır. Yunan’da bu konu filozoflar tarafından
işlenirken, Araplarda dilciler, Kelâmcılar ve edebiyatçılar tarafından
işlenmiştir.
BELȂGAT’İN DOĞUŞ
NEDENLERİ
Kur’an’ın yanlış anlaşılma korkusu
Edebi
ten kit çalışmaları
İslâmiyet’in
III. yüzyılından itibaren kitleleri etkileme düşüncesi
Filozofların
birbirlerini tenkit etmeleri
Sanatlı
anlatımda biçim açısından karakteristik özellikleri yakalama çabası
Nesirde
ortak ölçüler tespit etme gayreti
Şiirin gelişmesinde ortak ölçülerin
bulunması
(...)
TÜRK EDEBİYATINDA
BELȂGAT
Türklerde belâgat çalışmaları Türklerin İslâmiyet’i kabul
etmelerinden ve ilim dili olarak Arapçayı seçmelerinden sonra öncelikle
doğrudan Arapça ve Arap Belâgat’ı şeklinde ortaya çıkmış sonra Arapçadan
Türkçeye çeviriler olmuş daha sonra Tanzimat ile birlikte doğrudan
Türkçe (Osmanlıca) Belâgat çalışmaları Batının özelliklede Fransızcanın etkisi
ile görülmeye başlanmıştır.
Türkçe Belâgatçalışmalarına çok sonra başlanmasına rağmen
Arap Belâgat’ının ünlü isimlerinden Zemahşeri veTaftazani Türk’tür.
Osmanlı döneminde Türkler, daha çok Sekkâkî, Kazvinî ve
Reşidüddin Vatvat’ın eserleri ile belâgatilmini öğrenmişlerdir.
Klâsik Türk edebiyatının İslâmî bir edebiyat olmasından
dolayı, Arap ve Fars edebiyatlarında müşterek kullanılan belâgat, bizde de
Tanzimat'a kadar geçerli tek ölçü olmuştur.
Namık Kemal ‘’Lisan-ı osmani’nin Edebiyatı hakkında
bazı mülhazatı şamildir.’’ makalesi ile dilimize mahsus bir Belâgat kitabının
yazılmasına dikkat çekmiştir. Ve Tanzimat döneminde modern tarzdakiokulların
müfredatında yer alan edebiyat ve belâgat derslerinde okutulmak üzere şekil
ve üslûpaçısından nispeten daha modern, Türkçe belâgat kitapları
yazılmıştır.
Ahmed Cevdet Paşa’nın 1881’de fasiküller halinde
neşredilip 1882 yılında kitap olarak basımı yapılan“Belâgat-ı Osmâniyye”si,
Ahmet Cevdet Paşa’nın Fuat Paşa ile birlikte 1851’de
yazdığı ‘’kavâid-i osmaniyye’’
Ahmet Hamdi’nin Belâgat-ı Lisân-ı Osmânî’si gibi,
belâgatı geleneğe uygun olarak “fesâhat, me’ânî, beyân, bedî ”
şeklinde tam kadro halinde ele alan, ancak buna karşılık,
örneklendirmelerde tamamen Türkçe örnekleri kullanan kitaplarla, Recâizâde
Mahmud Ekrem’in “Ta’lîm-i Edebiyât”ı gibi batıdaki “rhétorique”i de
belâgat çerçevesine dahil edip kullanan daha batılı belâgat
kitapları arasında onlarca eser kaleme alınmıştır. Bu belâgat
kitapları genelde Mekteb-i Hukuk, Mekteb-iMülkiyye gibi okullarda okutulan
edebiyat ve belâgat gibi derslerin ders notlarının bir araya
getirilipbasılması ile ortaya çıkmıştır.
Ahmed Cevdet Paşa’nın Mekteb-i Hukuk’ta verdiği
belâgat dersi notlarının bir arayagetirilip 1882 yılında basılmasıyla
ortayaçıkan“Belâgat-ı Osmâniyye”, AhmetCevdet Paşa’dan sonra aynı okulda
ilgili derslere giren Hacı İbrâhim Efendi tarafından ders kitabı olarak
okutulmuştur. Hacı İbrahim Efendiderslerinde eseri ayrıntılı bir şekilde
işleyip şerh etmiş, ancak, sadece “mukaddime” bölümününders notlarını 1884
yılında “Şerh-i Belâgat”adıyla iki cüz halinde neşretme
imkânıbulabilmiştir.
Tunca kortantamerXIX. Yüzyıl Belâgat kitapları ile
ilgili Almanca yazısında bu devrin Belâgat kitaplarını üç gruba toplar.
Birinci grupta
belâgatin eski çerçevesini kullanan eserler yer alır. Temelde eski tarza
bağlı olan bu eserlerde de batıdan etkileşimler sezilir.
İkinci Grupta ise
Batı edebiyatı retoriğinden etkilenen eserler yer alır. Bu etki daha
çok Fransızcadan olmuştur. Bu grupta dikkat çeken eserler: Mebani’l İnşa adlı kitabı ile Süleyman paşa ve Ta’ilim-iEdebiyat
ile Recaizade Mahmut Ekrem’dir.
Üçüncü Grupta bu
iki grubundevamı niteliğindeki eserler ele alınmış, bunlar daha
çok edebiyatbilgilerini özetleyici durumunda eserler olmuşlardır. İkinci
gruptaki baskın fransız tesiri bu gruptakırılmıştır.
Sonuç olarak Belâgat ilk doğuşundan bugüne kadar değişikler
yaşayarak gelmiş, önceleri dini konuları anlayabilmek, sonraları
güzel konuşma ve yazmak şimdi ise bunlarla beraber
Milli hafızayı tazelemek amaçlı kullanılmaktadır.
KAYNAKÇA
·
R.
Selçuk Uysal-Belâgat ve Edebi sanatlar Lügati, İstanbul 2010
·
İslam
Ansiklopedisi Ahmet Cevdet Paşa, Belâgat-ı Osmâniyye, (haz.: Turgut
Karabey -Mehmet Atalay), Akçağ Yayınları,Ankara 2000.
·
DAĞLAR,
Abdülkadir, “Klâsik Türk Edebiyatı Şerh Geleneği ve Hacı İbrâhim Efendi’nin
Şerh-iBelâgat’ına Dâir
·
Prof.
Dr.Rıza FİLİZOK, Yüzyılımızı Aydınlatan Bir Bilim Dalımız: BelâgatKortantamer,
Tunca, “Teori Zemininde Metin Şerhi Meselesi’’
·
Bilgegil,
M. Kaya (1980), Edebiyat Bilgi ve Teorileri (Belâgat), EnderunKitabevi,
İstanbul R. Mahmut Ekrem (1299), Ta'lîm-i Edebiyât, Kısmı Evvel,
İstanbul
·
DEVELLİOĞLU,
Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, İstanbul: AydınKitabevi.Ahmed HAMDÎ
(1293), Belâgat-ı Lisân-ı Osmânî, İstanbul: Matbaa-i Âmire
http://www.academia.edu/3537482/Belagat
*
Edebiyat terimi olarak
belagat nedir?
Retorik. Eskiler, belâgati “sözün fasih olmakla beraber
mukteza-yı hâl ve makama mutabık olmasıdır” şeklinde tanımlarlar.Bunun anlamı;
söylenen sözün kusursuz olmakla birlikte duruma ve yere uygun düşmesi gerekir,
demektir. Başka bir deyişle, sözün “yerinde, yeterince ve zamanında”
söylenilmesidir.
Belâgat, sözün güzel,etkileyici bir biçimde, yerinde
söylenmesini konu edinen ‘bilim’ dalıdır.
‘Bilim’ iddialı olsa da bir
disiplindir.
Belâgati, güzel yazma yollarını öğreten, yazma uğraşında
güzelliğin ve ustalığın ilkelerini gösteren bir disiplin olarak tanımlayanlar
da vardır.
Belâgat, “meram, en güzel, en etkileyici bir biçimde nasıl ifade
edilir” sorusuna cevap arar.
Eskiden “edebiyat” anlamında da kullanılan belâgat,
bugün, edebiyatın bir şubesi konumundadır.
Belâgatin üç kısmı vardır: Meânî, beyan, bedî.
Meanî: Sözün, hâlin gereklerine uyup uymadığından bahseder.
Kelime ve sözdizimi ile anlatım arasındaki ilişkiler üzerinde durur.
Beyan: Meramı (duygu, düşünce vb.) değişik yollarla ifade
etmenin yöntem ve kurallarından bahseder. Söyleyişle anlam arasındaki ilginin
niteliklerini araştırır. Bu çerçevede mecaz, istiare, teşbih ve kinaye gibi
anlam sanatlarını inceler.
Bedî: “Manaya delâleti açık ve durumun gereğine uygun olan
sözü lafız / ses ve mana yönlerinden güzelleştiren usul ve maharetlerden
bahseden bir ilimdir.”
Başka bir tanımla, bedî lafız ve anlam sanatlarını
inceleyen, sözün dış güzelliğini konu edinen, sözün süslenmesini öğreten bir
disiplindir. Bedî için ‘sözü güzelleştirme ilmi’ de denebilir. (Kelimenin bu
anlamını göz önünde bulundurduğundan olsa gerek, Edebiyat-ı Cedîde şair ve
yazarları bedî terimini ‘estetik’ kelimesiyle karşılamışlardır.)
Belâgatin bu üç
kısmının sözü güzelleştirmekteki işlevini, Muallim Naci şöyle anlatır:
“Kelâmda
iki türlü güzellik aranır. Biri hüsn-i zatî [kendiliğinden güzellik], diğeri
hüsn-i arazîdir [sonradan oluşturulan güzellik].
Hüsn-i zatî; meanî ve beyan
ile, hüsn-i arazî; bedî ile cilvegâr olur.
Söz bir güzel kıza teşbih olunsa
meanî ile beyan endamının düzgünlüğüe, hareketlerinin inceliğine; bedî ise dış
süslere benzetilmek lâzım gelir.”
Prof.Dr.Turan Karataş / Edebiyat Terimleri Sözlüğü
http://www.samanyoluhaber.com/bilgi/soru/Edebiyatta-Belagat-Ne-Demektir_961/
*
BEDÎ
Sözü, kulağa hoş gelecek ve ruha heyecan verecek şekilde güzelleştirme yollarını gösteren bilim.İlm-i bedî de denir.
Bu isim altında toplanan sanatlar iki gruba ayrılır:
Sözle ilgili sanatlar (Sanayi-i lafziye): Cinas, iştikak, seci, kalp, tedvir, aks, teddil, tasri, tarsi gibi.
Anlamla ilgili sanatlar (Sanayi-i mâneviye): İlhan, tevriye, tenasüp, mübalağa, leff ü neşr, tensik, mügalata-i mâneviye, tecahül-i ârif, hüsn-i ta’lil, tezat, istifham, rücu, tekrir, telmin, insal-i mesel, istidrak, tevcih, iktibas gibi.
http://www.milliyet.com.tr/ozel/edebiyat/sozluk/index.html
Kurân-ı Kerim'deki
Belâgat Mucizesi
Belâgat; hitap ettiği kimselere göre uygun ve tam
yerinde düzgün ve hakikatli güzel söz söyleme sanatıdır. Açık ve güzel ifadeli
konuşma, sözün mana ve ahenk itibariyle kusursuz olmasıdır. Söylenen sözün
söylenenin ihtiyacına tam olarak ve yerinde cevap vermesidir.
Belâgat ilmi iki
şekilde incelenir;
Söylenilen kelamın (sözün) belâgati ve konuşan kimsenin
belâgate olan kabiliyeti.
Kelamın belâgati:
Bir sözün hem fasih (kusursuz) olması, hem de durumun gereğine muktezâ-yı hâle
(yerine ve kişisine göre) uygun olmasıdır.
