17 Ağustos 2015 Pazartesi

İstihza, ironi

Edebî Sanatlar 




İstihza


İstihza zekânın hakkıdır der, Cenap Şahabettin

İstihza: Gizli veya kinayeli bir biçimde alay etmek, alaya almak.

Çevremizde istihza diye duyduğumuz sözler gerçekte öyle midir, yoksa klişeleşmiş kavramlardan mı ibarettir?

İstihza yaptığını sananlar için bir sözü var Cenap Şahabettin'in "Her mahpusa acırım, fakat batıl fikirler içinde kapalı kalanlara daha çok." Çünkü bunlar içinde bulundukları kafesten bihaberdirler. Ve onlar ne kadar ben öğrendim deseler de "İlim yalnız zekâyı değil, ahmaklığı da arttırır" der Şahabettin...
http://forum.memurlar.net/konu/1437912/

*
Yahya Kemal'e atfedilen bir hikayede geçer. şöyle ki: şair adayı Yahya Kemal'e

"reh güzarımda bir karga /
eyliyordu benle istihza"

(yolumun üzerinde bir karga / benle alay ediyordu) şeklindeki beytini verip

"üstadım ben de şairim, şiirim hakkında ne düşünüyorsunuz?" dediğinde büyük üstad bir şiire bir adama bakıp "karga haklı" der.

http://www.uludagsozluk.com/k/istihza/
*


İRONİ

Sözün gerçek ve mecazi anlamlarının dışında karşıt anlamlarıyla, tersine bir ifadeyle ince bir alayı uyandıracak şekilde kullanılması. (eş.Alay, İstihza, Alaysama.)

İronide bir tutum ve davranışın ya da bir düşüncenin beğenilmemesi, eleştirilmesi; sitem, alay ve tahkir vardır. İroni ince ve derin bir zevkin ürünüdür.

Cimrilik eden birine "maşallah eliniz pek açık", tembellik eden birine "çalışkanlığınıza hayranım" demek bir ironidir.

                        Edebiyatı tutup boğdu gürûh-ı kudemâ
                        Okuyun siz de onun cânına ey genç üdebâ

                        (Eski edebiyatçılar edebiyatı tutup boğdular
                     Ey genç edebiyatçılar siz de onun canına okuyun.)

                        Yukarıdaki beytte eskilerin edebiyatı anlaşılmaz bir hale getirdiklerini söyledikten sonra, görünüşte genç edebiyatçıların eski edebiyatın canına okumaları isteniyor. Oysa ki bu sözden kastedilen fikir, genç edebiyatçıların edebiyatla ilgilerinin olmadığı ve başarısızlıklarıdır.

                            (Kaynak: Açıklamalı Edebiyat Terimleri Sözlüğü-Murat AKINCI) 

http://www.turkedebiyati.org/Terimler/edebiyat_terimleri_i.html

*
ironi

türkçemiz pek çok dil oyunlarına imkan veren zengin bir dildir. edebiyatçılar tarafından edebi sanatlarda kullanıldığı gibi, bazılarıda günlük hayatta basma kalıp olmuş söz öbekleri haline gelmiştir. ingiliz ve alman edebiyatında ironi(irony) kullanımı başka bir millet veye zümre tarafından anlaşılmayabilir. 

en genel ifadeyle "ifade edilenin söylenilenin tersini kastetmek" "mevcut olan veya olması beklenilene tam amansıyla karşıt olma" "tartışmada bilmezden gelme"

itfaiye motorunun yanarak kül olması ironi kavramı içindedir.
doç.dr. sevim kantarcıoğlu bu term üzerinde durmuş ve karşılık olarak "kinaye" kullanımını önermiştir.

mehmet akif'in kullandığı ironi en başarılı örneklerdendir. hiciv söz konusu olduğunda-ki sık kullanır- ironi büyük yer tutar.sosyal bozuklukları teşhis ederken, onların düzeltilmesini öneririken bu yola başvurmuş dikkatleri üzerine çekmek istemiştir. anlatılanı çarpıcı hale getirmektir yaptığı şey!
meyhane şiirinde:

"içinde bir masa,yahut civar tabutluktan
atılma çok ölü görmüş acıklı bir teneşir"

demiş ve ölüm ile içki arasında bir bağ kurmuştur.
süleymaniye kürsüsünde ise bu kadar mükemmel bir caminin etrafının ne kadar berbat olduğunu belediye hizmetlerinin başarısız olduğunu ve camiye gelirken geçtiği köprünün ne halde olduğunu şöyle anlatmıştır:

"köprüler asma imiş avrupa afakında
varsın olsun, o da bir şey mi? bizim şarkın da
böyle daldırma olur... hem açınız asarı
köprünün nerde görülmüş, hani tahtelbahri"

köprü sal haline gelmiştir,ona yüzen bulvar der. batıdaki asma köprü bizde "daldırma" köprüdürr. dünyanın hiç bir yerinde yoktur.böylece üstünlük duygusu ile alay eder.
daha niceleri m. akif ersoy'un kullandığı gibi eserlerde başarıyla yer almıştır.


http://www.uludagsozluk.com/k/ironi/3/

*
Sarkazm

Sarkazm, Türkçe'si istihza anlamına gelen söz(müş)dür.

İstihza kelimesini bugün öğrenmiş olsam da sarkazm isimli konuşma stili kanımca oldukça zevkli ve güzel bir şey. Bazı insanlar kinayedir, tarizdir veya mecazdır bu tip sözcüklerle karıştırırlar. Yalnız maalesef bu sözler sarkazmı oluşturan faktörler (Gariptir bu sefer biliyorum bunların anlamını).

Kinaye söylemek istediğiniz şeyi üstü kapalı olarak anlatmaya denir.

Tariz dokundurmadır.

Mecaz bir sözün başka anlamda kullanılmasıdır.

Sarkazm ise bu bahsedilen üç öğenin iyi kötü karışımından oluşur. Alaycılık diye de çevirilebilir ama olay alay etmek olarak algılanmamalı bence. Gerçeği söyleyerek de sarkastik yaklaşabilirsiniz durumlara. Mecaz anlamıyla söylemek durumunda da değilsinizdir sözlerinizi.Olay genel itibariyle tonlama da biter.

Anlaşılması çoğu insan için güç olabilir. Çay içersiniz, çok hoş olmuştur. Karşınızdaki insan da içki içmeyi seviyordur. Bu çay da çok pis kafa yapıyor dersiniz ufak bir ses tonuyla. Karşınızdaki insan bön bön bakmıyorsa, bu demektir ki o kişi ya sizi duymadı ya da çayın güzel olduğunu anlattığınızı fark etti.
Bir başka örneği Pink Floyd'un pek ünlü şarkısında geçer. "All in all you are just another brick in the wall" (Altı üstü duvarda bir tuğlasın) derler "The Wall" isimli şarkıda. Aptalsın, safsın derler. Saf olduğun için demezler, saf olmaman için derler. Kara da olsa sarkazmdır benim gözümde.
Bir de ironi ile çokça karıştırılır bu olay. Sarkazm ironinin bir alt kolu olarak görülebilir sanırım. Genel ve kabul görülür ironi tanımı, trajik olanın komikliği, komik olanın trajikliğinde yatar. Olması gerekenin olmadığı ve olmaması gerekenin olduğu durumlar üzerine yazılan hikayeler olarak nitelendirilebilir.

Türkiye'deki en güzel ironilerden biri yoksul ve ezilen halkın merkez sağa oy verirken, gelir düzeyi yüksek insanların sol partilere oy vermesidir. Bir de Che Guavera tişörtü giymek vardır ki, bu sanırım evrensel ironidir. Kapitalizme tamamen karşıt adamın, bir logo yapılıp onun üzerinden pazarlama hilesi yapılması olabildiğince ironiktir.

Konumuz olan sarkazma geri dönecek olursak, sarkazm gerçekten değişik bir şey. Herkesin anlamasını beklemediğin bir şey. Anlatınca havası kaçan bir şey. Ama olabildiğince de zevkli bir şey. Alay ediyor gibisinizdir, fakat alay etmiyorsunuz, o kişiye bir başka şey anlatmaya çalışıyorsunuzdur. Bilakis bu sözler karşınızdakini acıtabilir, üzebilir. Üzsün diye geçiştirebileceğiniz insanlar olsa da, bazen üzmesin dediğiniz insanlar da olur. Bu gibi durumlar için alınası ilk önlem mesajda sarkastik ton kullanmamaktır.

Sarkazm hakkında pek çok kişi değişik şeyler söylemiştir. Dostoyevski şöyle demiş mesela "Sarcasm: the last refuge of modest and chaste-souled people when the privacy of their soul is coarsely and intrusively invaded." Adam haksız diyemez kimse. Pek sevdiğim dizi karakteri Charlie Harper, en büyük loserlardan biri olan kardeşine "Sarcasm is for winners, Alan" demiştir. Bir çeşit yabancı dil, dil olmasa da lehçe olarak algılanabilir. Kısacası bu tip bir konuşma yapabilmeniz için aynı tip dili anlayabilen birilerinin de yanınızda olması gerekir. Hatta bir adım ötesi daha kötüdür, etrafınızdaki insanlardan çok daha fazla yapıyorsanız, onların salaklıklarını göstermek için yaptığınız bu sarkazm gün gelir sizi salak konumuna düşürebilir. Böyle durumlarda üzüntülenmenize lüzum yoktur bence. Ben zamanla üzüntülendim, sadece kendimden kaybettiğimin farkına vardım. Dolayısıyla, bu tonda konuşmayı tercih ediyorsak mallarla takılmamak gerekiyor. Berkay, yine burnu büyüklük yapıyorsun denilebilir. Tamam hafifletiyorum, en azından anlayabilecek birileriyle takılmak çok daha mantıklı olur. Hem kendimiz hem karşımızdaki için. Ne şiş yanar ne de kebap.
http://gereksizbilgileransiklopedisi.blogspot.com.tr/2012/05/sarkazm.html


*




İroni
İroni, Türkçede tek bir tanımla karşılığını veremediğimiz bir kavramdır. Budurum edebiyatımızda, felsefemizde veya sanatımızda ironinin kullanılmadığındankaynaklanmaz, ironinin özünden kaynaklanır çünkü ironi -ironik bir şekilde tanımlamayaçalıştığınız anda kendini gizler. Söylediklerinizin tam tersi anlama bile gelebilir. Bu sebeple günümüzde kullanılan birçok sözlük tanımı, ironiyi tek başınatanımlamakta yetersiz kalmaktadır.