Konuşan kimsenin belâgati: Hangi gaye ile olursa
olsun konuşmacının meramını yerine ve kişisine göre beliğ bir kelamla
(açık-seçik bir sözle) açıklayabilme kabiliyetine sahip olmasıdır.
Belâgat ilmi: Beyân, Me'ânî ve Bedî' ilimlerinden meydana
gelir.
Beyan ilmi: kişiye maksadını farklı söz ve
usullerle ifade edebilme imkanı kazandıran ilim dalıdır. Bu ilmin mevzuları;
Mecaz (Sözcükleri
kendi anlamı dışında kullanma sanatı)
Kinaye (Bir sözü,
gerçek manasına da gelebilecek şekilde, başka bir manada kullanma sanatı)
Teşbih (Benzetme
sanatı)
İstiare (Kelimeyi
hakiki manası ile mecaz manası arasında alaka ve benzerlik kurarak kullanma
sanatı) gibi kısımlara ayrılır.
Me’ani ilmi (manalar ilmi): sözlerin muktezayı hal
ve makama uygun olmasıyla alakalı bir ilim dalıdır. Bu ilmin mevzuları altı
kısımda incelenir:
Haber ve İnşâ
(Bildirme ve dilek) kipleri
Zikretmek ve
Hazfetmek (Söz söylemek ve aradan çıkarma)
Takdim ve Te'hîr
(Öne almak ve sona bırakmak)
Kasr (Tahsis
Etmek)
Vasl ve Fasl
(Bağlama ve ayırma)
İcaz, İtnâb ve Müsavat (Sözü Kısaltma, sözü uzatma, eşitlik)
Bedi’ ilmi: her şeyin güzellik cihetlerinden
bilhassa Arabî terkiplerden bahseder. Lafız (söz) ve mana ile ilgili bazı
sanatlar ile sözün süslenmesini öğreten ilim dalıdır.
Kurân’ın belâgati ise; ayetlerinin dizilişinin, kusursuz ve
sağlam oluşundan; tarzının, çekiciliğinden ve hayret verici güzelliğinden;
açıklama ve anlatım metodunun, duruluk ve üstünlüğünden; manalarının, kuvvet ve
doğruluğundan; sözlerinin, anlaşılır ve akıcılığından ortaya çıkan harikulade
bir belâgattir.
Bu belâgati görebilmek isteyen kimsenin; lugat, sarf, nahiv,
me’ânî, bedi’ ve beyân ilimlerini iyi bilmesi, bu ilimlerle birlikte zevk-i
selim (sezme kabiliyeti) sahibi olması gerekir.
Manasındaki belâgat
وَ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ...
“…ve kendilerini
rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf ederler.” (Bakara, 3)
Bu ayet zekat ile sadakanın kabul olması için 5 şartın
gerektiğini ifade eder.
Birinci şart: Kendisi sadakaya muhtaç olmayacak derecede
sadaka vermektir ki, (وَمِمَّا) (şeylerden) kelimesindeki (مِنْ) (-den, dan)
eki bir kısmını vermeyi ifade eder.
İkinci şart: Ali’den alıp Veli’ye vermek değil, belki kendi
malından vermektir ki, şu şartı; (رَزَقْنَاهُمْ ) (Size rızık olandan) kelimesi
ifade ediyor. Size rızık olandan veriniz demektir.
Üçüncü şart: Minnet etmemektir (yapılan iyiliği başa
kakmak). Şu şarta (رَزَقْنَا) (biz rızıklandırdık) daki (نَا) (biz) lafzı
işaret eder. Yani Ben size rızkı veriyorum. Benim malımdan benim kuluma
vermekte başa kakmaya hakkınız yoktur, demektir.
Dördüncü şart: Zekâtı ve sadakayı öyle birine vermelisin ki,
ihtiyaçları ve geçimi için sarf etsin. Yoksa zevk ve eğlenceye sarf edenlere
sadaka makbul olmaz. Şu şarta ( يُنْفِقُونَ) (ihtiyaçlılara verirler) lafzı
işaret ediyor.
Beşinci şart: Allah (cc) adına vermektir ki, (رَزَقْنَاهُم)
(biz rızıklandırdık) ifade ediyor. Yani mal benimdir, benim adıma vermelisiniz,
demektir.
Şu şartlarla beraber sadaka nasıl mal ile oluyorsa ilim,
söz, fiil ve nasihat ile de oluyor. İşte bu kısımlara da (مِمَّا) (öyle
şeylerden) lafzındaki (مَا) (umumiyet ifade eder) işaret ediyor.
İşte sadakayı ifade eden bu kısacık cümle beş şart ile
beraber geniş bir manayı aklın gözleri önüne seriyor. Bu fevkalade tertibi
Kurân'ın bütün ayetlerinde görüyoruz.
Nazmındaki belâgat
… وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ
"And olsun, Rabb'inin
azabından en küçük bir esinti onlara hafifçe dokunacaksa..." (Enbiya,
46)
Bu ayette geçen kelimelere bakıldığında her biri anlam
itibariyle azlığı ifade eder. Fakat cümlenin tamamı manaca "azabın
şiddetine" işaret eder.
( لَئِنْ ) (eğer) kelimesi kesinlik ifade etmeyip şüphe
bildirir.
( مَسَّ ) (azıcık dokunmak) kelimesi azlık ifade eder.
( نَفْحَةٌ ) (az bir esinti) kelimesi yine azlığı ifade
eder. O kadar küçük ki, bilinemiyor demektir.
( مِنْ ) (-dan) eki olup azabından bir parça demektir.Yine
azlığı ifade eder.
(عَذَاب) (azap) kelimesi hafif ceza demektir. İkaba (ağır
ceza) nispeten azlığı ifade eder.
(رَبِّكَ) (Rab) kelimesi Allah'ın (cc) Kahhar, Cebbar,
Müntakim isimlerine bedel yine şefkati hissettirmekle azlığa işaret eder.
İşte azlığı ifade eden şu altı kelime birbirine bakıp yardım
eder. Bir araya gelip Allah'ın (cc) azabının şiddetine işaret eder.
"Allah'ın (cc) azıcık bir azabı böyle ise şiddetlisi nasıldır?" diye
düşündürür.
Üslubundaki belâgat
يَا اَرْضُ ابْلَعِى مَاءَ كِ وَيَا سَمَاءُ اَقْلِعِى وَغِيضَ
الْمَاءُ وَقُضِىَ اْلاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ
الظَّالِمِنَ
"Ey yer, suyunu yut. Ey
gök, suyunu tut. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdî Dağı'na oturdu.
“Ve: “(Allah’ın rahmetinden uzak
olan) zalimler topluluğu helak olsun!” denildi. (Hud, 44)
Bu ayette Kurân'ın üslubunun sadece bir yönünü
inceleyeceğiz;
Nasıl bir savaşta kumandan zaferden sonra, ateş eden
ordusuna "Ateş kes!" ve hücum eden diğer bir ordusuna
"Dur!" der, emreder. O anda ateş kesilir, hücum durur. "İş
bitti, istilâ ettik. Bayrağımız düşmanın merkezlerinde yüksek kalelerinin
başında dikildi." der.
Aynen öyle de Allah (cc) Nuh Tufanı'ndan sonra yere ve göğe
emir verir. Vazifelerini yaptıktan sonra ferman eder: "Ey Arz! Suyunu yut. Ey Sema! Dur, işin bitti. Su çekildi.
Dağın başında Nuh'un gemisi durduruldu. Zalimler cezalarını buldular."
İşte şu üsluba bakıldığında "zemin
ve gök iki itaatkâr asker gibi emir dinler, itaat ederler" der.
İşaret eder ki, insanın isyanından kâinat kızıyor, yer ve gök hiddete
geliyorlar. Yani insana, Allah'a (cc) karşı isyanı kesin bir şekilde
yasaklıyor.
İşte Nuh Tufanı gibi büyük bir hadiseyi bütün neticeleriyle,
birkaç cümlede, az söz ile çok şey ifade ederek, en güzel şekilde ve kısaca
mucizeli bir tarzda beyan eder ki bu da Kuran’ın fevkalade belagatidir.
*
Kur'ân-I Kerîm'in Eşsiz
Belağatı
Doç. Dr. Cüneyt Eren
Kur’ân, öyle bir üslûba sahiptir ki, onun âyetlerini duyan
Arap ve Acem beliğleri ona secde etmiş, onun muhteva güzelliklerini sezip
anlayan hakikatşinas edipler, o Söz Sultanı’nın yanında edeple iki büklüm
olmuşlardır.
Kur’ân-ı Kerîm, Allahu Teâlâ’yı tanıma ve varlığına delil olma açısından
zikredilen delillerden sadece birisidir. Kur’ân-ı Kerîm’in en önemli özelliği,
eski Arap üslûbuna benzemeyen yepyeni üslûbu ve beyanındaki cezâleti ile harika
nazım örgüsü olan i’câzî yönüdür. Kur’ân, lafzı, nazmı, üslûbu ve içeriğiyle de
insan ve cinleri bir benzerini getirmekten âciz bırakmıştır. Arapça
indirilmesinin hikmetlerinden biri, belki de en önemlisi Arapçanın Allah ile
kul arasında irtibatı sağlayabilecek kapasitede ifade gücüne sahip bir dil
olmasıdır. Arapça, düşünme örgüsünü sağlayabilecek ifade zenginliğinin kaynağı
olma özelliğinden dolayı insanlığın son kutsal kitabının dili seçilmiştir.
Arapçanın en önemli özelliği, binlerce edebî sanat ve tarzı ihtivâ etmesidir.
Bu özellik, verilmesi gereken mesajın, herhangi bir yanlış anlamaya mahal
vermeyecek derecede kemâl veçhiyle sunulmasını sağlar.
Kur’ân-ı Kerim’i anlamak, onun bu harika nazım örgüsünün ve edebî vasfının
yeterli olarak değerlendirilmesine bağlıdır. Hatta, İslâm ilimleri tarihine göz
attığımızda, itikadî ve amelî ihtilafların temelinde, Kur’ân’ın edebî
inceliklerini anlamadaki farklılıkların önemli bir tesiri olduğunu görmekteyiz.
Arap Belâgatının Tarifi, Kısımları, Konu ve Gayesi
Belâgat, lügatte, varmak ve ulaşmak demektir.1 Terim olarak,
zorlama ve yapmacıktan uzak olarak yorumlamaya gerek olmaksızın kolay ve
anlaşılır bir tarzda insan nefsinde etki bırakarak hâlin muktezasına göre söz
söylemektir. 2 Buna, sözü yerinde, zamanında, doğru ve
güzel söylemek de diyebiliriz.
Bugün edebî sanatlar unvanı altında edebiyatçıların üzerinde genel hatlarıyla
ittifak ettikleri bir tasnifi vardır. Bu sanatların tariflerine kısaca göz
atacak olursak: Beyân, her hangi bir anlamı farklı söz ve usûllerle anlatmayı
öğreten, kendine ait özel kuralları olan bir ilim dalıdır. Sözü duruma uygun,
açık, düzgün ve süslü söyleme sanatı olan bedî’ ilim olarak edebî sanatlarla
örülü ifadenin lafız bakımından kusursuz, mana bakımından makul ve aynı zamanda
bir ahenge sahip olmasının usûl ve kaidelerini inceleyen ilimdir. Meâni ilmi
ise, değişik cümle şekilleri ve kullanılışları ile lafızların muktezâ-yı hâle
mutabakatını bildiren ahvâle dair usûl ve kaideleri açıklayan ilim olarak tarif
edilir.
Belâgat, terkip oluşturmakla anlamı ifade etmesi açısından, lafızla ilgili bir
sahadır. Bu yönüyle Arap belâgatının konusu özetle, lafız ve o lafzın taşımış
olduğu geniş boyutlu anlamıdır. Lafızları sadece taşımış olduğu anlamlarına
hasretmek bir yerde onları dondurmak demektir. Kendi başına bir anlam ifade
eden aynı lafız, farklı üslûb ve çeşitleri ile edebî sanatlarla örgülü bir
kanaviçe içerisinde renk, değer ve itibar kazanarak, muhatabın nazarında bir şekle
bürünür.