Türk Dil Kurumu’nun Batı Kökenli Kelimeler Sözlüğü’nde ironinin karşılığı“dolaylı ve alaylı anlatım, mizah” olarak yer almaktadır.

Güncel Türkçe Sözlük’te ise edebiyatta kullanıldığı belirtilerek ilk karşılığının “gülmece” olarak, ikinci karşılık ise “söylenen sözün tersini kastederek kişiyle veya olayla alay etme” olarak verilmiştir. Burada dikkatimizi çeken ilk unsur mizah ve gülmece kavramlarıyla ironinin eş sayılması olmaktadır.
Bu tanımların ortak noktasının, mizah, gülmece ve alay olması, ironinin edebiyatımızda güldürü unsurları ile birlikte algılandığının bir göstergesidir. İroni çoğu zaman mizah ile iç içedir ama böyle bir genelleme yapmak ironinin bazı alt türlerini açıklamak için yeterli olmayacaktır.

İroni için önerilen diğer karşılıklar arasında târiz, kinâye ve istihzâ bulunmaktadır. Bu üç tanımı da inceleyecek olursak, ironinin hepsini içerdiğini ama tek başına ne alay, ne târiz, ne kinâye ne de istihzâ ile karşılanabileceğini görürüz.

Verilen bu karşılıklar ironi terimi içinde sadece bir alt başlığı oluşturmakta, ironinin sadece bir yanını yansıtmaktadır. İroninin alt başlıklarından birini oluşturacak bir terim olan târizi açıklayabilmek için karşıdaki insanı sürekli küçümseyen ve iğneleyici bir dil kullanan “eleştirel ironi (satiric irony)” örneklerini görmemiz gereklidir. Ayrıca “cilve-i kader/ yazgı ironisi” (irony of fate) veya “trajik ironi (tragic irony)” olarak nitelendirilen türler için istihzâ, alay veya kinâye terimlerini kullanmak doğru bir tanımlama biçimi olmamaktadır çünkü çağrıştırdığının aksine bu türlerde ironiyi yapan kişi değildir, bazen evrenin insanlarla alay ettiği fikri öne sürülmüştür.
Kişi evrenin kendisi ile alay ettiğini, beklentilerinin sürekli tersine sonuçlar elde ettiğini ifade etmek için ironiye başvurur. Bu kısa tanımlamalardan anlaşılacağı üzere, Türkçe’de ironi için tek bir karşılık vermek mümkün olmadığı1 gibi, ironi türlerinin edebiyatımızda kullanılan söz sanatları ile mukayeseli bir değerlendirmesinin yapılmamış olması dikkat çekmektedir.
Felsefi bir terim olduğu için Felsefe Terimleri Sözlüğü’nde de yer alan ironi kelimesi, burada “alaysılama” karşılığını bulmaktadır. Alaysılama, alaycı bir yaklaşımla küçümsemek olarak algılansa da ironide her zaman alaycı bir tutum söz konusu değildir. İroniyi kullanan ilk kişi olarak bilinen Sokrates, diyalektik yöntemiyle karşısındaki insana sorular yönelterek onun doğruya ulaşmasını sağlar ve bir tür “gebelik” yapar.1
Bu yöntemin temelinde bilge bir kişi olan Sokrates’in kendini azımsayarak, bilgisiz göstererek karşısındaki insanın cehaletini fark etmesini sağlamak yatmaktadır. Buna retorikte “kendini azımsama ironisi” adı verilmiştir. Bu açıdan bakıldığında, Sokrates’in ironiyi olumlu bir araç olarak kullandığını söylemek ve alaydan uzak olduğunu düşünmek mümkündür.
Ayrıca, ironinin tarihsel süreç içerisinde sadece bir söz sanatı olmaktan çıkıp bir bakış açısına, dünya görüşüne ve algısına dönüştüğünü de söylemek gereklidir. XVIII. yüzyılda ortaya çıkan romantik ironi kavramı ile insanların dünyaya ve hayata bakışı ironik bir hale bürünmüştür. Öleceğini bilerek yaşamak filozofların üzerine çokça düşündüğü bir konu olmuş ve ölüme rağmen yaşama isteği insanoğlunun içinde bulunduğu bir paradoks olarak algılanmıştır.
Çok genel bir tanımlama ile ironi, bir şeyi söyleyip aksini kastetmektir.Yüzeyde yer alan anlam ve algının kast edilenden farklı olduğu durumlarda ironi bulunmaktadır. Güzel olmayan bir yemek için “Parmaklarımızı yedik!” demek bu tür bir ironi örneği oluşturur. Kastedilen yemeğin güzel olduğu değil, tam aksidir. Fakat ironi için bir şeyi söyleyip tersini kastetmek tanımı da yetersiz kalmaktadır çünkü bir yankesicinin gözüne kestirdiği birinden tüm dikkatini vererek cüzdan çalarken, kendi cebindeki cüzdanı çaldırması gibi ironik bir olayı o tanımla nasıl açıklayabiliriz?2
...
Gözde Sarıoğlu,

http://acikerisim.fsm.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/11352/167/Sar%C4%B1o%C4%9Flu.pdf?sequence=1
--------------------------------
1 Sokrates’in diyalektik metodu ilk bölümde yer alan s. 4’te ayrıntılı bir şekilde anlatılacaktır.
2 Frederic Muecke, Irony, Methuen&Co Ltd, 1970, s.8.

http://acikerisim.fsm.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/11352/167/Sar%C4%B1o%C4%9Flu.pdf?sequence=1
*
BİR PORTRE ve TÜRK ŞİİRİNDE DOKUZ İRONİK SÖYLEM

HAYRİYE ÜNAL, 01 Haziran 2007

Yazıya ironi yerine ironist üzerine yazarak girmemin nedeni, ironinin bir teknikten çok bir mizaç olarak belirişidir. Bu mizacın bereketli bir toprak olarak yetenekli bir edebiyatçının en büyük zenginliği olduğu kanısındayım.

Elbette amacım, sonuçta mizacın eserde ne tür bir biçimin yaratılışına hizmet ettiği olacak; çünkü ortaya çıkan sonuca bakılırsa mizaç yarattığı şey tarafından yutulmaktadır. Bir diğer deyişle, bizi, Schegel’in deyişiyle “kendimizden bile kurtaran” ironi, en başta ironisti harcamıştır. Bu nedenle önce ironistin portresini çizmeye çalışacağım. Ardından çeşitli tür eserlerde beliren ironilerden aldığım esinle şiir için bazı ironi teknikleri ortaya koyacağım.

Belki gereksiz ama eklemekte yarar görüyorum: Saptayabildiğim kadarıyla teknikler iç içe kullanıldığı için her tekniği belirginleştiği ve baskınlaştığı bir-iki şiirle öne çıkardım. Ayrıca tekniğin bağlamdan ayrışmasının neredeyse imkânsız olduğu bir araçtır ironi.

Esasen güçlü dimağın her şekilde ironiye doğru varışı, kaçınılmaz olarak iyi şairlerin her birinin ironide yetkin bir örnek olarak belirdiğini de gösteriyor. Ancak bir sınırlama yapmak adına ele aldığım tekniğe en uygun düşen şairi andım.

Şiir dışı türlerde beliren teknikleri şiire uyarlayarak sunmaktan başka, örneklerden yola çıkarak belirli bir kişiye has teknikler saptadığımı da belirtmemde yarar var.

İronik durumun/söylemin/tekniğin ne zaman heteroglossia’ya hizmet ettiğini, nerelerde ters düştüğünü eklemeyi de ihmal etmemeye çalıştım.

İronistin Portresi

Kendini kurma ve kendini yıkma arasında salınıp duran bir sarkaçta yaşar ironist. Her seferinde bir tuğla ekleyerek önünden geçtiği binadan bir sonraki geçişinde bir tuğla çeker. Bu döngüsel edim kudretli bir aklın kontrolünde Penelop edimine ya da çaresiz ve umutsuz bir aklın kontrolsüzlüğünde Sisifos edimine dönüşür.

Onaylamak onun işi değildir. Onun kaşeleri, klişeleri yoktur. İtibarını onaylamamaya borçlu sayabiliriz.
Muteber bir ironistin herhangi bir şeyi, bir eylemi, nesneyi, kişiyi onayladığı görülemez. Öte yandan bir itiraz sesi, kuvvetli bir “Hayır!” sesi yükselttiği de duyulmamıştır. Herhangi bir pankartı tuttuğu, çevreci bir eyleme karıştığı, bir grup etkinliği içinde direnişçi bir tutum sergilediği, bir ekole girdiği veya bir protokole imza attığı, elliden fazla şairin imzasını taşıyan bir şiire bir dize yazdığı görülemez. O, bu son derece insanî tepkilerin üzerindedir. Nietzsche’nin fevkalâde deyişiyle “soylu çekimser”dir o.

Randolph Bourne’e göre, ironist canlılık duygusunun şiddetiyle davranmaktadır. Bu şiddet herhangi bir deneyimin reddedilmesini engeller. Her deneyimin zıttı da yapılabilirdir.

Cemal Süreya’nın “Onlar İçin Minibüs Şarkısı” şiirinde belli belirsiz bir ironist hayaleti gizlenmiştir. Bu hayaletten bizim ironist portremize ait kısımları alalım:

Olasılığa tanrı gibi taparlar da olağandan ödleri kopar. Hakçası bilmedikleri yoktur. Lirik değillerdir olmayı da istemezler zaten isteseler de olamazlar. Dalgalı görürler her şeyi. Dünya müzesinin en renkli portreleridirler. Dilenciler ve genelev kadınları üstüne sayısız özdeyiş yatar kursaklarında…

İronist, canı yanmış biri değildir. Daha doğru ifadeyle canı yanmış biri olarak söz almaz. Acıyı ötelemiştir. Acısından utandığı bile söylenebilir. Bu nedenle, örneğin, kuyruk acısının saldırganca konuşturduğu birinden ironi sudur etmez. İronist kurban seçer seçmesine; ama doğası gereği kurban ediminin sonucu olan aklanmaktan mahrumdur. Kurban seçişi de ilinekseldir.

Beyhudelik ve boşunalık duygularının sık sık yokladığı ironist şair, Rorty’nin “liberal ironist” portresinden bu yönüyle ayrılmaktadır: ancak “vicdanın saf olumsallığını” sergileme ve dehşet kuşkucu olma noktasında buluşurlar.