İşte belâgat ilmi, Arap dilinin hususiyetlerini idrak etmek ve ince sırlarına
vakıf olmak bakımından değer arz eden ilimlerin başında gelir. Bu konuda,
“Kur’ân-ı Kerîm’in i’câzı, zevk-i selîm ile anlaşılabilir, fakat anlatılamaz.
Hissolunan bu zevki elde etmek için, belâgatla iç içe olmak, tam bir belâgat
kültürü kazanmak gerekir.” denilmiştir. 3 Onunla Kur’ân
nazmında ilk bakışta görülmeyen, ancak dikkatli araştırma sonucunda anlaşılan
lügavî i’câz perdesi ortadan kalkar. Murad-ı İlâhi, daha canlı, daha çarpıcı
olarak etraflıca keşfolunur.
Araştırmamızın sınırlı çerçevesi içerisinde takdim edeceğimiz birkaç örnekte,
Kur’ân ayetlerinin arap dilinin belâgat özellikleriyle bakıldığında ne derece
zengin anlamlar ihtiva ettiği görülecektir/görülmektedir:
Belâgatın Kur’ân’ı Anlamadaki Rolü
Çalışmamızın dar boyutları içerisinde, her birisi ayrı zengin mana ve değere
sahip olan sanatlardan ve ilgili örneklerinden sadece bazılarına işaret
edeceğiz:
a) Hazf ve Zikr
Hazf, meâni sanatlarından biri olup bir ifadedeki söylenilmesi gerekmeyen
kelimelerin bir veya birkaçını ya da bazı cümleleri kaldırma suretiyle yapılan
söz kısaltmasıdır. 4 Zikr ise bir ifadedeki söylenilmesi
gereken kelimelerin bir veya birkaçının ya da bazı cümlelerin ibarede yer almasıdır. 5 Burada
kastettiğimiz mana, ayet içinde geçen kelimelerin bazen zikredilip bazen de
zikredilmemesi olarak özetlenebilir. Bu sanata vâkıf olmak, Kur’ân’ın
büyüleyici ikliminden o nispette istifadeye sebep olacaktır. Şimdi bu sanata
ait birkaç örnek sunalım.
Örnek 1:
Cenâb-ı Hak, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا يَحِلُّ لَكُمْ أَنْ تَرِثُوا النِّسَاءَ
كَرْهاً - Ey mü’minler, kadınlara zorla varis olmanız size helal olmaz.” (Nisa
Sûresi, 4/19) buyurmaktadır. Dikkat edilecek olursa bu ayette kadınlara zorla
vâris olma yasağı “لا يَحِلُّ - helal değildir” ibaresiyle gelmiştir. Oysa
Kur’ân-ı Kerim’de yasaklanan şeylerin çoğunluğu, وَلا تَقْتُلُوا أَوْلادَكُمْ خَشْيَةَ
إِمْلاقٍ - Bir de açlık korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.” (İsrâ Sûresi,
/31) وَلا تَقْرَبُوا الزِّنَى إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِيلاً Zinaya
da yaklaşmayın, çünkü o pek çirkindir ve kötü bir yoldur. (İsrâ Sûresi, /32) وَلا
تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ حَتَّى يَبْلُغَ أَشُدَّهُ
- Yetimin malına da yaklaşmayın...” (İsra Sûresi, /34) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا
لا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ - Ey iman edenler, bir kavim diğeriyle alay
etmesin.” (Hucurât Sûresi, 49/11) gibi örnek ayetlerde görülüğü üzere nehy
edatı ile gelmektedir.
“La yahillü” ile başlayan bu iki ayetteki yasaklamanın farklı sîga ile gelme
sebebi ne olabilirdi? Yine bu ayete benzeyen: وَلا يَحِلُّ لَكُمْ أَنْ تَأْخُذُوا
مِمَّا آتَيْتُمُوهُنَّ شَيْئاً - Kadınlarınıza verdiğiniz mehirleri geri
almanız size helâl olmaz.” (Bakara Sûresi, 2/229) örneğinde olduğu gibi, bu
üslûbun, insanların uzun müddettir yapageldikleri, alışkanlık kazandığı ve o
işi yapmalarında herhangi bir beis görmedikleri durumlarda kullanıldığı
görülmektedir. Yani bu ibare ile gelen yasaklama, bir bakıma muhatabına
yasaklamanın taşımış olduğu olgu karşısında daha dikkatli olması gerektiğini
ifade etmektedir.
Bu şekilde bir ifade ile Kur’ân kalblere, gönüllere, vicdanlara, onun uhrevi
boyutuna vurgu yaparak insanın duygularını harekete geçirerek yasakları ifade ediyor.
Örnek 2:
Kur’ân-ı Kerîm’de ifadesini bulan lügavî i’câza en güzel örneklerden biri Vâkıa
Sûresindeki şu ayetlerde yer alan vurgu edatı olan ‘lam harfinin’ hazf ve zikri
ile tek başına yüklenmiş olduğu misyondur.
أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَحْرُثُونَ* أَأَنتُمْ تَزْرَعُونَهُ أَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ
* لَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَـاه حُطَاماً فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ * إِنَّا لَمُغْرَمُونَ
*بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ
Ektiğiniz tohuma baksanıza! Siz mi onu yetiştiriyorsunuz Biz mi?
Eğer dileseydik onu kesinlikle kuru çöp hâline getirirdik, siz de şaşıp
kalır, pişman olurdunuz: “Eyvah! Emeklerimiz boşa gitti. Hatta doğrusu
biz rızıktan mahrum kaldık, sefalete mahkûm olduk, hatta tamamen
rızıktan mahrum olduk” derdiniz.” (Vâkıa Sûresi, 56/63-67)
أَفَرَأَيْتُمُ الْمَاءَ الَّذِي تَشْرَبُونَ * أَأَنتُمْ أَنزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ
أَمْ نَحْنُ الْمُنزِلُونَ * لَوْ نَشَاءُ جَعَلْنَـاهُ أُجَاجاً فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ
Peki içtiğiniz suya ne dersiniz? Onu buluttan siz mi indirdiniz,
yoksa Biz mi? Dileseydik onu tuzlu hâle getirirdik. Şükretmeniz gerekmez
mi?” (Vâkıa Sûresi, 56/68-70)
Görüldüğü gibi ilk ayette "جَعَلْنَا" kelimesinin başına "ل"
harfi gelmişken, ikinci ayette aynı "جَعَلْنَا" kelimesinin başında
bu harf yer almamaktadır. Bu iki yerde farklı gelmesinin binler hikmetinden
açık görüleni şudur:
İlk ayet, ekimden bahsetmektedir. Çiftçi, ekin için çalışır, çalışmasının
karşılığında da kendince mahsûlü hak ettiğine inanır. Ziraat işi, çalışma
ister, ter dökmek ister. Çiftçi de kendine düşen bu çalışmayı yapmıştır. Bu
çalışmasının karşılığında kesin olarak hasad alacağına inanır. Bir yerde
çalışmasının haklı gururu ile bekleme içinde olup âdeta minneti yoktur. Oysa
takdir her zaman Allah'a aittir. Çalışma sadece bir sebeptir. Müsebbip ise
ancak Allah (c.c)'tır. Dolayısıyla havl ve kuvvetin ancak O'na ait olduğuna
"ل" tekid edatı ile vurgulama yapılmıştır. Bu harf tek başına, yanlış
bir inancı reddetmektedir. Oysa ikinci ayette durum farklıdır. İkinci ayet
suyun indirilmesinden bahseder. İnsanoğlu da suya karşı her daim acziyetini
itiraf etmektedir. Yağmur, doğrudan rahmet-i ilahîye bağlı olduğundan, insan
ancak acz ve fakrıyla o rahmete ihtiyacını arz ederek yağmuru niyaz edebilir.
Dolayısıyla bu anlayışı vurgulayacak "ل" edatı
zikredilmemiştir. 6
Örnek 3:
اُقْتُلُواْ يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضاً يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُوا
مِن بَعْدِهِ قَوْماً صَالِحِينَ * قَالَ قَآئِلٌ مِنْهُمْ لاَ تَقْتُلُوا يُوسُفَ
وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ إِنْ كُنْتُمْ
فَاعِلِينَ .
Yusuf’u öldürün yahut onu uzak bir yere atın ki babanızın sevgi ve teveccühü
yalnız size kalsın. Ondan sonra da tövbe ederek salih kimseler olursunuz.
İçlerinden biri: “Yusuf’u öldürmeyin, (o) kuyunun dibine atın. Yolcu
kafilelerinden biri onu yitik olarak alıp götürsün. Eğer yapacaksanız böyle
yapın!” dedi. (Yusuf Sûresi, 12/9-10)
Yukarıdaki ayetlere dikkat edilecek olursa, “أَرْضاً -her hangi bir yer”,
kelimesi nekre gelmiş, diğer bir ifadeyle belirlilik anlamı veren "اَلْ"
takısı belli bir maksada matuf hazf olmuş, “الْجُبّ - o kuyu” kelimesi ise
marife olarak "اَلْ" takısı ile gelmiştir. Belâgat açısından
değerlendirilecek olursa, bu ifade şeklinin, anlamı doğrudan etkileyen bir misyonu
olacaktır. Zira, nekrelik genellik anlamı taşır. Nekre isim, ifade ettiği
şeylerin bizzat kendisi olmayan ve tek bir varlığı göstermeyen isimlerdir. Bu
tür isimlerin içerdiği anlamlar tek bir objeye hasredilemez. Nekre kelimeler,
başına belirlilik ifade eden "اَلْ" getirilmesi suretiyle “ma’rife –
belirli” yapılır. Marife ise, belirli bir şeye delalet eden isimdir. "اَلْ"
takısının aslî görevi eklendiği nekire isimleri ma’rife hâline
getirmesidir. 7
Kardeşleri Yusuf (a.s)’a tuzak kurarlarken öncelikle onu öldürmeyi
hedeflemişlerdi. Bunu ayetin başında yer alan “اقْتُلُواْ يُوسُفَ -Yusuf’u
öldürün!” sözünden anlayabiliriz. Daha sonra “أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضاً - yahut
onu uzak bir yere atın.” önerisi takip etmektedir. Bu teklif de bir çeşit ölüm
anlamına gelmektedir, bunu cümlede yer alan herhangi bir yer anlamındaki nekre أَرْضاً
kelimesinden anlamaktayız. Muayyen bir yere delâlet etmeyip, her türlü mekânı
içine alabilecek bilinmeyen bir yerdir. Yani açlıktan susuzluktan, belki de
yırtıcı hayvanların saldırılarına maruz kalarak ölebileceği bilinmeyen bir yer.
Bütün bu anlamları أَرْضاً kelimesinin nekre gelmesinden çıkarmaktayız. Ancak
bu ölüm ilkine göre daha farklıdır. İlkinde, doğrudan öldürme önerisi varken
burada dolaylı yoldan öldürme kasdı vardır.
Daha sonraki merhalede ise öldürülmesinden vazgeçilme durumu söz konusudur. “لاَ
تَقْتُلُوا يُوسُفَ - Yusuf’u öldürmeyin!” “ وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْـجُبِّ
- o kuyunun dibine bırakın” teklifi gelir. Zira o, her ne kadar kıskanıyor
olsalar da, yine de kardeşleridir. Onlar da her ne kadar günah işleseler, yine
de peygamber ocağında yetişmiş iman sahibidirler. Cürümlerini, daha sonra
yapacakları tövbe ile gizlemeye çalışmakta, bir yerde vicdanlarını rahatlatmak
istemektedirler. Nitekim ayetin şu kısmı buna işaret etmektedir: “وَتَكُونُوا مِن
بَعْدِهِ قَوْماً صَالِحِينَ - Ondan sonra da tövbe ederek salih kimseler
olursunuz.”