Rorty’nin felsefi ve politik düzlemde tanımladığı ironist de kuşku noktasında ironist şairden geri kalmaz. Rorty’nin ifadesiyle bu kuşkuyu özetlemek gerekirse “İronist kendisine bir dil vererek bir insana dönüştüren toplumsallaşmanın ona yanlış dil vermiş ve böylece onu hatalı türden bir insana dönüştürmüş olabileceği ihtimalinden endişe duyar. Ama ironist hatalı olmanın bir ölçütünü sunamaz. O nedenle ironist kendi durumunu ne denli felsefi terimlerle dile getirmeye sürüklenirse o ölçüde ‘Weltanschauung’, ‘perspektif’, ‘diyalektik’, ‘kavramsal çerçeve’, ‘tarihsel çağ’, ‘dil oyunu’, ‘yeniden betimleme’, ‘sözcük dağarı’ ve ‘ironi’ gibi terimleri sürekli kullanarak köksüzlüğünü (italikler benim H.Ü.) kendisine hatırlatır.” Kuşku ve endişe ironistte mizacın getirdiği bir şey değil, mizacın gereksindiği şeydir. İronist ne zaman bir konu hakkında eminliğe doğru yaklaşırsa hemen kuşku duyacağı başka bir şey yaratır. Bu, onun zihinsel sağlık güvencesidir. Onda sağlık güvencesi olarak işleyen çark, karşıdakinde hemen daima hınç uyandıracaktır; çünkü ironist kendi dağarını her yoklayışta ve her karşılaştırma ediminde karşısındakinin dünyasını da şaibe altında bırakır. İronistin karşısındaki kişi kendi eminliğinin üstü örtülü biçimde sorgulandığını hatta geçersizleştirildiğini düşünecektir. Oysa ironistin tasarısı -en azından karşısındaki hesabına- geçersizleştirmek değildir. O, sadece kendi hesabına herhangi sınırlarla sınanmamayı dileyen biridir.

İronist şair bir gün sınanacak ve yargılanacak olma ihtimalini göz ardı etmez; ancak sınanma ölçülerini bizzat yaratmayı arzu eder. Onun açısından mükemmel yaşam “kendi nihai sözcük dağarcığının hiç değilse en sonuncusunun gerçekten tamamen kendisinin olduğuna duyacağı güvenle kapanan yaşam olacaktır.” Bu yaşamın kahramanı olan ironist şairin başlıca özelliği, başkalarına nasıl göründüğüyle hiç ilgili değilken kendi kendisine nasıl göründüğü konusunda hastalıklı bir titizlik sergilemesidir. Bu açıdan onun yaşamı şiirsel bir heteroglossia ile kuşatılmıştır.

Teknikler

1. Birden fazla anlam katmanları yaratmak gayesiyle, şiire getirilen kişilerin bilinçlerinin birbirine oranla eksik ya da fazla bilgilerinin şiirin ara yüzeylerinde okuyucuya iletilmesi yoluyla oluşturulacak ironi.

Bunun benzer uygulamasını tiyatroda görmek mümkündür. Burada (dramatik) ironiyi yaratacak koşul, kişilerden birinin ya da birden fazlasının bilmediği o şeyi biliyor olmamızdır. Onu aşan farkındalığımız, onun kendisi hakkındaki görece cahilliği sayesinde oluşacak okur-karakter hiyerarşisi ironiyi yaratır. İronik olan, onun bilmezden gelişi değil gerçekten bilmiyor oluşudur, durum ironisinin şiirde belirişi de denebilir buna. Bu; teknik olarak soyut korolar, anlatıcılar, her şeye hakim bir büyük göz aracılığıyla verilebilir. Örneğin; kutsal kitapların tarzında ve elbette bu üslûba öykünen şiirlerde durum ironisi rahatça gözlemlenebilir. Bazı şiddetli afetler yoluyla ortadan kaldırılacak halkların kutsal kitaplardaki anlatımı tamamen bu teknikle kurulmuştur. En çok vurgulanan şey, onların başlarına gelecekler hususundaki bilgisizlikleridir.
Bu, dram sanatında konvansiyonelleşmiş olan ironi, şiirde belirmesini arzu ettiğimiz heteroglot bilincin söylemine karşıt bir söylem oluşturur. Çoksesli durumda her bireyin bilinci, farkındalığının üzerinde başka birinin daha kapsamlı farkındalığını kabul etmez. Yoruma doymuş bir kişilik olarak doğar zaten. Anlatıcı, kahin, yorumcu, şairin gölgesi, büyük göz vs.nin bu şiirde yeri yoktur. Her birey ayrı bir katman oluşturur. Onlar izlenmiyor olduklarını kesinkes biliyorlardır. Kesinkes izlendikleri hâlde. Demek ki, çoksesli durumun bizzat kendisi bir ironidir, büyük göz de okuyucu. Ancak bu defa büyük göz herhangi bir kişinin kaderi konusunda en az onun kadar bilgisizdir.
İlk durumda olup bitenlerle kişilerin beklentileri arasındaki uyumsuzluk ironik olanı belirlerken; ikinci durumda okurun algısıdır ironik olan.

Durum ironisinin şiirde örneği Edip Cansever’in Ruhi Bey adlı karakterinin limonluğu yaktığı sahnedir. Ruhi’nin bekledikleri ile olup bitenler asla çakışmayacaktır. Ruhi Bey’in bütün edimlerinde -beklenen ile olanın çakışmazlığından kaynaklanan- benzer ironik durum yakalanabilir. Çoksesliliğin yarattığı ironi örneğini ise yine Cansever’den vereyim: “Salıncak” şiiri. Bu şiirde şiirin zamanı bile gerçek zamana uyarlanmıştır. Yorumun sıfırlandığı, hem boşunalık duygusunun (“Bir gidip bir geliversin diye boşlukta”) hem de zıtlıkların (“Uzağa bakar kartal. O kadar bakar ki, bakmaz”) mükemmel biçimde verildiği, duyuşsal zaafın yer almadığı ve sunumsal niteliğin en üst düzeyde belirdiği bu şiir hakkında kusursuz bir ironiden söz edilebilir.
Tepeden tırnağa beyazlar giyinmiştir kadın
Ne var ki bir kadın gibi değil, bir aşk, bir umut gibi değil
Bir aralık gibi durur dünyada
İşte bir soru!
Okurken elinde tuttuğu; okumaz, gene elinde tuttuğu
“Önce hep gece vardı” diyen bir kitapla
Biz buna bir sorunun sınırsız gerilimi diyoruz
Diyoruz; çünkü o, kadın
Ne yapsa, neye uygulansa
Bir aralıktır şimdi dünyada

2. Kesin anlaşılırlığın engellenmesi ve temsil sorunu.

Paul de Man’in ironiye biçtiği “yan-ürün” olma mahiyetinin hakkını verebilmek için ikincil anlamlardan kaçmamak. Bir diğer deyişle, ülküsel okumalara açıklığın yanı sıra metinde belirecek ‘yanlış’ anlamlara -nazikçe- izin vermek gerekiyor. Neredeyse şiirin değerini belirleyen şeyin ironi, ironinin değerini belirleyen şeyin onu anlayanların azlığı olmasıdır, diyebiliriz. Ancak şu tehlikeden ustaca kaçmak gerekir: Hiç kimsenin ironi olduğunu anlamadığı bir ironi, ironi değildir. Bir diğer deyişle, ironi ancak tanıklar huzurunda meşrulaşır ve kimliğini kazanır. Tanıklar, birbirine zıt ya da ilgisiz pek çok yargıyı aynı anda saygıyla karşılayacak kadar inanmaya hazırlarken (ironiyi seven sevecen tanıklar olarak) bile onların sonuncu bir kuşkulu yargıyla öncekilerin hepsinden çark etmelerini sağlamak gereklidir. Bu, aynı zamanda, sevecen ve sıkıcı okurdan sıyrılmanın bir yoludur da. Metin onlar için bir belirsizlik bulutuna sokulmuşken ülküsel okur, Derrida’nın “radikal belirsizlik” dediği ironinin o tatlı belirme sürecini yaşamaktadır.
“Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta / her şey naylondandı o kadar” diye başlayan radikal belirsizliğin doruk şiiri “Geyikli Gece” ironistin peşinen kendi aczini belirterek kurbanlara mesafesizliğinin kabulüyle yazılmıştır.
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bu şiirde beliren çoğul öznellik, herhangi bir müşterek gerçeklik alanına atıfta bulunamayacağı için “uzanıp kendi yanaklarından” öpebilir. Öpülen yanakların kimin olduğu konusunda herhangi bir bakış açısı diğerinden üstün ya da geçerli olamayacağı için şairin bilincinin sürekli aşamalı olarak çatallandığını hissederiz. Turgut Uyar’ın sanatsal yeteneği şiirde “temsil krizi”ni ustalıkla temsil edebilmesinde yatar. Dokunma duyusu da Uyar şiiri için her krizin (âni) çözüm anına denk gelir. Dokunma, âdeta, asla temsil edilemeyecek o bütünün hileli ikamesidir. Şiirdeki ademimerkeziyet ironiyi bir yan-ürün yaparken şiiri de çoksesli-çokduyumlu bir kata taşır.

3. Bağlam değiştirme algoritması.

Bu aşamalı işlemi tanıtlayabilmek için mevcut dört kavramı sentezleyeceğim. Brechtyen yabancılaştırma (verfremdung), Şklovskiyen tekilleştirme (çıplaklaştırma da deniyor), Pongevari nesneye katılma ve Bakhtin’in yeni bir anlam yüklediği sokratik sinkrisis kavramları.