Bu merhalede “وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْـجُبِّ - (o) kuyunun dibine
bırakın.” cümlesinde yer alan kuyu kelimesi الْجُبّ marife gelmiştir.
Kelimedeki tek bir “el” harfi kardeşlerinin, Yusuf'u öldürmek istememelerine
delalet etmektedir. Bu merhalede artık, Yusuf'un, kardeşleri tarafından bilinen
o kuyuya sadece bırakılması teklif edilmektedir. Öldürülmesi istense idi,
bilinmeyen bir kuyuya bırakılması teklif edilirdi. Yani, bir araya gelme nedeni
olan Yusuf'un öldürülmesi planlarından merhale merhale vazgeçilerek, onun
sadece o diyardan uzaklaştırılması önerilmektedir. “يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ
- Yolcu kafilelerinden biri oradan geçerken onu alıp götürsün.” sözü de bu
hükmü desteklemektedir. Bunu da “إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ - Eğer yapacaksanız
böyle yapın!” sözüyle kısmen hafifletmektedir.
b) Hakikat – Mecaz
Hakikat, lügatte bir şeyin gerçek olmasıdır. Istılahta ise bir kelimenin sadece
delâlet ettiği manada veya en başta konulduğu anlamda kullanılan kelimedir.
Mecazın zıddıdır. Mesela, arslan kelimesi bilinen hayvan kastedilerek itlak
olunmuşsa hakikat, bir insanın şecaatini kastederek kullanılmışsa mecaz olur.
Kelamda asıl olan, hakikat olmasıdır.
Mecaz ise, bir kelimenin cümledeki manası dışında, kullanılma sanatıdır. 8 Istılahta
ise, konulduğu anlamın kastedilmediğine karine ile birlikte, konulduğu anlamın
dışında doğru şekilde kullanılmasıdır. Mecaz, i’câzı en yüksek noktada temsil
eden ve ulaştırılmak istenen mesajı muhataba en yoğun bir şekilde veren ifade
şeklidir. Söze güzellik, parlaklık, zarâfet, kuvvet ve canlılık vermek için kullanılır.
Kur’ân’da mecazî anlamda kullanılan kelime ve terkipler çoktur.
Dili Arapça olan ve diğer dillere nisbeten belâgatta zirvede olan Kur’ân-ı
Kerim’de de Mecaz sıklıkla kullanılmış, verilmek istenen mesaj tenezzülat
boyutunda sunulmuştur. Sözün hakikat mi, mecaz mı olduğu anlaşılmadan murad
edilen mananın anlaşılması mümkün değildir. Bunların bir kısmı herkes
tarafından kolayca anlaşılabilecek türde iken, bazıları ancak dil uzmanları
tarafından anlaşılabilir. İşte Kur’ân’ın doğru anlaşılabilmesi için dilin sahip
olduğu üslûb ve özelliklerinden sayılan bu ilmin bilinmesi kaçınılmazdır.
Örnek:
فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ * وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ - Ve tartıları hafif
gelen her kimseye gelince, onun anası hâviye(uçurum)dir. (Kâria Sûresi,
101/9-10) ayetinde “أُمُّهُ – annesi” kucak açmış bir anneye işaretle,
varılacak olan Cehennem’in de kâfirlere kucak açacağı ve içine alıp
barındıracağı anlamında Cehennem’den mecazdır. Varacağı yer, yatağı, kucağına
sığınacağı yer, istiâre yoluyla mecazdır. Zira ana kucağı, evladın barınacağı
yer olma hasebiyle me’vaya benzetilmiştir. Burada aynı zamanda acıma ve tahkir
de söz konusudur. “Nihayet sığınıp varacağı en şefkatli anası, hâmisi kızgın
ateş olan haviyeden ibaret bulunan bir kimsenin halindeki felaket ve fecaatin
şiddet ve büyüklüğünü düşünmeli.” 9
c) Takdîm ve Te’hîr
Cümlenin bütün ögelerini bir defada söylemek mümkün olmadığından bazısını önce,
bazısını da sonra söylemek gerekir. Takdîm, bir sebepten dolayı cümle
dizimindeki bir kelimenin diğer bir kelimeden önce getirilmesidir. Bir şeyi
takdîm etmek onu başkalarının önüne koymaktır. 10 Yani
sonra zikredilmesi gereken kelimeyi herhangi bir sebepten dolayı zikredilmesi
gereken yerinden önce zikretmektir. Takdîmin zıddı olan te’hir de, önce gelmesi
gereken cümlenin bir ögesinin, bazı özel şartlardan dolayı sonraya bırakılması
demektir. 11
Örnek 1:
“إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ (Rabbimiz!) Ancak Sana kulluk ederiz
ve yalnız Senden medet umarız.” (Fatiha Sûresi, 1/5) إِيَّاكَ lafzı tahsisi
ifade etmek için takdîm edilerek, takdîm sanatı icra edilmiştir. Mef’ûlün
takdîmi ile gerçekleşen bu sanatın ayete kattığı anlam ise; yapılacak olan
ibadette şirkin kesinlikle reddi olarak özetlenebilir. Böyle bir takdim
olmadığı takdirde başkalarına da ibadet edilebileceği anlaşılabilir.
Örnek 2:
“وَقِيلَ يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءَكِ وَيَا سَمَاءُ أَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاءُ وَقُضِيَ
الْأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْداً لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
- ‘Ey yer suyunu yut ve ey gök (suyunu) tut’ denildi, su çekildi, iş bitirildi,
gemi Cûdi’ye oturdu. ‘Zalimler yok olsun’ denildi.” (Hud Sûresi, 11/44) “أَرْضُ”
kelimesinin “سَمَاءُ” kelimesine takdim edilmesinin de hikmetleri vardır; şöyle
ki, yeryüzü istikrar yeridir. Döşek vazifesi görür. Gemiler için bir liman,
içindekiler için bir kurtuluş yeridir. Yer ve göğün suları, onun üzerinde
birikir. Ayrıca isyanları sebebiyle Hz. Nuh’un (a.s.) kavmi yeryüzünde helak
olmuşlardır. Boğulma “Arz” cihetinden olmuştur.
d) Tazmîn
Tazmîn lügatte, bir şeyi bir kaba koymak, içermek, mecbur etmek demektir. Terim
olarak kısaca, bir fiilin anlamını başka bir fiile vermek veya lafzı hak ettiği
başka bir lafzın anlamına sokmaktır. 12
Kendi başlarına müstakil anlamları olmayan harf-i cerler de müteaddi olduğu
fiillerle değişik manalar kazanmaktadır. Bu durum fiiller için de geçerlidir.
Yani, kendi başına müstakil bir anlamı olan her fiil, kendisiyle müteaddi
olduğu harf-i cerle yeni bir anlam kazanır. İşte harf-i cerlerle fiillerin
birbirlerine dahil olması ve neticesinde yeni bir anlam kazanması demek olan bu
duruma da tazmîn denir.
Şimdi aşağıda bu sanatla ilgili birkaç örnek vereceğiz:
Örnek:
“قُلْ إِنَّ الأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ... - De ki: “Bütün yetki ve karar
bütünüyle Allah’ındır” (Âl-i İmran Sûresi, 3/154)
“ قَالُوا نَحْنُ أُولُوا قُوَّةٍ وَأُولُوا بَأْسٍ شَدِيدٍ وَالْأَمْرُ إِلَيْكِ فَانظُرِي
مَاذَا تَأْمُرِينَ - Onlar: “Biz güçlü, kuvvetliyiz, savaşçı milletiz. Ama
yetki sizindir, değerlendirip münasip gördüğünüz emri verin!” dediler. (Neml
Sûresi, 27/33)
Dikkat edilecek olursa emir kelimesi ilk ayette "ل" harfiyle,
diğerinde ise "إلى" harfiyle teaddi etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm›in
belâgatına göre bu farklılığın kesinlikle bir hikmeti vardır. Zira ilk ayette,
bütün yetki ve kararın üzerinde şüphe olmayan Allah›a ait olduğu hakikati
takrir edilmektedir. Bu makamda aidiyet ifade eden "ل" harfi en
uygunudur.
İkinci ayette ise Sebe’ halkından bahsedilmektedir. O günlerde Yemen'in San'a
yakınlarında Ma'rib kentinde bin yıl kadar bütün Arap yarımadasına hükmetmiş
olan Sebe’ halkının başında bir kadın hükümdar bulunuyordu. İstişare heyetini
toplayıp Hz. Süleyman (a.s.)'ın göndermiş olduğu mektup hakkında onlarla
danışır. Onlar da: “Biz güçlü, kuvvetliyiz, savaşçı milletiz. Ama yetki
sizindir, değerlendirip münasip gördüğünüz emri verin!” derler. Bu ifade ile
son sözün ona ait olduğuna işaret eden en uygunu "إلى" harfi ceri
gelmiştir. 13
Örnek:
“ إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا
وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللَّهِ
وَابْنِ السَّبِيلِ -
Zekâtlar sadece fakirlere, düşkünlere, zekât toplayan görevlilere, kalbleri
İslâm’a ısındırılacak olanlara, esirlik ve kölelikten kurtulmak isteyenlere,
borçlulara, Allah yoluna ve bir de muhtaç kalmış yolcu ve gariplere
mahsustur.’’ (Tevbe Sûresi, 9/60)
Yukarıdaki ayette zekât fonundan alabilen sekiz sınıf zikredilmektedir. Ancak
dikkat edilecek olursa bunlardan ilk dört sınıf, yani (fakirler, düşkünler,
zekât toplayan görevliler ve kalbleri İslâm’a ısındırılacak olanlar) için
"ل" harf-i ceri, geri kalan diğer dört sınıf, yani (esirlik ve
kölelikten kurtulmak isteyenler, borçlular, Allah yoluna ve bir de muhtaç
kalmış yolcu ve garipler) için de "فـي" harf-i ceri kullanılmıştır.
Zira, ilk dört sınıfın zekâtı hak etmesi, onların mülkî ehliyetlerinden
dolayıdır. Bunun için mülkiyet ifade eden lâm harfi en uygunudur. Diğer dört
sınıf ise bu zekâta daha çok ihtiyaç duyan kesimdir. Dolayısıyla "فـي"
harf-i ceri burada belâgat açısından tam yerinde kullanılmıştır. 14
Sonuç:
Bu çalışmada, her birisi ayrı zengin mana ve değere sahip olan bu sanatların
Kur’ân-ı Kerîm’in daha iyi anlaşılmasına yapmış olduğu katkıyı belirtmeye
çalıştık. Malum olduğu üzere Kur’ân vahyinin nazil olduğu Cahiliye Dönemi’nde
Araplar edebiyat ve belâgatta zirvede sayılıyorlardı. Hatta kendilerini, dili
en güzel konuşan, meramını en güzel ifade eden bir kavim olarak görüyorlardı.
Bu topluluğa Kur’ân-ı Kerîm Hz. Peygamber’in bir mucizesi olarak inmiş ve
ortaya koymuş olduğu i’câzının bir benzerini meydana getirmeye davet etmesi
anlamında Araplara tehaddîde bulunmuş yani meydan okumuştur. Ancak yüksek bir
edebî zevke ve seviyeye sahip olan Araplar bu çağrıya cevap verememişler,
Kur’ân’ın belâgatı karşısında eğilme mecburiyetinde kalmışlardır.
İşte Kur’ân-ı Kerim’i hakkıyla anlamak, Kur’ân’ın bu harika nazım örgüsünün ve
edebî vasfının yeterli olarak değerlendirilmesine bağlıdır. Hatta, İslâm
ilimler tarihine göz attığımızda, itikadî ve amelî ihtilafların temelinde,
Kur’ân’ın edebî inceliklerini anlamadaki farklılıkların önemli bir tesiri
olduğunu görmekteyiz. Arapçaya bütün bu sanat özellikleriyle vâkıf olmak,
Kur’ân-ı Kerîm’i doğru anlamanın tartışmasız en önemli vasıtasıdır.
* ceren@yeniumit.com.tr
Dokuz Eylül Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi
Dipnotlar
1. Belâgat kelimesinin lügat anlamları için bkz. el-Câhiz Ebû Osman, el-Beyân
ve’t-Tebyîn,Beyrût, ts., I/88-96; et-Tehânevî Muhammed b. Ali, Keşşâfu
İstilâhâti’l-Kâmus, Beyrût, 1999, s. 1006; el-Cârim Ali-Emin Mustafa,
el-Belâgatu’l-Vâdıha, İstanbul, 1984, s. 8; Bilgegil Kaya, Edebiyat Bilgi
Teorileri, Ankara, 1980, s. 21.
2. Seyyit Şerif el-Cürcâni, et-Târifat, İstanbul, 1203., s. 25; Cârim Ali Emîn,
el-Belâgatu’l-Vâdıha, s. 8. Belağat ilmi hakkında ayrıca bkz., Taşköprüzâde
Ahmed Efendi, Mevzû’âtu’l-’Ulûm, İstanbul, 1313, I/228-242; İbn Abd Rabbih
el-Endelusî, el-’İkdu’l-Ferîd, Beyrût, 1940., II/105., Ahmed el-Hâşimî,
Cevâhiru’l-Belâga, Beyrût, ts., s. 31.
3. Coşkun Ahmet, a.g.m. s. 191.
4. Bkn. Tâhiru’l-Mevlevî, Edebiyat Lügatı, İstanbul, 1973., s. 52; Fîruzâbâdî
Mecduddîn, el-Kâmusu’l-Muhît, Beyrût, 1407, s. 507-508; İbnu Manzûr,
Lisânu’l-Arab, Beyrut, ts., IX/39-40.
5. Bkn. Tahiru’l-Mevlevî, a.g.e., s. 184; İbn Fâris, Mu’cemu’l-Makâyis
fi’l-Lüga, Mısır, 1972., s. 388; İbnu Manzûr, Lisânu’l-Arab, IV/310-311.
6. İlgili örnek için bkn. Abbâs Fadıl Hasan, İ’câzu’l-Kur’âni’l-Kerîm, Amman,
1991, s. 203.
7. Ahmed el-Hâşimî, el-Kavâ‘idu’l-Esâsiyye li’l-Lugatil ‘Arabiyye, Kahire ts.,
s.109; Arapça’da اَلْ -harf-i tarif genel olarak ma‘rifelik (belirlilik)
dışında, ism-i mevsûl, zâid ve ivaz/karşılık vazifeleri de vardır.
8. es-Suyûtî Celâluddîn, el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Kahire, 1951, s. 105.
9. Yazır, Elmalılı Hamdi, a.g.e., IX/395.
10. Bkn. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XII/466-467; Matlûb, a.g.e., s. 404;
Akkavî, a.g.e., s. 412.
11. Bkn. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, IV/12; Tahiru’l-Mevlevî, a.g.e., s. 157.
12. Abbâs Hasan, en-Nahvu’l-Vâfi, Mısır, 1963, s. 255.
13. Bkn. Abbas Fadıl Hasan, a.g.e., s. 196.
14. Bkn. Hâdi ‘Atiyye Matru’l-Hilâlî, el-Hurûfu’l-Âmile fi’l-Kur’âni’l-Kerîm,
Beyrut, 1986, s. 350-351.
Kaynak: http://www.msxlabs.org/forum/x-sozluk/367994-belagat-nedir.html#ixzz3hLNHgqPZ
http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/kur-an-i-kerim-in-essiz-belagati
*
Bedi´ İlmi
Müktezâyı hale (yerine ve adamına) uygun sözlerin süsleme
tarzlarıyla ilgili bilgileri öğreten ilme «Bedî´ ilmi» denilir. Bu süsleme
tarzlarının bir kısmı, mânâ ile ilgili güzelleştirmeler olup bunlara manevî
güzelleştirici san´atlar denilir. Bir kısmı da lafızla ilgili süsleme
san´atlandır. Bunlara da lafza ait süsleyici san´atlar denilir. [1]
I. Mânâ İle İlgili Süsleme San´atları
1- Tevriye:
Biri yakın olup sözden ilk anda anlaşılan ve fakat
kasdedilmeyen, diğeri de uzak olmak üzere iki mânâsı bulunan bir lafzı zikredip
bir nükteden dolayı uzak mânâsını kasdederek o lafzı bu mânâsında kullanmaya
«tevriye» denilir. Tevriye´de kasdedilen mânâya gizli bir karine ile intikal
edilir. Misâl:
"Geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi uyutan), gündüzün
ne işlediğinizi bilen: (sonra belirlenmiş süre tamamlansın diye gündüzün sizi
dirilten (uykudan uyandıran) O´dur.»[2] Yüce Allah,sözüyle «günahları işlemek»
olein uzak mânâsını kasdetmiştir.
Ve şâirin şu beyti gibi « Ey saygı değer ve kendisine halkın
köle olduğu efendim! Sen Hüseyin´sin, fakat sen bize fazla eziyet ediyorsun.»
«Yezid» kelimesinin yakın mânası özel isim, kasdedilen uzak mânâsıda = «arttı»
filinin müzâridir.
[ Bazı misaller:
« Senin, şiirinin beyitleri, köşkler gibidir (sağlamdır).
Fakat, güzelliklerini görmeye engel olan hiçbir kusur onlarda yoktur.
Sözlerinin akıcı olması ve mânalarının ince olması hayret edilecek bir şeydir.
»[3]
Rahman olan Allah, Arşı kudretiyle kuşatmıştır.»[4] «Biz,
göğü bir kuvvetle bina ettik.»[5]
« Asaletti isen, çalışıp çabala ve dedene (ecdadına)
güvenme.[6]
« Mısırlılara ait çok miktarda eser gördüm. Sen (onlarda)
herhangi bir kusur gördün mü?»[7]
« Zaman tarafıdan etkilenmesine rağmen, mahvolmamış,
Mısırlılara ait bir eser gördüm.»[8]
2- Tıbâk:
(Aralarında gerek tezad, gerek diğer bütün) karşılaştırmalar
bulunan) İki zıt mânânın bir arada zikredilmesine «Tıbâk» denir.
Misâl: Şu âyette olduğu gibi
´Uykuda oldukları halde, sen onlan uyanık sanırsın»[9]
ve şu âyette olduğu gibi:
«Fakat insanların çoğu bilmezler. Onlar, dünya hayatının
görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise, tamamen gafildirler.»[10]
[Bazı misâller:[11]
« Hazreti Peygamber (s.a.) buyurmuş ki; « Malın en
hayırlısı, uyuyan göz için uyumayan pınardır.»[12] Yâni uyuyan ve uyanık
mânâlarını ifâde eden kelimeler bir arada zikredilmiştir.)
Yüce Allah şöyle buyurmuş:
« Yaptıkları günahları, insanlardan gizlerler de Allah´tan
gizlemezler.»[13]
« Ölü. iken hidâyetle diriltip, kendisine insanlar arasında
yürüyecek bir nur verdiğimiz bir kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç
çıkmayan kimsenin durumu gibi olur mu? »[14]
-« Herkesin kazandığı iyilik lehine, yaptığı kötülük ise
aleyhinedir.»[15]
Düşman, (yaptığın) kötülüğü açığa vurur ve iyiliği
gizler.»[16]
»Doğruluğu seviyorum, yalan sevmiyorum.»[17]
3- Mukabele:
Mukabele de tıbak´dan sayılır. Mukabele, önce iki veya daha
fazla mânâyı bir araya getirmek, sonra sırasıyla bunların karşılıklarını
zikretmektir.[18]
Misâl: Şu âyette olduğu gibi:
«Artık kazanmakta
olduklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar.»[19]
[ Bazı misâller:
"Hz- Peygamber (<=.a.), Ensâra şöyle buyurdu: « Siz,
harbin korku anıwda çoğalıyorsunuz ve ganimete tama´ anında azalıyorsunuz.[20]
´ Onun, ne gizli bir dostu, ne de görünürde bir düşmanı
yoktur.»[21]
-Cemaatin bulanıklığı (sıkıntısı), yalnızlığın sefasından
(huzurundan) daha iyidir.»[22]
« Cahilin öjkesi,
sözünde, akıllının öjkesi ise işindedir.»334[23]
.Allah, temiz şeyleri onlar için helal, murdar şeyleri de
haram kılar.»[24]
geçene üzülmemeniz ve Allah´ın verdiği nimetlere sevinip
şımarmamanız içindir.:[25]
« İşte AUah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.»[26]
4- Mürâ´ât-ı nezîr:
Tezat dışındaki bir hususiyetten dolayı, mânâları arasında
bir ilgi bulunan kelimeleri bir araya getirmektir.[27]
Şâirin şu sözünde olduğu gibi:
´Dallardaki çiğ, hafif rüzgarın esintisine mâruz kalan ve
yere düşen ıslak incilere benziyor.», «Kuş, okuyor (ötüyor), göl, bir sayfadır.
Rüzgar, yazıyor. Bulutta, harekeliyor (noktalıyor).»
I Bazı misâller:
« Güneş de ay da mutlaka bir hesaba göre hareket
ederler.[28]
Gözler, O´nu görmez. O ise, bütün gözlen görür.»[29]
5. İstihdam:
İki mânâsı olan bir sözün bir mânâsını kendisiyle, diğer
mânâsını, zamiriyle ifâde etmek san´a-tıdır. Veya bir lafza râci olan iki
zamirden biriyle lafzın bir mânâsını, diğeriyle de diğer mânâsını kasdetmek
san´atıdır.
Birinci kısma misâl: Şu âyette olduğu gibi:
´Sizden her kim, hilâli (Ramazan ayının ilk hilâlini)
görürse oruç tutsun (oruca başb asın).»[30]
Yüce Allah Iile hilâli kasdetmiştir.
da ona dönen zamir ile de belirli zamanı (Ramazan ayını)
kasdetmiştir.
İkinci kısma misâl: Şâirin şu sözünde olduğu gibi:
»Onlar, her ne kadar benim içimde seksek ağacı ateşine
benzeyen aşk ateşini yaktılarsa da yine Cenabı Hak seksek ağacını ve onun
bulunduğu yerde ikâmet edenleri gelişecek şekilde sulasuı.» Seksek ağacı, çölde
bulunur. lafzına raci olan ve lâfızla-nndaki iki zamirin birincisinden onun
yeri, ikincisinden de onun ateşi kasdedilmiştir.
[ Bir misâl:
Cerîr´in şu sözü gibi: « Bir kavmin toprağına yağmur yağdığı
zaman, onlar kızsalar bile onu(n çayırını) otlatırız.»[31]
6. Cem´ :
Mânâları bakımından birbirine uygun düşen veya tekabül eden
lafızları bir hükümde toplamağa cem´i denir.
Ebu´l-´Atâhiyye´nin şu şiiri gibi:
Ey MücâşV b. Mesâde): Gençlik, işsizlik ve zenginlik insanın
fevkalâde bozulmasına sebep olan unsurlardır.» [Şiirde üç şey, bir hükümde
birleştirilmiştir. ]
7. Tefrik:
Aynı cinsten olan iki şeyi, biribirinden ayırmaktır. Şâirin
şu şiirinde olduğu gibi:
«İlkbahar bulutunun cömertliği, övülen emirin bağış günündeki
cömertliği gibi olamaz. Çünkü emirin bağışı, altın kesesidir. Bahar bulutunun
cömertliği de su damlasıdır.»[32]
8. Taksim:
Şu kısımlara ayrılır:
a) Bir şeyin bütün kısımlarını zikretmektir. Misâl:
«Bugün ve bu günden önce geçmiş olan dünün ilmini biliyorum.