Brecht, “Yabancılaştırma etkisi, dikkat çekilmesi gereken şeyin anlaşılır, kavranır hâle getirilmesinde yatar; alışılmış, bildik, öylece orada durup duran şeyin, özel, dikkat çekici, beklenmedik bir duruma gelmesinde yatar. Hiç düşünmeden öylece zaten anlaşılıyor sanılan bir şey, özellikle anlaşılmaz duruma bile getirilebilir. Ama bir koşulla: Böylece sonunda gerçekten anlaşılmasını sağlamak adına.” (aktaran Kesting) der. Örneğin; yüce değerleri düşük kimselere söyletmek, anlatım ile anlatılan içerik uyuşmazlığı, bir duygunun olması gerekenden fazla ya da az belirtileri olması yabancılaştırmayı sağlayabilir. Yabancılaştırmada eylemler ikna edici olmayan biçimde sunulur. “Yabancılaştırma, (…) olay ve kişileri tarihsel, bir başka deyişle süreklilikten yoksun nesneler gibi sergilemektir.” (Brecht) Diyelim ki yabancılaştırmada nesneyi ilk kez görüyormuş gibi anlatma söz konusu ise burada yabancılık anlatıcının aykırı kimliğinden doğduğu kadar üslûbun aykırılığından da doğar. Bu, kısaca bir şeyi duyusal bağlamından koparıp başka bir bağlama sokmak demektir.
Rus biçimcilerin ostranenie dediği yabancılaştırma tekniğinin aracı olan tekilleştirme ise bir nesne ya da kavramın etrafını boşaltmaktır. Dikkatin yönelmesi gerektiği düşünülen şey hakkında ya peş peşe farklı açılardan yargılar sıralanır ya da şey anılmaksızın çevresindeki her şey anılmak suretiyle o şeyin çerçevesi çizilir. Bu kısaca bağlamın seçilen bir merkezin hizmetine koşulmasıdır. Bu durumda Bakhtin’in düşünceyi diyalojikleştirdiğini öne sürdüğü sinkrisis vardır. Sinkrisis, karakteristik bir konuya dair çeşitli bakış açılarının yan yana getirilişidir. Şiir yazmak bir sözcüğü her hâlükarda başka bir bağlama sokmak olduğu için şiir dili yabancılaştırmayı aralıksız kullanır. Bunun ironi yarattığı durumlardır ilgiye değer olan. Cemal Süreya’nın “Onlar İçin Minibüs Şarkısı”, Oğuz Atay’ın disconnectus erectus tarifi, Ülkü Tamer’in “Giyotin” şiiri, Fuzulî’nin “Su Kasidesi”, Sezai Karakoç’un “Kapalı Çarşı” şiirinde tekilleştirilen “onlar” zamiri, Ergin Günçe’nin “Türkiye Kadar Bir Çiçek” adlı şiirinde tekilleştirilen “çiçek” aklıma ilk gelen yabancılaştırmada ironik örnekler.

Yabancılaştırma karşılıklı hâle geldiği anda çiftdeğerli bir ironi oluşur. İşte benim asıl vurgulamayı istediğim bu çiftdeğerlilik. Öte yandan şeylerin yabancılaşmaya karşılık vermesi ve şairin de buna kulak kesilmesi, her zaman ironi yaratmıyor. Örneğin Pablo Neruda, Şili’nin Taşları adlı kitabının önsözünde “1939’da Kara Ada’ya yaşamaya geldim ve kıyı, taşların olağanüstü varlığıyla kaplanmıştı. Onlar benimle kaba ve ıslak bir dille, bir yığın deniz çığlıkları ve ilkel uyarılarla, konuşuyorlardı. / Bunlardan ötürü, bu kitap taştan yaratıkların portreleriyle süslüdür ve taşlarla aramdaki diyalog bütün dünya şairlerine açtığım bir konudur. Böylece taşın ve hayatın sırrı ile yüzleşmek onlar tarafından devam ettirilebilir.” diyor; ancak Neruda bir ironist olmadığı için taşlara hemen kişilik bahşediyor. Neruda, aynı zamanda bir inanç adamı olduğu için taşlara -bir ikame mantığıyla ve taşı suç eylemlerinin şeriki sayarak değil onu ideallerinin yoldaşı sayarak- dokunmaktadır. Onların “kaba ve ıslak”lığını duyumsamaktadır. Taşlara bahşettiği kişiliklerin ardında Neruda’nın geniş ufku uzanmaktadır. Bu ufkun yığınlaştırıcı baskın etkisiyle, peşin kişileşmiş olan taşlar yığınlaşmakta ve yeniden kimliksizleşmektedirler; çünkü “gerçekten yana durdum” diyen Neruda dava adamlarına mahsus güçlü kimliği ile onları yabancılaşmaktan korumuştur.
Yabancılaştırma tekniğinde nesneyi dışarıdan kavrayıp sunma vardı; Neruda ise onlara bir zihniyet giydirip sunuyordu. Şeylerin yabancılaşmaya karşılık vermesinde bir şeyi içeriden kavrayıp sunma çabası var diyebiliriz. Burada Francis Ponge’un ifadesiyle söylersek, “nesneler üstüne değil, nesnelerle birlikte düşünmek” söz konusudur. Ponge, şeylere kişilik değil iç dünya bahşediyor. Böylece pekâlâ dünyanın “cinayetin suç ortağı” olduğunu söylemek de mümkün olacaktır. Örneğin; Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’nde Zebercet’in verilişinde Pongevari bir ‘nesnelerle birlikte düşünme’ vardır. Cinayet süreci boyunca çevredeki eşyalar âdeta onu kışkırtmak için örgütlenmişlerdir. Roman boyunca ‘dokunma’ duyusunun verdiği dehşeti kim unutabilir. Bulantı’da ise Roquentin “Sanki canlı birer hayvan imişler gibi nesnelerle ilişkiye girmekten korkuyorum.” diyor. Böyle bir bakışla nesne tarafından görülmenin karşı-ironisini fark etmemiz de gerekecektir. Soru şudur: Şeylere atfedilen bilinçlerin yazarın buyurgan zihni tarafından kaynaştırılmamış çoğulluğu şeylerdeki gücül ironiyle karşılaştırabilir mi bizi? Bu sorunun yanıtını Murat Güzel’in “Tongadır Tango Değil-Bir Toz Meseli” şiiri üzerine düşünerek arayacağım.
Murat Güzel, Neruda’nın tersine dokunmanın imkânsızlaştığı bir noktada şiir yazar. Arzu yılmış ve Güzel, -arzu açısından mezar olan- cansıza yönelmiştir. Yılgın arzunun insanı güçlü kıldığını yazıyor Cioran. “Vazgeçiş sonsuz bir iktidar sağlar.” Maddeye söz geçirmenin sanırım en etkili yolu bu. Maddenin bu şiirde buharlaşması beklenebilecekken ironik biçimde madde, her yere girebilecek denli küçük ve her nesnenin üzerini kaplayacak denli ince olan tozla her sözcüğe siner. Tozu düşünmez Güzel; tozla birlikte düşünür.
Tozu tımbırdatıyor sevgili Adonis, bense varediyorum gecenin bir yarısı
Asma yapraklarından, kayısı çekirdeklerinden, kırmızı karıncalardan
Asya’dan, Afrika’dan, yine Afrika’dan, polenleri, freze artıklarını, demir kırıntıları
Toz çünkü en eski kelime, çamurlanır konuşurken, her şeyin unu,
Pudrası, konuşurken geceyi bilmiyoruz, saat ne
Dakikalar, saniyeler neyin tozu
(…)
Kimi rivayetlere göre İsa’nın inişi tozlu bir günde olacak
Beytüllahim’de bir rahip bu yüzden sürekli toz üretir
Tozun sesidir gökgürültüsü, tozun öksürüğü
Tozun merhemi sağaltır ayışığının tende bıraktığı lekeleri
Zaman tozludur, toz öldürecek Deccal’i
Tozun çarmıhında değişecek İblis ateşten elbiselerini
Çünkü toz barış sağlar, toz savaş, toz bir Marinetti şiiri!
Güzel, bu şiirde hem tozu yabancılaştırmakta hem de tozun kalbini öne sürmektedir. Ona hem bir iç dünya hem de ölümsüzlük bahşetmektedir. Böylece fevkalâde yaratıcı bir keşifle varlığın başlangıcından beri hep varolan saygın arketiplerin şiirde kotardığı işi (süreklilik; örn. Mefistoteles, Lucifer ve Hızır) ayaklar altındaki toza gördürerek yaratacağı zamandışı bağlamı ironikleştirir. Hem madde hem de anti-madde olan toz “çirkin ve pistir pantolonları daima ütülü duran modernlere göre”. Güzel, tozun bakış açısını toza bakış açılarıyla çarpıştırır; şiirdeki sinkrisis (örn. modernlerin ve Hz. İbrahim’in yanyanalığı) ve Güzel’in yılmışlığı ve vazgeçmişliği, onun ben-merkezinden konuşmasına engel olur. Benin iktidarı yıkılırken tozun otonom bencikleri şiirsel evrenin her tarafına sinerler. “Bir Toz Meseli” şiiri bir dizi bağlamdeğiştirme algoritması ile çoksesliliğe derinden ve nitelikli bir katkı olarak okunmalıdır.

4. Uzak kentteki kuzinler:

Hiciv, tevriye ve tecâhül-i ârif. Bu üç aracın yaygın geçmişi ironi olmadıkları kanısı uyandırsa da üçünün de ironik araçlar olduğu açıktır.

Gördüğü gariplikleri ve yolsuzlukları şiirle dile getiren Şair Eşref’in şiirleri iki anlamlı sözcükler, alay, kinaye, açık saldırı ve hiciv kullanımıyla ironinin en dolaysız ve açık şeklini ortaya koyarlar. Sözün karşıt anlamının söylenişi yoluyla asıl anlamın çok açık ortaya konuluşu ve gülmece unsurunun -sıklıkla bir amaç olarak da- içerilmesinden ötürü Eşref’in ironisi, mevcut her türden sistemi zekice eleştirmeyi sağlayan bir oyunculluk olarak şiirin tüm yapısına sızmıştır. Ancak Eşref bir ironist değildir. İronistin portresinin vazgeçilmez çizgisi olan her şeye inançsızlık onda yoktur. O, bir inanç adamı ve ironik görünen en küçük ayrıntıyı bile bağışlamayan bir heccavdır. Okurlarıyla arasında, halkla arasında bir gerçeklik zemini sağlayarak söyler şiirini. Saldırdığı budalaca olayları netlikle gösterir. Nietzsche’nin “bir sağlık belirtisi” olarak nitelediği alaycılık, onun damarlarına işlemiştir. Eşref’te patolojik olana asla yer yoktur.

Muktezâ-yı hükm-ü kanun-u tabiat böyledir
Düşmek üzre yıldırım ekser muallâ tâk arar
Çok mu nâmerdin felâketten selâmet bulması
Herkese gelmez belâ, erbâb-ı istihkak arar
Adının anlamından yararlanarak sessiz kalan kişiyi yargılar: “Cümlesi ben gibidir eşref-i mahlûkatın / Fakat Eşref gibi isyânını izhâr etmez”. Bozuk düzen, çöküntü ve halkın isyan duygularını kamçılayan şeyler karşısında Padişah’a hitaben yazar:
Padişahım bir dirahte döndü kim gûya vatan,
Daima bir baltadan bir şahı hali kalmıyor
Gam değil amma bu mülkün böyle elden gitmesi
Gitgide zulmetmeye elde ahali kalmıyor
Hiciv, ironiyle amaç bakımından ayrılmaktaysa da ironistin vazgeçilmez araçlarından biridir. Onu ironiden ayıran şey, hicvi yapan kişi ile ironiyi yapan arasındaki farktan doğar. Birinin zemini vardır, diğerinin yoktur. Birincide saldıran ve saldırılan arasında mesafe vardır, ikincide yoktur. Heccav doğruların adamıdır, ironist hiçbir şeyle böyle bir ilişki içinde değildir.

Cemal Süreya’nın şiirlerinde rastlanan ironi de şairini ironist yapmayan türden bilmezden gelme, tevriye ve açık saldırı araçlarıyla yapılan ironidir. “Ülkemin ırmakları dışarı akar / Neden bilmem can havliyle akar”. Bu bapta modern bir heccav denebilir Süreya’ya. Onun bastığı zeminin -ve saldırdığı şeylerin- oldukça sağlam sınırlarla çizilmiş olması ve patolojik olandan ustaca uzak duruşu da onu ironist olmaktan çok heccav olmaya yaklaştırıyor.
Nasıl anımsamazsın Mussolini’yi,
Garsoniyerinde mutlaka bulundururdu
Bir dua iskemlesi.
– Ama son duasında
Toprağa doğru açılmıştı elleri.

5. İronik saldırı.

Bunun etkili olması için saygınlığı yüksek hedeflerin küçük düşürülmesi. Esasen Eşref bahsinde zaten yüksek rütbeli şahıslara saldırıyı yazmıştım. Hiciv mantığının sürekliliğini göstermeyen (bir diğer deyişle saldırı amacı gizlenen. Eşref’te saldırı amacı açıktır ve eleştiriye bir haklılık payı tanınabilir- yani Eşref’in bir grup insanı temsilen bir haksızlığa karşı konuşması söz konusu olabilir) daha güncel örnekler de vermek lazım.

Kutsal olan da ironinin boy hedefidir. Kutsallık ciddiyet demektir. Kutsalla ilgili olup içine gülme unsuru dahil edilen her şey, aynı anda geniş kitlelerin eleştirilmesi için de geniş bir imkâna sahiptir. Can Yücel’in şiirlerinde sık sık kutsal olanın (ve saptırılmış olsa da kutsal bilinen bilginin) küçük düşürülmesi yoluyla ironik olan açığa çıkarılmaya çalışılır.
“Üç dakka yeter bana / öpmek için gözlerinizden / Ve cennetten kovulmak için…”
“Hz. Muhammet (A.S.D.E.) / Cehennem erkeğine başkaldıran kadınlarla dolu demiş / Yeni adres aldım ya / Ben de gidip bir bakayım dedim oraya / Dünya gözüyle”

Cemal Süreya’nın şiirlerinde de kutsalın küçük düşürülmesi yoluyla sağlanan ironiye sık rastlanır: “Tanrım, siz şu uzun Anadolu’yu / Çocukluk günlerinizde mi yarattınız?”
Bir cinsiyete mensubiyetin kavramsallaşmış olarak ironi konusu oluşu sık rastlanan bir ironi değildir; zira ironist için cinsiyet biyolojik bir çerçevedir. İronist, pekâlâ bilir ki erkek oluş, bir kadının kadın oluşu kadar olumsaldır. Erkeklik ve kadınlığın sosyolojik-kavramsal bir çerçeveye sokularak birini ironik saldırı hedefi hâline getirmeye ilginç bir örnek: Kenan Çağan’ın “Erkeklerin Ölümü” şiiri.
erkek sesinden eksik ahir zamanların
aynalar ve cımbızlar içinde çoğalan kadınlığı…
kostak zannıyla her çalımında herkes zenne
o yüzden zürefalar moğol asenalar anne…
Çağan, ciddi bir sosyal sorunu ironi aracılığıyla şiire katarken ironist olmaktan da temkinlice kaçınır. “varlığıyla emniyet yokluğuyla endişe” olan erkeğin (erkekliğini temsil edişindeki azalma anlamında) ölümü onda öfke yaratmaktadır. Şiir ilerlerken ironinin etkisini kıran şey, erkek cinsine atfedilen tamlıktan ileri gelir. Bir ironist erkeğe tamlık bahşetmez; çünkü ironist için bir cinse mensupluk avantaj değildir. “gölgesini arzın üstüne örten / bir erkek” tamdır; onda beliren ölüm hâlini mertliğin ölümü olarak okuyacak olursak -ki ben öyle okuyorum- Çağan mertliğin ölümünü “her erkekle bir yed-i emin ölür” diyerek yetkin biçimde ifade eder. Öte yandan bu yetkinlik deneyimin bir standarda bağlanışı nedeniyle eksiltilmiş ironi olur. Randolph Bourne’in yerinde tanımıyla ironi, aynı zamanda kıyaslanabilir deneyimlerin bilimidir de; deneyimi belli bir standartla değil bir diğer deneyimle karşılaştırır. Ölen erkeklik; ironik saldırının yön tayini açısından başarısını, kendisine ölçü tayin edilenin ideal oluşu bakımından ironinin baltalandığını gösterir.

6. Parodi.
6a. Yazarın kendi kendisinin parodisini yaparak, yazdığı şeyin yazarı olarak kendisini ironinin hedefi yapması.

Amaç, böylece yazılan her şeyin üzerine bir şaibe bırakmaktır. “Kendini aşağılayan kişi, yine de aşağılayan biri olarak kendine saygı duyuyordur” der Nietzsche. Kendisinin parodisini yapan şair, “parodisi yapılan” olan değil, “parodiyi yapan” olandır. Böylelikle kendi içinde hiyerarşik bir düzenleme yaparak kibrini korur. Üstelik kendisi hakkında söylenebilecek nihai sözü ötekilerin ağzından alarak son sözü söyleyen olur.
Kendinin parodisi, gurur sistemi ile sahip olunan gerçek öz arasında bir çatışmadan doğabilir. Yüceltilmiş öz ile gerçek öz arasındaki mesafe ne kadar açıksa ironi o derece başarılı olacaktır. Çünkü kendisini konu edinen şair, yüceltilmiş özünü gerçek özü sandığı için okuyucu bakışı karşısında son derece buruk bir tablo yaratabilir. Burada birinci ironi, şairin kendisi hakkındaki yanılgısının farkına varamayacak oluşundan doğar. Farkına varmazlık, kendinin parodisini bilerek yapmamaktan kaynaklanır. Bununla ilgili tipik örnek Necip Fazıl’ın “Ver cüceye onun olsun şairlik / benim gözüm yüce sanatkarlıkta” dizeleridir. Burada yüceltilmiş öz şairliği hor görmektedir. Oysa şairlik payesinde çoktan karar kılınmıştır ve vazgeçilmeye hiç de niyet edilmez. Burada şairin durumudur ironik olan.
İkinci ironi de şairin yetersizliğini bilerek sözde yüceltme yoluyla yetersizliğinin ciddiyetini hafifletme eğiliminden doğar. Başkalarından önce o, kendisini eleştirirse gurur yaralanmaktan korunabilir. Kendi kendiyle alay etmek, bilinçsiz bir öz-saygı koruma yöntemidir.
Kendinin parodisini yapmanın çok-işlevli üçüncü (gizli) bir amacı daha vardır. Başkalarının gözünde çizilen ben imgesini onların elinden kurtararak özerkleştirmek. Burada yöntem kendini ve başkalarını, aradaki ilişki sistemini, öznelik konumunu kaparak yeniden düzenlemektir. Kendisini başkalarının keyfî bağlamından kopararak -burada bu tabir caizse- kendi imgesine dair bir yabancılaştırma etkisi uyandırır. Böylelikle kendisine uygulanacak adaleti arzu ettiği adalete dönüştürmeyi hedefler.

6b. Başka birinin ya da başka bir şiirin parodisini yaparak onun ciddiyetine gölge düşürmek ya da ona ihtiram sunmak.
Parodide saldırı amacı da saldırma araçları da gizlidir. Neredeyse saldırı belli belirsiz şekildedir. Bazen sadece ele alınan nesne yalınlaştırılarak ironik durum açığa çıkarılır. Bazen salt taklit bile ironiyi gerçekleştirir. Bazen de nesne olarak seçilen şiirdeki ironi, parodisi yapılarak güçlendirilir, saygınlığı pekiştirilir. Hz. İsa’nın göğe çekiliş kıssası parodinin saygınlaştırıcı etkisinin gücünü gösterir. Benzeri yaratılarak gönüllerdeki tahtını muhafaza eden ve saygınlığı artan Hz. İsa’dır. Burada fazladan ironik olan şey ise benzerin benzer bile olmayıp gözlerin bir yanılsaması oluşudur.
Parodinin teknik açıdan ikinci önemi, çeşitli metinler arasında kuracağı söyleşimsellikten ileri gelir. Söyleşimsellik, bilindiği gibi çoksesli şiirin vazgeçilmez özelliğidir. Parodinin üçüncü önemi ise, şairin geçmiş tarafından kendisine vurulan damgayı geçmişe iade etme imkânı verişidir. Şair, parodi (pastiş ve kolaj da buna dahildir) aracılığıyla kendisinin geçmiş tarafından değil, geçmişin kendisi tarafından belirleneceği mesajını vererek pekâlâ kendi seçtiği okuma çizelgesiyle kanondaki keyfîliği vurgulayabilir.
Ah Muhsin Ünlü’nün “Vincit Omnia Veritas” adlı şiirinden alacağım bazı bölümler, kendisi de dahil olmak üzere mevcut şiir ortamının şiiriyetinin -yer yer ciddiyet bozarak yer yer saygı belirtisi olarak- parodisidir.
Ünlü’nün kitabının daha eski bir tarihte aynı kapağa mor rengin uygulanmasıyla basılmış olması bile parodiktir. Mor ilk basımı -satışta hiç görmediğime göre- muhtemelen bir depoda bekleyen kitabın pembe parodisini -bu da ilk basım- okuyoruz biz. Ama renk dışında her şey aynı. Bir de tabii okur olarak biz ve şiir ortamı altı yılda çok değişti. Kapak için Ferdinand Hodler’in “Hayal Kırıklığına Uğrayanlar” resminin seçilişi, kitabın Gidiyorum Bu adını taşıması ve şiirin Ünlü tarafından 1998’de deklare edilerek terk edilişi; ama tüm bunların gidildikten altı yıl sonra yeniden gösterilişi ise başlı başına bir “kendilik parodisi” olarak ayrıca dikkate değer.
Sen gidersin denklem düşer ben aşk olduğumu ağlarım (şüpheli ciddiyet)
Bir kelebek konduğu yerde bir mayın olduğunu anlar. (özfarkındalık)
Ben dünyaya karşı ‘durmak’ ile meşhurum (İsmet Özel dizesinin tersine çevrilişi-elde edilen yeni anlam daha muhtevalı)
(…)
Benim gibi sonsuz bir at
Hiç koşmuyorken de attır (Hem Sezai Karakoç’un koşu bittikten sonra koşan atlarının hem Ece Ayhan’ın öldükten sonra da tersine yarışan güzel atlarının hem Turgut Uyar’ın hangi at güzelse ondan da güzel olan atının hem de İsmet Özel’in yalnız yağarken yağmur olan yağmurunun parodisi)
Şimdi gidip Beckett okuyacağım, beni de seyret Tanrım (absürd olana gönderme, sınırlılığın farkında oluş, seyreden olmaktan seyredilen olmaya kaçarak bilincin iptal edilişi)
Ve kerametin (ya da kerametsizliğin) parodisi, ayrıca aczin ifadesi olarak yetkin bir parodik-ironi örneği:
Şems çeker çıkarır kitabı havuzdan; kuru
Ertan, alsana şu tüfeği duvardan benim ellerim ıslak