Fakat yarın ne olacağını bilemiyorum»
b) Çok sayıdaki şeyleri zikrettikten sonra, bunlardan her
birinin hakkını ayrı ayrı vermektir. el-Cerîr´in şu şiirinde olduğu gibi:
«Hiç kimse kendisine yapılmak istenen zulme sabredip
oturmaz. Yalnız iki zelil ki bunların biri eşek diğeri kazıktır. Eşek, eski bir
ip parçasıyla zillet üzere bağlanır. Kazık ise başı yarılır, ve kimse ona
acımaz.»
[ Bir misâl:
« Yahut onları erkekli dişili çift çift verir. Dilediğini de
kısır yapar.»[33]
c) Veya bir şeyin vasıflarını zikretmek ve herbirisine uygun
olan ilâvelerde bulunmaktır. el-Mütenebbî´nin şu şiirinde olduğu gibi:
«Ben, kargı´larla ve uzun müddet ağızlarına bağladıkları
yaşmaktan dolayı bıyıklan yeni terlemiş gençlere benzeyen ihtiyarlarla hakkımı
arayacağım. Onlar düşmanla karşılaştıklarında ağır (sebatlı),
yardımaçağırûdıklarmda hafif, hamle yaptıkları zaman çok ve sayıldıklarında da
azdırlar.»
9- Te´kidü´1-medh
bi-mâ yüşbihü´z-zemm:
Birini zemediyormuş gibi görünerek medh etmektir. Veya yermeye
benzeyen övme. Bu, iki kısma ayrılır:
a) Birincisi: Olumsuz olan bir yerme (zem) vasfından; «ona
dahil imiş gibi farzederek» bir övme vasfını ondan ayırarak zikretmek şeklinde
yapılır. en-Nâbiğa ez-Zübyânî´nin şu şiirinde olduğu gibi:
´´Onlarda hiçbir ayıp ve kusur yoktur. Şu kadar varki
ordularla vuruşa vuruşa kılıçlarının ağzı kırılmıştır.»
[ Bazı misâller:
«Yüce Allah şöyle buyurmuş: « Firavuna dediler ki: « Bizden,
sadece bize gelen Rabbimizin âyetlerine imân ettiğimiz için intikam
alıyorsun.»[34]
«İbn Rûmî şöyle demiş: « Onun, hiç bir kusuru yoktur. Yalnız
göz onun gibisini göremeyecektir.»[35]
« İyilikte hiç bir kusur yoktur. Ancak, o teşekkür edenlerin
teşekkür etmekten âciz olduklarını açıklıyor.»[36]
Falancada hiç bir hayır yoktur. Ancak o kendisine kötülük
yapan kimseye iyilik yapar.»[37]
b) İkincisi: Bir şeyi bir vasıfla övmek ve bu vasıftan
sonra, peşinde ikinci bir övgü vasfı bulunan bir istisna edatı zikretmek
suretiyle yapılır. Şâirin şu şiirinde olduğu gibi:
bütün iyi niteliklere sahip olan bir gençtir. Ancak şu varkü
o cömerttir, mala hiç acımaz.»[38]
[ Bazı misâller: ´ « Onlar, söz süvarileridir. Ne varki
onlar, efendidirler, şereflidirlir.»[39]
« Sizde hiç bir kusur yoktur. Ancak sizin müsafirleriniz
sevdiklerini ve vatanlarını unutmakla ayıplanıyorlar.[40]
« Günahlarım, bir kavime göre çok sayılır. Halbuki yücelik
ve faziletlerden başka hiç bir günahım yoktur.»[41]
. « Cahil, kendi nefsinin düşmanıdır, Fakat o sefihlerin
dostudur.»[42] «Bu şehrin, havası ılımandır, manzarası güzeldir, ne varki halkı
cömerttir.»[43]
" Kitapta hiç bir kusur yoktur, ancak onun ibaresi
kolaydır, mânası açıktır.»[44]
10. Hüsn-ü talîl:
Bir şeyi garip ve hakîkî olmayan bir sebeple vasıflandırma
san´atıdır. Şâirin şu şiirinde olduğu gibi´Eğer cevzâ (bir burç)´nın maksadı
ona (övdüğümüz kimseye) hizmet etmek olmasaydı. Onun belinde kimse kemer görmez
idi»[45]
[ Bazı misâller:[46]
« Güneşe gelince o, batmaya yüz tuttuğunda başka birşey için
sararmadu ancak o güzel manzaradan (övülen kimsenin yüzünden) ayrıldığı için
sarardı.»[47]
« Dolunay, sadece sana -aşık olduğu için doğuyor ki yüzünü
tam parlak kılsın.»[48]
11. Lafzın mânâ ile
i´tilâfı:
(Yâni ona uygun olması veya muvafakat) İtilâf, lafızların
mânâlara uygun olmasıdır. Böylece övünme ve yiğitlik için, sağlam ve fasîh
lafızlarla kuvvetli ibareler seçilir. Gazel ve benzeri şeyler için de; ince
kelimeler ve yumuşak ifâdeler seçilir. Şâirin şu şiirinde olduğu gibi:
«Müdar kabilesine layık olan bir şekilde öfkelendiğimizde,
güneşin ışığını yırtarız (yok ederiz). Yâni ortalığı toz ve dumanla
kapkaranlık ederiz de kan dökülür. Fakat, bir kabile reisine, minberin
zirvesini ödünç olarak verdiğimizde (Yâni ona söz hakkı verdiğimizde) o bize
dua eder ve bizi selamlar
Ve şâirin şu şiirinde olduğu gibi:
Gecem uzamadu Fakat ben uyuyamadım. Uyuklama acı çekme
hayâlini benden uzaklaştırdı.»
12. Uslûbül-hakîm:
İki kısma ayrılır:
a) Muhataba, beklediği şeyden başka bir şeyle karşılık
vermek.
b) Soru soran kimseye, maksada uygun olduğunu işaret etmek
için, başka bir şeyle cevap vermek şeklinde yapılır.
a) Birincisi: Sözü, söyleyen kimsenin gayesine aykırı bir
şekilde yorumlamaktır. Meselâ: Haccâc (b. Yusuf b. el-Hakem es-Sekafî (öl.
95/714), el-Kaba´serî´ye;
´Emir gibileri ^iVi ve (yağız at )´a bindirir.» Bunun
üzerine Haccâc, ona demiş ki: «Ben, bu kelime ile Jbjütl »Demir bağı»
kasdettim.» el-Kabâ´serî ona şöyle cevap vermiş: «Onun sert tabiatlı olması,
ahmak olmasından daha hayırlıdır.» Haccâc Ai lafzı ile bukağıyı kelimesi ile de
demir madenini kasdetmiş, el-Kabâ´serî ise kelimelerini, aptal olmayan yağız at
olarak yorumlamıştır.
[ Bazı misâller:
-»Valilerden birine soruldu kU «Maldan ne biriktirdin?» O
şöyle cevap verdv Hiç bir şey, sıhhatin yerini tutmaz.»[49]
«Bir adama zenginlik nedir? denildi O şöyle dedi: Cömertlik,
elinde bulunan şeyle cömertlik etmendir.»[50]
« Bir tüccara, sermayen ne kadardır? denildi. O şöyle dedv
Ben emin bir adamım, insanların, bana güvenleri çok/azladır.»[51].
«el-Haccâc, el-Mühellebe dedi ki: « Ben mi daha uzunum,
yoksa sen mi? O şöyle cevap verdi: «Sen (benden) daha uzunsun. Ve ben, boyca
daha genişim.»[52]
b) İkincisi: Sorulan soruyu, duruma uygun olan diğer bir
soru yerine koymak ve bu şekilde cevaplandırmak suretiyle yapılır. Meselâ; şu
âyette olduğu gibi:
« Sana, yeni doğan hilâl şeklindeki aylan sorarlar. De ki
Onlar, insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir.»[53]
Bir sahabe. Peygamber (s. a.)´den; hilâlin önce ince
görünüp, sonra yavaş yavaş büyüyüp dolunay şekline girdiğini ve sonra yine
tedricen küçülerek ilk şekline dönmesinin sebebini sordu. Bu sorunun cevabında,
aym değişme sebeplerinin hikmeti belirtildi. Çünkü bu hikmetler, soru soran
kimse için daha mühim şeyler idi. Böylece ashabın hilâlin değişme sebeplerini
sorması, değişme hikmetlerini sormaları gibi kabul edildi.
[ Bazı misâllerb« Ey Muhammedi Sana, Allah yolunda neyi
harcayacaklarını soruyorlar. De ki: « Harcayacağınız hayırlı bir şey,
ana-babaya, akrabalara, yetimlere, düşkünlere ve yolda kalmışadır.´[54]
« Bir yabancıya dinin ve inancın nedir? diye soruldu. O
şöyle cevap verdi: Kendi nefsim için sevdiğim şeyi, insanlar için
seviyorum.»[55]
II. Kelimelerle İlgili Süsleme Sakatları
1- Cinas:
İki veya daha fazla kelimenin talaffuz bakımından birbirine
benzemesi ve mânâ bakımından birbirinden ayrı olmasına cinas denilir. Cinas,
tam ve eksik olmak üzere iki kısma ayrılır.
a) Tam cinas:[56] Harfleri, (vücûh-i erba´a denilen)
hey´et,[57] nevi,[58] sayı ve düzen,[59] yönünden birleşen kelimeler, tam
cinası meydana getirirler. Misâl:
"Senden başka kendisine sığınacak hiç bir insana
rastlayamadık. Sen zamanın gözbebeği olmakta devam ediyorsun,«Onların,evinde
bulunduğun müddetçe onlarla iyi geçin. Ve onların, toprağında bulunduğun
müddetçe onları memnun et»
[ Bazı misâller:
a) Şair, Yahya adındaki küçük bir çocuğa ağıt yakarken şöyle
dedi: « Yaşaması için ona Yahya ismini taktım. Fakat bunda, Allah´ın emrini
reddetmek için hiç bir çare olmadı*»[60]
« Abbas (b. Fazl el-Ensârî (öl. 186/802), savaş şiddetlendiği
zaman asık suratlıdır; FazU fa. er-RebV b.Yunus), faziletlidir; RebV (b. Yunus)
ise, cömerttir.»[61] . «Kıymetli şeyler, ancak tehlikeye atılmakla elde
edilir.»[62]
«Zahid şöyle diyor: Kefenleneceğim güne kadar, bu lokma bana
yeter.[63]
b) Tam olmayan cinaslar: Kelimeler arasında dört benzerlik
yönünden biri bozulduğu takdirde, tam olmayan cinaslar meydana gelir.
Ebû Temmâm´ın şu şiirinde olduğu gibi «Onlar, (askerler),
savaşta; düşmanı kahreden, dostları koruyan kuvvetli ve güçlü ellerini uzatıp
öyle kılıçlarla hücum ederler ki, o kılıçlar, değdiği kimsenin işini bitiren
keskin silahlardır.»
Bazı misâller:[64], Nice sevinç vesilesi vardır ki ondan
hemen sonra zarar meydana gelir.»[65]
- Yüce Allah bu-yurmuş ki: »Yetime gelince, sakın onu üzme!
Yoksula gelince , sakın onu azarlama I»[66]
el-Hansâ( Tümâdir bint ´Anır) (öl. 24/645) şöyle demiş:
´Şüphesiz ağlamak, kaburgalar arasındaki (kalbdeki) ateşten kurtulmanın
şifasuiır.»[67] Yüce Allah şöyle buyurmuş: İçinde bulunduğunuz bu azab,
yeryüzünde haksız yere sevindiğiniz ve çılgınca şımardığınız içindir.»[68]
Hassan b. Sâb´it (r.a.) (öl. 54/674), şöyle demiş: «Hazreti
Peygamber herhangi bir kabile ile savaştığı zaman, biz mızraklarla ve süvari
alayı ile onun( Peygamberin) her iki yanına ulaşırdık.[69]
Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuş: «Atların alınlarına
bereket, bolluk bağlanmıştır.[70]
2. Seci´;
Nesirde, iki fasılanın (fıkra ve mısra sonlarındaki
kelimeler) son harflerinin biribirinin aynı olmasıdır. Misâl: »İnsan, kıyafet
ve elbiseleriyle değil, terbiye ve edebiyle ölçülür.» Ve el-Harîrî (Kasım b.