7. Tümüyle masumiyete bürünmek ve eşik ironisi.

Her kitabında giderek daha esaslı şekilde insanî özle ilgi kurmayı önemseyen Hüseyin Atlansoy’un şiiri için tek sözcüklük bir hüküm vermek gerekseydi “ciddi” derdim. Bu ciddiyet, öze ve hakikate eğilen düşünsel çabayı beslemektedir. Dünyaya bakışında maddi-manevi karşıtlığını esas alır ve maddi olanın karşısında durur. “(N)edir canlının hakikatı eşyanın hakikatı / bir peygamber dikkati vahyin nihayeti”. Kierkegaard “Her özel hayatta dışlanması gereken çok şey, kesilip atılması gereken pek çok yabani sürgün var. Bunun için de ironi kusursuz bir cerrahtır.” der. İroni cerrahını hiç kullanmayan akranlarına oranla Atlansoy, bireysel yaşamını şiirine denetimsiz şekilde getirme yanlışına asla düşmemiştir. İronik konuşma biçimlerinde “ciddiyeti hakkında ciddi olmama” tonu vardır. Bu bapta Atlansoy ciddiyetten tümüyle sıyrılmaz; çünkü o, ironinin, kişinin “masumiyete alayla bakmasını ve bir ölçüde inandığı hâlde, erdemi bir tür yobazlık olarak görmesini gerektiren (doğru, edepli davranış)ın da yer aldığı” (Kierkegaard) daha ‘üst’ düzeyleri ‘belki tehlikeli’ bulmuştur. Çünkü ironinin hedefi son kertede hiçliktir. Kierkegaard, ironik hiçliği ironinin “hortlatmak ve alay etmek” için geri döndüğü ölüm sessizliği olarak tanımlıyor. Oysa Atlansoy’un Poetika’sına göre (İpek Dili, Ekim 1997) şairin “şair, eğer kendini ‘sahih’ bir evren anlayışı içinde, kutsalla bağlantılı, metafizik bir gerilim ile ilişkilendirmiş, geçmiş şimdi ve gelecek çizgisi içinde, bir ‘insan’ olarak, yitik olanını yakalamaya çalışıyorsa, bu çabası da sahici ise söyleyecekleri vardır.”
Doğallıkla bu gergin ve sorumluluk dolu çabanın birinci koşulu masumiyettir. Seçimini metafizikten yana kullanarak Atlansoy, bir ironist olmadığını açıklamış da olur. Öte yandan Atlansoy, her şeyin farkında olan; ama farkında değilmişçesine ironik masumiyetle konuşan bir şairdir. Onda masumiyet ironiktir; çünkü masum kalmayı seçmek, masumluk seçilemeyecek bir habersizlik durumu olduğu için, başlı başına ironiktir. “Gülümseyişin suya benziyor kız / kahkahan tufan / kerbela’dan beri hüseyinler / yanmaktadır inan” Bu, heves ve ayrıksılık olarak içselleştirilmiştir:
Bense kralım; karşı sahilin mercanlarına tutsak
Bir kralım işte öylesine bir mağlubum
Ki bilseniz gelinlikleri evleri
Beyaz görmekteyim evreni
Üstelik altı parmaklı ayaklarımdan biri
Atlansoy’un, döneminde yazan pek çok şairin içselleştirdiği yeniklik söylemini reddetmeyip fakat bir ‘eşik’ kurgusuna dönüştürmesi olağanüstü bir ironidir. Atlansoy, bu anlamda -çoksesli değilse de- çiftsesli bir sözcük dağarına sahiptir. Çiftsesli özne buram buram ikircik kokar, ama seçimini de ihsas eder. Bu eşik şu anlamdadır: Karşılaşma mekanlarına duyulan gayriihtiyari merak, söze başlayıp bitirmemek, acizlik vurgulanırken bir taraftan buna asla rıza göstermemek, tam kıyıya vurmuşken “kıyıya vuran değiliz” demek, “sıfırın altındaki ruh”un havuz başında bir yer talep etmesi, en mahzun en yamuk olanın aynı zamanda en iyi gören olması, peronda bir melek olmak, bir rengi (kırmızı) somut görsel bir nesne olarak geçişli hâle getirme fikri vb. Eşik, daima Bakhtin’in ifadesiyle “kriz zamanı”na tekabül eder. “Eşik her zaman dönüşümlere gebe bir konum olduğu için, anın açık uçluluğunu, zamanın doğurganlığını da içinde taşır.” Bu anlamda Atlansoy, zamanının eşik ruhunu da sezgisel olarak süreç içinde kavramıştır.
Eşikteki ikircik, eşik ironisi diye bir tanım geliştirmeme izin veriyor. Cansever kadını “bir aralıktır dünyada” diyerek eşik olarak tanımlamıştı. İroni de, iki zaman arasındaki uyumsuzlukta (anakronizm); önce ve sonranın özensizce üst üste bindirilmesi ile; iki kişi arasındaki bilgi farkında; nesneler arasında; bir kişinin söyledikleri ve söylemedikleri (gizledikleri-ima ettikleri) arasında; niyet ile söz arasında; beklenen ile olup bitenler arasında; olup bitenlerle anımsananlar arasındaki örtüşmezlikte; saygın olan ve düşük olan arasındaki farkta; taklitle asıl arasında; önemliyle önemsiz arasında; sistemle sistem dışı arasındaki eşikte; belirlenmiş olanla öngörülemez olan arasındaki uzlaşmada; cüz’î irade ve küllî irade arasındaki kavşakta (=kaza ve kader); cilve ile eylem arasında; mümkünle imkânsız arasında; özne ve nesne arasında; ironistle ironist olmayanın arasındaki çaba farkında, elhâsıl tümüyle eşikte yaratılmaktadır.

8. Müsveddelerin şiirize edilmesi.

Şiir yazma sürecinin şiire sokulması. Ara bölge. Şiir içinde şiir ya da şiir olduğunu bilen şiirin, şiir olduğunu sürekli okura hatırlatarak kendisine kapılınmaktan alıkoyması. Böylelikle bitmemişliği, kapanmamışlığı ima etmesi. Şiirde şiiriyetin reddedilmesi, şiirsele istendik bir uzaklık. Yaşamın şiire en uzak görünen kısmında şiiriyet aramak. Şiirin öz-göndergesel (self-referential) olması, kendisinden söz etmesi.
Şiirin temsil etmekte yetersiz (ya da gönülsüz) olduğu şeyler hakkında şiir ve gerçeklik arasında flu bir geçiş bölgesi yaratmak. Örneğin, müsvedde bu alandır ya da hayata dair belgelerin kolajını şiir başlığı altında sunmak; orası ne şiire aittir ne de hayata, adlandırılmamış bir bölgedir.

Herhangi bir belgedeki şiirselin şiirdeki şiirselden daha az sahte oluşuna işaret etmek, şiirin anlamını tersine çevirmek de şiir diye kabullenip uzlaştıklarımız konusundaki kuşkunun somutlaşmasıdır.
Şiir keyfîdir. “Bir sözcük çekip çıkaramayacak denli yapısal mükemmellikte şiir”lere ve bu sava inat, yazılmamış, bitmemiş şiirler yazmakla şiir nosyonunun ağırlığı ve inandırıcılığı kaybolur ve ironikleşir. Şiiriyete yönelik yıkıcı bir harekattır bu. Şiiri maddileştirir, maddeleştirir. Onu dünyevî kılar, dokunulabilir kılar. Kutsal tahtından eder onu. Bunun yerine tamamlanmamışlığın cazibesini koyar. Okura oluşların sergilenmesinden tatmin olmayı önerir. Burada tekrarlar, yeniden denemeler, silinip kazınan yerler, şiirin gövdesine yönelik tacizci tutum, güzel bir dizenin üstü çizilerek artık ondan vazgeçilmiş olmasına rağmen dizenin orada dize olarak görünmesi vs. müsveddenin şiir olmaya yeltenmesindeki ironiyi pekiştirir.
Şklovski’nin “ikincil türlerin kanonizasyonu” olarak nitelendirdiği durumu da göz önünde bulundurmak kaydıyla şiirselden sıkılarak “ara bölge”ye kaçışın bir “ara şiir, geçiş şiiri” türü olma potansiyeli barındırdığını ve mükemmellikten, düzgünlükten gına getirmişlik edasının bu yüzyıla has -yeni bir buluş- olmadığını, kuşkusuz gerekliliğini reddederek değil, eklemekte sakınca görmüyorum.

9. Deneysel veya somut şiirlerin pek çoğu dilin mantıksallığına ve erekselliğine düzenlenen bir bozma çabası olarak dilin potansiyel olarak sakladığı yapısal ironiyi açığa çıkarırlar.