Ali b. Muhammed (öl. 516/1122)nin şu şiirinde olduğu gibi:
«O (Ebû Zeyd es-Sürücî), inci gibi sözleriyle seçili sözleri
işliyor, nakşediyor. Ve kötülüklerden ahkoyucu va´azlanyla kulakları
çınlatıyor.»
I Bazı misâller:[71]
ne oluyor ki ; Allah´ın yüceliğine inanmıyorsunuz . Oysa O,
sizi çeşitli merhalelerden geçirerek yaratmıştır.»[72]
«Allah´ım feenin yolunda) malını sarf eden kimseye ,
(sarfedüen malın) yerini doldurmayı; sar/etmeyen kimsenin malına da yok olmayı
nasib eyle!»[73]
i« Orada yüksek karyolalar vardır. Önlerine konulmuş kaseler
(vardır).»[74]
Oğlu, sele kapılan bir bedevi şöyle dedi: «Allahım! Eğer
beni imtihan etmek için başıma bela getirdiysenfben sabrederim). Çünkü sen hep
bana sıhhat ve afiyet verdin.»[75]
Hürr, söz verdiği zaman, (sözünü) yerine getirir, yardım
ettiğinde (onun yardımı) yeter, (düşmanını) ele geçirdiğinde affeder.»[76]
es-Se´âlebî (´Abdülmellk b. Muhhammed b. îsmâil (0.429/
1038) şöyle demiş: «Kin, kalblerin pasıdır, düşmanlıkta ısrar etmek de
(çekişme) savaşların sebebidir.»[77]
3. İktibas: Bir şahsın veya bir şâir veya naşirin «âyet ve
hadis olduğunu belirtmeden» kendi sözüne ( bazan da değiştirerek) âyet ve
hadislerden birini katmasıdır,. Şâir´in şu beytinde olduğu gibi:
«Başkalarının yurtlarında oranın halkına düşmanlık etme!
Çünkü yabancı olan kimse, çok nâdir gözetilir. Onlar, arasında yaşamak
istiyorsan. İnsanlara karşı güzel ahlaklı ol!»[79]
{ Bazı misâller:
-İbn Sena el-Mülk ( Hibetüllâh b. Cafer ( ö. 608/1211),[80]
şöyle demiş: « Onlar, göçtüler, ben onların yurdunu soruşturacak değilim. ...
üzülerek , arkalarından kendimi âdeta mahvedeceğim.»[81]
« İyilikte yansınız, soyunuzun ve ecdadınızın asâletiyle
övünmeyi bırakınız! Elbetteki Allah
katında en şerefli olanınız. Ondan en çok korkanınız-
dır.»[82]
«Âlim, ümmetin lambasıdır. Cdhü ise belâ ve üzüntünün
kaynağıdır. Cahiller, kasalarda biriktirdikleri para ile övündüklerinde onlara
de ki; « Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?»[83]
« Merhamet ifâde eden bir kelime ile olsa bile.yoksula karşı
cimri olma! Çünkü her iyilik bir sadakadır.»[84]
« Haya, nefsi şehvetlerinden alıkoyan bir bukağıdır. Utanmadığın
zaman dilediğini yap![85]
İktibas edilen âyet ve hadisin lafzım, vezin veya başka bir
gaye için biraz değiştirmenin bir mahzuru yoktur.
Şâirin aşağıdaki beytinde olduğu gibi: Olmasından korktuğum
şey, oldu. Biz sonunda Allaha döneceğiz.» Âyetin esas şekli şöyledir»Biz, Allah
için varız ve biz sonunda O´na döneceğiz.» derler.[86]
III. Sonuç
1- Hüsn-i ibtidâ:
Konuşmak isteyen kimsenin; kulağa hoş gelen, güzel düzenlenmiş ve mânâsı doğru
olan sözlerle söze başlamasıdır. Eğer sözün başında maksada uygun ince bir
işaret bulunursa ona «berâ´at-i istihlâl» denilir. al-Mütenebbî (Ahmed b.
Hüseyin (öl. 354/965)nin[87], Seyfüddevle (Ali b. Abdullah el-Hamdânî
(öl.356/967)´yi[88], bir hastalıktan kurtulduğunda şu beyitle kutlaması gibi:
«Sen (hastalıktan) sıhhata kavuşunca şeref ve kerem de sıhhata
kavuştu, illet ve hastalık senden ayrılarak düşmanlarına intikâl etti»
Eşçe´ b. Amr Sülemmî( öl. 195/81 l)nin,[89] Hârûn
er-Reşîd´in (öl. 193/809)[90] Rakka´da yaptırdığı köşkün yapılışını kutlamak
için söylediği şu beyti gibi:
«Bu öyle yüksek bir köşktür ki selâm ve mutluluk onun
üzerine olsun. Sanki günler, güzelliklerini çıkarıp ona hiL´ât olarak
giydirmişlerdir.»
[ Bazı misâller:
Muhammed b. Hâzin´in tebrik etme´de söylediği şu sözü gibi:
« Müjde! Çünkü/elek (talih) verdiği sözü yerine getirdi Ve şeref yıldızı,
yücelik ufkunda yükseldi»[91]
Ebu´l-Ferec es-Sâvî´nin, Fahrü´d-Devle için söylediği ağıttaki
şu sözleri gibi: »İşte o dünya, ağzını doldurmuş bir vaziyette şöyle diyor:
Benim şiddetle yakalanmamdan ve açıkça adam öldürmemden sakın, sakini[92]
2- Hüsn-i intiha:
Konuşan kimsenin sözünü; kulağa hoş gelen, güzel tertip edilmiş ve mânâsı açık
olan kelime ve deyimlerle bitirmesidir. Eğer konuşmanın sonunda; sözün
bittiğine dair ince bir işaret bulunursa buna «berâetü´l-makta4» denilir.
Şâirin şu sözü gibi:
«Ey ailesinin sığınağı ve emniyet yeri olan zat! Dünya devam
ettiği müddetçe sen yaşayasın. Bu bütün mahlû-kâtlar için yapılan bir duadır.
Çünkü senin yaşamam ile onlar, emniyet ve refah içinde olacaklardır.»
[ Bazı misâller:
Ebû Nüvâs (Hasan b. Hânî) nin (ö. 198/814),[93] el-Husayb b.
Abdülhamidi övmek için söylediği şu sözü gibi: «Ben, sana ulaştığımda,
umduklarımı elde etmeye layıkım. Ve sen, senden umduğum şeyleri (vermeye)
layıksın. Eğer sen iyiLik yaparak banamal verirsen, sen o iyiliğin ehlisin.
Aksi takdirde (seni rahatsız ettiğim için) ben senden üzür dilerim ve sana çok
teşekkür ederim.»[94]
« Ey ailesinin, sığınağı! Zaman devam ettikçe sen yaşayasın!
Bu, bütün insanları kapsayan bir duadır.» (Çünkü senin yaşaman, onların
işlerinin düzene girmesine ve durumlarının düzelmesine sebep olur.)[95]
« Dualarının sonu ise: «Âlemlerin Rabbi olanAllaha hamd
olsun» dur.»[96]
Tercüme ve ilâveler bitti.
Dr. Nusrettin Bolelli
Ümraniye / İstanbul 20 Mayıs 1993[97]
Bibliyografya
Kur´ân-ı Kerîm.
Abdulaziz Atik, ´İhnü´l-me´ânî, Beyrut, 1985.
-------7 ´İlmü´l-beyân, Beyrut, 1985.
-------, ´hmü´1-bedî´, Beyrut, 1985.
Abdülkadir Hüseyin, el-Muhtasar fî târîhi´l-belâğe,
Kahire, 1982.
´Aclûnî, Keşfü´I-hafâ,I-II, Beyrut, 1985. Ahmedb. Hanbel,
Müsned, I-VI, Beyrut, 1985. Ali el-Cârim ve Mustafâ Emîn, el-Belâgatü´1-vâzıha,
Mısır, 1959.
-------, Delilü´I- Belâgati´l-vâzıha, Mısır, 1959.
Bilgegil Kaya Mehmet, Edebiyat Bilgi ve Teorileri, I.
Belagat, Ankara, 1980. Buhârî, Ebû Abdillâh Muhammed b.
îsmâil, el-Câmi´u´s-
sahîh,I-Vm, İstanbul, 1987. el-Câbî, Bessâm Abdulvehhâb,
Mu´cemü´I-a´Iâm,
Limasol, 1987. Câhiz, Ebû ´Osman ´Amr b. Bahr, el-Beyân
ve´t-tebyîn,
I-III, Beyrut, trs. Dârimî, Ebû Muhammed Abdillâh b.
Abdirrahmân, Sünen,
I-II, İstanbul, 1984. Ebû Dâvûd, Süleyman b. Eş´as
es-Sicistânî, Sünen, I-V,
İstanbul, 1981. Fîrûzâbâdî, Mecdüddîn Muhammed b. Yakûb, el-
Kâmûsü´l-muhît (thk. Mektebetü tahkikü´t-türâs fî
müessese er-Risâle), Beyrut, 1407/1987. Gümüş Sadreddin,
Seyyid Şerif Cürcânî, İstanbul, 1984. , İbn Mâce, Ebû Abdillâh Muhammed b.
Yezîd el-Kazvînî,
Sünen, (nşr. Muhammed Fuad Abdulbâki), I-II,
İstanbul, 1981. İbn Manzûr, Ebu´1-Fadl Muhammed b. Mükrim b.
Ali b.
Ahmed, Lisânü´l-´ arab, I-XV, Beyrut, trs. tbnü´n-Nedîm,
Muhammed b. İshâk b. Muhammed b.
İshâk, el-Fihrist, Mısır, 1348/1529. (İbnü´n-Nedîm,
el-Fihrist)
İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, (M. E. B.), 1965-1977. Kâtib
Çelebi, Mustafa b. ´Abdillâh, Keşfü´z-zünûn ´an esâmi´1-kütübi ve´1-fünûn,
I-II, İstanbul, 1941. (Kâtib Çelebi, Keşfü´z-zünûn ) Kehhâle, Ömer Rızâ,
Mu´cemü´l-müellifîn, I-XV, Beyrut,
1957.
Mâlik b. Enes, el-Muvatta´, I-II, Beyrut, 1985. Mehmet Zihni
Efendi, el-Kavlü´1-Ceyyid, Dersaâdet,
1327.
Meydânî, Ebu´1-Fazl Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. İbrahim
en-Neysâbûrî, Mecme´u´l-emsâl, I-II, (thk. Na´im Hüseyin Zerzur), Beyrut, 1988.
Muallim Nâcî, Istılâhat-ı Edebiyye, Ankara, trs., Muhammed Fuâd Abdulbâki,
el-Mu´cemü´1-müfehres li
elfâzi´l-Kur´âni´l-Kerîm, İstanbul, 1984. el-Münâvî,
Feyzü´l-kadîr, I-VI, Beyrut, 1357. Mürtezâ ez-Zebîdî, Ebu´1-Feyz Muhammed,
Tâcü´I-´arûs
şarhu´l-Kâmûs, I-X, Beyrut, 1989. Müslim b. Haccâc
el-Kuşeyrî, Sahîhu Müslim, I-VIII,
İstanbul, 1374A955. Nesâî, Ebû Abdirrahmân Ahmed b. Şu´ayb,
Sünen, I-IX,
Beyrut, 1988.
Sâbûnî, Safvetü´t-tefâsîr, I-III, Beyrut, 1980.
Tahirü´l-Mevlevî, Edebiyat Luğatı, İstanbul, 1973 Teftâzânî,
Muhtasaru´l-me´ânî, Beyrut, 1965. Tirmizî, Ebû İsa Muhammed b. İsa,
Sahîhu´t-Tirmizî , I-
X, (thk. İzzet ´Abîs ed-De´âs ), Mısır, 1388/1968. Yakut
el-Hamevî, Mu´cemü´I-büldân, I-V, Beyrut, 1979. Zebîdî, el-Mürtedâ, Muhammed b.
Muhammed, Tâcü´I-´arûs şarhu´l-Kâmûs, I-X, Mısır, 1306. Zemahşerî, Ebu´l-Kâsım
Cârullâh Mahmud b. Ömer, el-Keşşâf ´an hakâiki´t-tenzîl,.ÎIV, Beyrut, trs.
Ziıiklî, Hayreddîn, el-A´Iâm, I-VIII, Beyrut, 1976. [98]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Dr. Nusrettin Bolelli, Belâğat, M. Ü. İlahiyat Fakültesi
Vakfı Yayınları: 131.
[2] En´âm suresi , 6/60.
[3] el-Belâgatül-vâzıha, s. 276; İlmü´1-Bedî´, s. 125.
[4] Tâhâ sûresi, 20/5; Teftâzânî, Mııhtasarü´l-me´ânî, s.
395; İlmü´1-Bedî´, s. 126.
[5] Zâriyât sûresi, 51/47; Sâbûnî, Safvetü´t-tefâsîr, III,
260; Teftâzânî, Muhtasarü´1-me´ânî, s. 396; İlmü´1-Bedî´, s. 128.
[6] Delilü´l- Belâgati´l-vâzıha, s. 146.
[7] Delilü´l- Belâgati´l-vâzıha, s. 146.
[8] Delilü´l-Belâgati´l-vâzıha, s. 146.
[9] Kehf suresi , 18/18; Sâbûnî, Safvetü´t-tefâsîr, II, 188.
[10] Rum sûresi ,30/6-7.
[11] Eden vuslat deminde flkr-i hicran ağlasın gülsün.
[12] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 280.
[13] Nisa suresi , 4/108.
[14] Enam suresi , 6/122.
[15] Bakara suresi , 2/186.
[16] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 283.
[17] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 283.
[18] Dilde safâyı aşkın, dîde gammınla pürnem-
Bir evde ´ayşû şâdî, bir evde ye´sû matem. .Beyitte, sâfâyı
aşk ve karşılığı olan gam,´
Ayşü şâdi ve karşılığı olan ye´sû matem zikredilmiştir.
[19] Tevbe suresi , 9/82.
[20] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 284.
[21] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 284.
[22] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 285.
[23] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 287.
[24] A´râf suresi , 7/157.
[25] el-Hadîd suresi , 57/23.
[26] Furkân sûresi, 25/70.
[27] O âşıkane teranen ki, bin bahara değer . Gıdâ-yı ruhu
mudur , gülistanın ey bülbül! Beytindeki «terane» , «gıdâ-yı rûh» ve «bülbül»
kelimeleriyle «bahar» ve «gülistan» lafızlarının bir araya getirilmesi gibi.
[28] Rahman sûresi, 55/5.
[29] En´âm sûresi, 6/103.
[30] Bakara suresi , 2/185 .
[31] Teftâzânî, Muhtasarül-me´ânî, .s. 396.
[32] İstanbul´u gönlümce bir şehir olarak, nasıl İzmir´le
karşılaştırabilirim. Nice teşbih edelim kadd-i nihâl-i yâre* Yoğiken vech-i
şebeh taze nihâl-i çemene. Bu nazıra parçasındaki birleştirici nevi, nihâi
kelimesidir . «Yâre» ait olanla, «çemen»e ait olan nihâi arasındaki ayrılık da,
aradaki zıtlığı meydana getirir.
[33] Şûra sûresi, 42/50; Sâbûnî, Safvetüt-tefâsîr, III, 147.
[34] A´râf suresi , 7/126.
[35] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 291.
[36] el-Belâgatü´l-vâzıha, s. 291.
[37] Teftâzânî, Muhtasarü´l-me´âni .s. 416.
[38] "Ben, araplann en fasihiyim. Çünkü ben Kureyş
kablleslndenlm.» (Yâni Kureyş kabilesi, arap kabilelerinin en fasihidir.)
[39] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 293.
[40] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 293.
[41] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 294.
[42] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 294.
[43] Delilü´l- Belâgati´l-vâzıha, s. 156.
[44] Delilü´l-Belâgati´l-vâzıha, s. 156.
[45] Cevza burcu etrafında bir takım yıldız vardır, onalara,
´denilir. Bu misalde Cevzânın övülen kimseye
hizmet etme niyetinde olması imkansız bir vasıftır. Fazla
bilgi için Bk. Teftâzânî, Muhtasarü´l-me´ânî, .s. 409-412.
[46] «Parlak ayın yüzünde bulunan leke, eski ve tabiî bir
leke değildir. Fakat o leke , « sevgilisini kaybettiğinde üzüntüden dolayı ayın
kendi yüzüne vurduğu» tokatın izidir.
[47] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 288.
[48] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 290.
[49] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 297.
[50] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 296.
[51] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 296;Ilmül-Bedî´, s. 182.
[52] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 297.
[53] Bakara suresi, 2/189.
[54] Bakara suresi, 2/215; Ilmü´1-Bedî´, s. 182.
[55] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 296.
Dr. Nusrettin Bolelli, Belâğat, M. Ü. İlahiyat Fakültesi
Vakfı Yayınları: 131-145.
[56] Tam cinas için bazı örnekler :
a) Eyleme vaktini zayi´ ; deme kış yaz, oku, yazi
"Vehbinin bu mısraındaki "yaz" kelimeleri gibi.
b) Kimi saz çalar, kimi para çalar. Bu atasözündeki
"çalar" kelimeleri de cinas için örnektir.
c) Kıyamet koptuğu gün , günahkârlar (dünyada) ancakpek kısa
bir süre kaldıklarına yemin ederler..» ( Rum suresi , 30/55) .
[57] Harflerin ünlü- ünsüz; kısa-uzun; düz-yuvarlak,
geniş-dar, ince ve kalın olması.
[58] Her harf, ayn bir nevidir.
[59] Harflere ait öncelik, sonrahk sırası.
[60] el-Belâgatttl-vâzıha, s. 263; Ümü´l-Bedî´, s. 2OO.
[61] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 266.
[62] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 268.
[63] Delilü´î- Belâgati´l-vâzıha, s. 139.
[64] Tam olmayan cinaslar için Türkçe misal: - Olmasın afakimiz
âfât´a cây», mısraındaki; «âfâk» ve «âfât» kelimeleri gibi. Dam-adam-;
âb-serâb, kıl-akıl v.s.
[65] Delilü´l- Belâgati´l-vâzıha, s. 139.
[66] Duhâ suresi , 93/ 9-10) .
[67] el-Belâgatü´l vazıha, s. 264.
[68] Mü´min sûresi, 40/75.
[69] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 268.
[70] el-Belâgatü´1-vâzıha, s. 268; Buhârî, Cihâd, 43, 44,
Humus, 8, Menâkib, 28; Müslim, Zekat, 25, İmâre, 98, 99; EbûDâvûd, Cihâd, 41;
Tirmizî, Cihâd, 19; Nesâî, Hayl, 1; İbn Mâce, Cihâd, 14; Muvatta´, 44; Ahmed b.
Hanbel, II, 49, 57.
[71] Sözlerim evsâfınıza münhasır, gözlerim eltafınıza
muntazırdır, (Murassa´ seci´) Bu örnekteki , her altı kelimenin ikişer
tanesinin birbiriyle vezin ve kâfiye bakımından uygun olması seci´ için en iyi
bir örnektir.
-Kesâfet-i sehâb da letâfet-i şihâbı unutmuştuk. Buradaki
kesâfet-letâfet ve sehâb-şihâb kelimeleri arasında seci´ vardır.
[72] Nuh sûresi, 71/13-14.
[73] Buhâri, Zekât, 27; Müslim, Zekât, 57; Ahmed b. Hanbel,
II, 306, 347, V, 197.
[74] Gâşiye sûresi, 88/13-14.
[75] el-Belâgatü´1´Vâzıha, s. 272.
[76] el-Belâgatü´1´Vâzıha, s. 272.
[77] el-Belâgatül-vâziha, s. 273.
[78] Âyet için Ziya Paşanın şu beytinde tam bir iktibas
vardır: «Zâlimlere bir gün dedirir kudret-i Mevlâ;
« (Yusuf un kardeşleri) dedtlerki:
Allah´a yemin olsun ki , Allah seni bizden üstün kıldı.
(Yusuf suresi , 12/91.)
[79] Hadisten iktibas edilmiştir. Hadisten başka bir iktibas
örnekği: «Kati ile zulm-i beşer eylemeden eyle hazer (Katili, öldürülmekle
müjdele) dedi
Peygamber. »´Hadis için bkz., ´Aclûnî, Keşfü´1-hafâ, I, 338
(No: 907) .
[80] el-Câbî, Bessâm Abdulvehhâb, Mu´cemü´l-a´lâm, s. 911.
[81] el-Belâgatü´1-vâziha, s. 273; Kehf sûresi, 17/6.
[82] Delilü´l- Belâgati´l-vâzıha, s. 141; Hücürât sûresi
49/13.
[83] Delilü´l- Belâgati´l-vâzıha, s. 141; Zümer sûresi,
39/9.
[84] Delilü´l- Belâgati´l-vâzıha, s. 142; Hadis için bkz.,
Buhârî, Edeb, 33; Müslim, Zekat, 52; Ebû Dâvûd. Edeb, 60 ; Tirmizî, Birr, 45,;
Ahmed b. Hanbel, III, 344, 360, IV, 307. .
[85] Delilü´l- Belâgati´l-vâzıha, s. 142; Hadis için bkz.,
Buhârî, Enbiyâ, 54, Edeb, 78; Ebû Dâvûd, Edeb, 6 ; Ibn Mâce, Zühd, 17;
Muvatta´, Sefer, 46; Ahmed b. Hanbel, IV, 121, 122.V, 273
[86] Bakara suresi ,2/156.
Dr. Nusrettin Bolelli, Belâğat, M. Ü. İlahiyat Fakültesi
Vakfı Yayınları: 146-153.
[87] el-Câbî, Bessâm Abdulvehhâb, Mu´cemü´1-aİâm, s. 36.
[88] el-Câbî, Bessâm Abdulvehhâb, Mu´cemü´1-aİâm, s. 523.
[89] el-Câbî, Bessâm Abdulvehhâb, Mu´cemü´l-a´lâm, s. 108.
[90] el-Câbî, Bessâm Abdulvehhâb, Mu´cemü´1-aİâm, s. 908.
[91] Teftâzânî, Muhtasarü´l-me´ânî, .s. 457.
[92] Teftâzânî, Muhtasarü´l-me´ânî, .s. 458.
[93] el-Câbî, Bessâm Abdulvehhâb, Mu´cemü´l-a´lâm, s. 206.
[94] Teftâzânî, Muhtasarü´l-me´ânî, .s. 463.
[95] Teftâzânî, Muhtasarü´l-me´ânî, .s. 463.
[96] Yunus sûresi, 10/10.
[97] Dr. Nusrettin Bolelli, Belâğat, M. Ü. İlahiyat
Fakültesi Vakfı Yayınları: 154-156.
[98] Dr. Nusrettin Bolelli, Belâğat, M. Ü. İlahiyat
Fakültesi Vakfı Yayınları: 162-163.
http://www.kuranhizmet.com/node/100