Burada saldırı amacı apaçık gösterilebildiği oranda ironik başarı sergilenir. Hedef nesne dil olduğu için anlamın saygınlığının sorgulanması gerekiyordur. Anlamın saygınlığına düşen her gölge, şairin kendi anlamı üzerine de gölge düşürür. Saygı duyulası hiçbir şeyin kalmadığını -şairlik payesi dahil- gösteren bütüncül bir ironidir somut (ve deneysel) şiir. Deneysel sözcüğünden memnun değilsem de (diliçi ya da dili reddeden) somut, görsel, kolaj, ücra (evet bana göre bir tür), dijital türlerini (Murat Üstübal’ın ifadesiyle “yeni estetik deneyim alanları” demek de mümkün) genelleyen bir sözcük olarak, şimdilik, kullanmak zorundayım. Öte yandan bu maddede ironiyi yeni deneyimlerin hâlâ diliçi olanlarıyla sınırlamak gerekir; görsel ve dijital şiirde ironinin yapıya ve şiirin olma anına kaynaşıklığı hatta şiirin kendisi oluşu burada irdelenmelerini engelliyor. Görsel şiirde gösteren gösterilen çakışıklığı, onun katmanlı ve temsil krizine prim vermeyen yapısı ironinin zaten yapıya içkin olduğunu imliyor.
İroninin diyalektiğini zıt uçlar arasındaki istenmeyen lineerliği bozarak çok uçlu polilektiğe taşımanın da bir yolu olabilir mi dile yapılan saldırı? Olabilirse dilin içindeki gücül ironiyi şahane biçimde ortaya çıkaracağı için bu saldırının şiddetle artmasını talep etmeliyiz. Bu durum, bana göre non-linear çarpışmalar olarak adlandıracağım bir ironi türünü yaratma yolunda ilerliyor. Belleğini ve ince hesaplarını yitirmiş usta bir elin tuttuğu isteka ve başıbozuk bilardo topları gibi düşünmek mümkün bunu. Burada teknik artık aynı zamanda bağlamdır da. Dolayısıyla her şair için ayrı bir çarpışma biçimi olduğu mutlaka söylenmelidir. Skandal ve hata biriciktir, örüntüsel bir mantığa veya geleneğe bağlanamazlık anlamında. Dolayısıyla parodileri yapılamaz.

Türkçenin sözdizimindeki şiirselliği aykırı kullanımıyla yıkarak dilde gizli olan ironiyi belirgin olarak açığa çıkaran şair Ece Ayhan’dır. Norman Holland’a göre, bir “savunma mekanizması” olan ironi nesneyi zıddına dönüştüren bir araçtan ibarettir. Ece Ayhan şiirinde araçtan bilerek ayrıştırılmayan anlam, örtülmek istendikçe en anlamsız görünen yerden bile arsızca fışkırır. Şair, sistem-kırıcı bir önseziyle neredeyse verili anlama hakaret etmek isterken ironik biçimde anlamı kutsamıştır. Böylelikle söylenmek istenen şey gizlenmiş, şairin gizlemek istediği bir şey açığa çıkmıştır. Bu, dilin Ece Ayhan’a uyguladığı ironide, zannımca, ironist olan Türkçe olmuştur, saldırılan ise Ece Ayhan. Sistem onu, karşı-ironi yaparak -üstelik ölümünden sonra- içeri almıştır. “İpeka” şiiri:
Remillerle kanıyor labirent buluşmaları. Yaşıtımdı ve kapanmış bir kraliçeydi. Nasıl atlar ve nasıl katanalar çürürdür. Varılan derinlikte.
Ağıntılarla örtüyor kendini. Kılıç kında kösnü dümdüz bir olasılık. Aldırmıyorum. – Kimse birbirini aramasın! Geçerken belirli bir denizi.
Ece Ayhan’ın bizi bıraktığı “kimsenin birbirini aramayacağı” yerden iyice uzaklaşmış bir noktadan devam edelim:
Karnavaldan Romana adlı kitabında, çelişki ve çatışkıların dile hiçbir şekil ve surette sızmayacağını iddia ederek Bakhtin, dile ne yönden saldırırsak saldıralım onun birliğini bozamayacağımızı öne sürmüş olur. Böylece şiirin bir iktidarı olduğunu da kabul eder. İşte tam da bu iktidara yönelik bir saldırıdır sözcüklerin non-linear çarpışması. Her darbenin farklı bir hızı ve kuvveti vardır. Sözcükler (ve göstergeler) başıbozukturlar. Bu başıbozukluk tam da “ferman (iktidarın) dağlar bizimdir” pankartını taşıyan bir edayla heteroglot bir söylemler çokluğu olarak kol gezer. Bunun ifade ediliş biçimlerinden biri de son yıllarda duyduğum en güzel sistem dışı sözcüklerden biri olarak “ücra”da ifadesini bulur. Öte yandan sözel bir yapıya bağlı kalındığı sürece, başıbozukluğun, verili sistemin hoşgörüsü dahilinde olma ihtimali kafamı kurcalamaktadır. Bu şüphemin cevabı ironinin de yerini tayin eden bir cevap olacaktır.
Ücra’nın iki şairinden biri olan Murat Üstübal’ın (diğeri Bülent Keçeli) “Hal Kapısında İnayet” adlı şiiri adından başlamak üzre “soru imi haline gelmeden işaret dünyası” makama sorulması gerekenlere bir dizi kopukluk olarak bir cevap sunar. Şiir, gerçekte kopuşmalara, kopmalara iman etmiş Üstübal’ın ironik sorgusuyla biter: “- hani silsile yoluyla gayb edilecekti, ayıp!” Edilmemiş midir sahiden?
Üstübal’ın şiir çabasını, merkezkaç bir eğilim olarak değil de farklı merkezler yaratarak merkezîliği dağıtma çabası olarak algılıyorum; sanırım o, merkezkaç eğilimin kutupsal bir eşitlikle ya merkezi güçlendirdiğinin ya da kendisinin totaliterleşmeye yatkınlığının farkında, ki Deleuze’ün köksap* ilişkisini gündeme getiriyor. Her medeniyetin bir merkez etrafında olduğu düşünülürse Üstübal’ın ütopyası medeniyete karşı bir kasıt gibi de okunabilir, okunmalıdır. Medenî olana karşı yeni bir tür olarak bedevi ya da barbarı önermemektedir. Daha çok sözcüklerin masklar ardında kalan yanyanalıklarından (anlamın değil bağıntıların masklı olduğunu öne sürüyorum) yararlanarak karnavalesk bir “cümbüş” yaratma arzusu sergiler.
Amerika’nın her eyleminden önce eylemine kitleler karşısında meşrulaştırıcı bir ad takması iktidarın tetikçisinin söz olduğunu bir kere daha gösteriyor. Öte yandan bugün için diğer tetikçinin dörtgen çerçeveli ekrandaki (suçu masumlaştıran ve acıyı karikatürize eden) görüntü olduğu da akılda tutularak (görsel ve dilsel iki) çapraz ateş altında olduğumuzu varsayıyorum. Bu bağlamda, Bakhtin’in önerdiği parçalar arası birbirine özerklik tanıyan kendinde-meşru bakışlar anlamındaki çokdilli söylemin Üstübal’ın çokmerkezlilik iddiasıyla bağlantısı doğru kurulmalıdır. Ayrıca bunun merkezin manyetizmasını dağıtma potansiyeli üzerindeki kuşkum, bir de iktidarın sinyallerini duyuların alıyor oluşu ile iyice beslenmektedir. Çünkü sinyali gönderen açısından, alımlama işleminin sözel ortaklık aracılığıyla oluşu ikincil önemdedir.
İletişim sürdüğü sürece manyetik alanda kalınacaktır. Duyular devrede kaldığı sürece insan onlara hitap eden her tür sinyalin ideolojisine boyanma tehdidi altındadır. Sinyallere kapalı bir alan yaratılacaksa bu da yeni bir ben-merkezi oluşumu demek olacaktır. Burada da nasıl olup da benin hükmedici birleştiriciliğine ayak direyerek bir heteroglossia yaratılacağı konusu kanımca dikkate değer bir paradoks oluşturmaktadır.

*Rizom. Sonu olmayan, gelişigüzel çoklukların bağlantısıdır. Bir merkezin ya da merkezî yerin baskısı altında değildir. Merkezsiz ve çoğuldur. Dört belirleyici özelliği kapsamaktadır: bağlantı, heterojenlik, çok katlılık, ve kopma.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Alain Robbe-Grillet. Yeni Roman, Çev. Asım Bezirci, İstanbul: Ara Yayınları, 2. bas. 1989.
Beliz Güçbilmez. Sophokles’ten Stoppard’a İroni ve Dram Sanatı, Ankara: Deniz Kitabevi, 2005.
Friedrich Nietzsche. İyinin ve Kötünün Ötesinde, Çev. Ahmet İnam, Ara Yayınları, 2. bas. 1990.
Marianne Kesting. Tarihte ve Çağımızda Epik Tiyatro, Çev. Yılmaz Onay, İstanbul: Adam Yayınları, 1985.
Mikhail Bakhtin. Karnavaldan Romana, Çev. Cem Soydemir, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001.
Necip Tosun. Hayat ve Öykü, Ankara: Hece Yayınları, 1999.
Norman D. Knox. “Irony”, http://autodidactproject.org/other/ironydhi.html
Norman Holland. Dynamics of Literary Response, New York: Oxford University Press, 1968.
Søren Kierkegaard. İroni Kavramı, Çev. Sıla Okur, İstanbul: T. İş Bankası Kültür Yayınları, 2. bas. 2004.
Paul de Man. “The Rhetoric of Temporality”, Blindness and Insight içinde. Londra: Routledge, 1989; “The Concept of Irony”, Aesthetic Ideology içinde, Minneapolis & Londra: University of Minnesota Press, 1996.
Richard Rorty. Olumsallık, İroni ve Dayanışma, Çev. Mehmet Küçük – Alev Türker, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1995.
ŞİİR ALINTISI YAPILAN KİTAPLAR
Ah Muhsin Ünlü. Gidiyorum Bu, İstanbul: Sel Yayıncılık, 2005.
Can Yücel. Gece Vardiyası, İstanbul: Papirüs Yayınları, 1991.
Cemal Süreya. Sevda Sözleri (Toplu Şiirler), İstanbul: Can Yayınları, 3. bas. 1990.
Ece Ayhan. Bütün Yort Savullar, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1994.
Edip Cansever. Yerçekimli Karanfil (Toplu Şiirleri I), İstanbul: Adam Yayınları, 4. bas. 1993.
Hüseyin Atlansoy. Su Burcu (Toplu Şiirleri), Ankara: Hece Yayınları, 2005.
Kenan Çağan. “Erkeklerin Ölümü”, Hece, s: 122, Şubat 2007. Ayrıca başka örnekler için bkz. Çağan’ın şiir kitabı: Kendi ve Siyah, Ankara: Hece Yayınları, 2005.
Murat Güzel. “Tongadır Tango Değil – Bir Toz Meseli”, Kökler dergisi, sayı 2, 2003.
Murat Üstübal. “Hal Kapısında İnayet”, Heves, cilt: XI. Ayrıca okuma parçaları olarak Ücra dergilerini ve Heves (cilt X)’te “Murat Üstübal’la Meyilleşmeler”i (haz. Erhan Altan) öneririm.
Pablo Neruda. Şili’nin Taşları, Çev. Nice Damar, Ankara: Fe Yayınları, 1993.
Şair Eşref – Bütün Şiirleri ve 80 Yıllık Hatıraları, haz. Hilmi Yücebaş, İstanbul: Dilek Yayınevi, 3. bas. 1984.
Turgut Uyar. Dünyanın En Güzel Arabistanı, İstanbul: Can Yayınları, 1994.

http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/bir-portre-ve-turk-siirinde-dokuz-ironik-soylem/2007/06/




Ek okuma


Söz, yazı, işâret veya çeşitli davranışlarla bir kişinin ayıp ve eksikliklerini ortaya çıkarmak, onunla eğlenmek, alay etmek.

Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki:

Münâfıklar (hakka inanmadıkları hâlde inanmış görünenler) mü'minler ile karşılaştıklarında, biz de sizin gibi mü'minleriz derler. Kendilerini saptıran, insan şeytanları olan reisleri (veya dostları) ile yalnız kaldıklarında; "Biz sizin dîniniz üzereyiz. Biz ancak mü'minlerle istihzâ ediyoruz" derler. Allahü teâlâ onların bu istihzâlarının cezâsını verir. (Bekara sûresi: 14-15)

(Dünyâda) insanlarla istihzâ eden birine, âhirette Cennet'ten bir kapı açılır ve; "Buyur gel" denir. O kişi sıkıntılı ve telaşlı olarak gelir. Fakat kapı kapanır. Sonra başka bir kapı açılır. O kişi yine sıkıntılı ve üzgün bir hâlde bu kapıya gelir, o da kapanır. Bu hâl o kadar devâm eder ki, artık o kişiye "gel" diye seslendikleri hâlde gidemez duruma gelir. (Hadîs-i şerîf-İbn-i Ebiddünyâ)

İstihzâ, insanın vekârını (ağır başlılığını) kaybettirir. Yüzünden hayâyı (utanmayı) kaldırır, karşı tarafta kin ve nefret uyandırır. Dostluğun tadını kaçırır. İnsanı Allahü teâlâdan uzaklaştırır. Hâtıraları öldürür. Kusurları çoğaltır. Günahları açığa çıkartır. (İmâm-ı Gazâlî)
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Dini-Terimler-Sozlugu/Detay/ISTIHZA/3545
*


Kur'an-ı Kerim'de Ahlak

İstihza Arapçada hize sözcüğünün türevidir ve her hangi bir vesile ile başkası için aşağılanma talebinde bulunma anlamına gelir.

İstihza terim olarak başkalarıyla alay etmek, ya da bazı sözler veya hareketler, örneğin gözle veya başka bir organla işaretle başkalarını aşağılamaya ve hakaret etmeye kalkışmaktır. Bazen bu amel kişilik kompleksini tatmin etmek, kendi moralini yükseltmek veya başkasının moralini çökertmek için yapılır.
Bu kavram ve türevleri Kur'an'ı Kerim'de bir çok kez kullanılmış ve uzmanlar hepsinin hemen hemen aynı anlama geldiğini belirtmiştir.
Kur'an'ı Kerim'de istihzadan söz eden ayetler genellikle inanç ve din alanıyla ilgilidir ve bu ayetlerde muhaliflerin ilahi enbiya, müminler, vahiy, Kur'an'ı Kerim ayetleri, maad ve hatta yüce Allah'la alay ettikleri ve istihza fiilinden Allah'ın dini ile mücadele yolunda yararlandıkları beyan edilmiştir.
İstihzanın gündeme geldiği bazı ayetler ahlak alanı ile ilgilidir ve yüce Allah bu ayetlerde mümin insanları birbiriyle alay etmekten men etmiştir.
Gerçekte Kur'an'ı Kerim'de istihza ile ilgili tüm ayetlere bakıldığında, istihzanın hükümleri, kaynağı, tesir ve sonuçları ve bu çirkin ahlaki özelliğe alışan insanlarla mücadele yolları anlatıldığı anlaşılıyor.

Başkalarıyla alay etmek zulümdür. Kur'an'ı Kerim Hucarat suresinin 11. Ayetinde müminleri başkalarıyla alay etmekten men ederken şöyle buyurmakta:
Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tövbe etmezse işte onlar zalimlerdir.

İçinde insanları ilahi ayetler, din ve müminlerle alay etmekten men eden ayetlerde bu çirkin ameli işleyenlere ilahi azap vaadedilmiştir ki bu da istihzanın haram bir amel olduğunu ve yüce Allah bu ameli tenkit ettiğini ve istihza edenleri suçlu saydığını ortaya koymaktadır.
İstihza ister inanç alanında olsun ister ahlak alanındı, çeşitli kaynakları ve kökleri söz konusudur. Bunlardan biri Kur'an'ı Kerim'e göre başkalarına üstünlük hissine ve kibre kapılmaktır. Bu hisse kapılan insan kendini başkalarından çok daha büyük gibi görür ve bu yüzden onlarla alay eder.
İkinci etken ise dünyataleplik ruhudur. Bazen zenginlik ve dünyevi maddiyata bağımlılık insanı yoksullarla alay etmeye yöneltir.
Yüce Allah Kur'an'ı Kerim'in Bakara suresinin 212. Ayetinde şöyle buyurur:
Kâfir olanlar için dünya hayatı cazip kılındı. (Bu yüzden) onlar, iman edenler ile alay ederler. Oysaki (iman edip) inkârdan sakınanlar kıyamet gününde onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
İbni Abbas, bu ayet Ammar ve Bilal ile alay eden Kureyş eşrafından bir grup müşrik hakkında nazil olduğunu belirtiyor.
Kur'an'ı Kerim'in işaret ettiği alaycılığın başka nedenlerine cahillik, düşünmemek, düşmanlık, intikam duygusu ve günah üzerinde ısrar etmeyi örnek vermek mümkün.
İlahi ayetler, din ve müminlerle alay etmenin dünyevi ve uhrevi olmak üzere bir çok tesiri ve sonucu söz konusudur.
İstihza dünyevi helak olmayı beraberinde getirebilir. Geçmiş ümmetlerde ilahi peygamberlerle alay edenler yüce Allah tarafından bu dünyada helak edildi. Yüce Allah Zuhruf suresinde şöyle buyurur:
Daha önceki milletlere nice peygamberler göndermiştik. Onlar, kendilerine gelen her peygamberi mutlaka alaya alırlardı. Biz bunlardan daha zorba olanları da helâk ettik. Nitekim öncekilerde örneği geçmiştir.
İstihzanın bir başka sonucu, alay eden kimsenin tüm amellerinin batıl sayılmasıdır. İlahi ayetler ve peygamberlerle alay edenlerin amelleri tümüyle batıl olur. Yüce Allah Kehf suresinde şöyle buyurur:
İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki, biz onlar için kıyamet gününde hiçbir ölçü tutmayacağız. İşte, inkâr ettikleri, âyetlerimi ve resûllerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.
Bu ayetlerde yüce Allah ayetleri ve peygamberleri ile alay edenlerin sonu amellerinin yok sayılması ve sonuçta cehenneme girmek olduğunu buyuruyor.
Öte yandan fani dünyada kafirlerin alayına maruz kalan insanlar ahirette kafirlerle alay edecektir. Yüce Allah Mutaffafin suresinde şöyle buyurur:
Müminleri gördüklerinde: "Şüphesiz bunlar sapıtmış" derlerdi. Halbuki onlar, müminleri denetleyici olarak gönderilmediler. İşte o gün (ahirette) de iman edenler kâfirlere gülerler. Koltuklar üzerinde etrafa bakarlar. Kâfirler yaptıklarının cezasını buldurlar mı! (Elbette buldular.)
Kur'an'ı Kerim'de istihza için sayılan diğer bazı tesirlere, Allah'ı unutmak, mürted olmak, kıyamet gününde derin hasrete kapılmak, horlanmak ve uhrevi azapla cezalandırılmayı örnek vermek mümkün.
Kur'an'ı Kerim bazı ayetlerde doğrudan ve bazı ayetlerde dolaylı bir şekilde alay eden kimselere karşı nasıl davranılması gerektiğine değinmiştir.
Bu yöntemlerden biri alaycı kimselerle ilişkimizi kesmektir. Kur'an'ı Kerim Enam suresinde bu bağlamda şöyle buyurur:
Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile oturma.
Bu ayet açıkça ilahi ayetlerle alay edenlerle ilişkilerin kesilmesine emretmektedir.
Yine alaycı insanlarla dostluğumuzu kesmemiz gerekir. Nitekim Kur'an'ı Kerim'in Maide suresinde yüce Allah şöyle buyurur:
Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah'tan korkun; eğer müminler iseniz.
Bu ayet de açıkça ilahi ayetler ve din ile alay edenlerle dostluk edilmemesini buyurmaktadır.


http://turkish.irib.ir/makaleler/dini-makaleler/item/330145-kur-an-%C4%B1-kerim-de-ahlak-47

*

KSÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi20 (2012)
KUR’AN’DA İRONİK ANLATIMIN BİR ÖRNEĞİ:TEBBET SURESİ
Yrd. Doç.Dr. Ahmet ABAY
*

ÖZET
Dil insanoğlunun meramını anlatmasının en önemli ve başat aracıdır. İnsanın yaratılış tarihi kadar da eskidir. Allah’ıninsanla iletişime geçme aracıdır da aynı zamanda. Bu nedenleher kavme kendi dilinde bir elçi gönderilmiştir. Dilin önemli olması kadar onun kullanımı ve nasıl ifadeedildiği de önemlidir. Edebiyat, dilin kullanılmasından doğmuş tur. Aynı zaman da Edebiyat, dilin ihtiva ettiği incelikleri, güzel likleri ve sanatları ortaya koyar. 
Bu çalışma Edebiyatta bir an latım tarzı olan ironinin Kur’an ayetlerinde nasıl kullanıldığının izlerini sürmeyi amaçlamaktadır. Bunu yaparken Kur’an’ın genelinde değil, Tebbet Suresi bağlamında nasıl kullanıldığını irdelemektedir.
Kur’an hem kendi zamanının hem de tüm zamanların en muciz kitabıdır. Kur’an’ın indiği zaman diliminde Edebiyat zirvede idi. Bu nedenle Kur’an bir vahiy kitabı olduğu kadar aynızamanda edipleri aciz bırakan edebi bir metindir. Bu özelliğesahip olan Kur’an, insana mesajı ulaştırırken söz sanatlarını enince ayrıntısına kadar kullanmıştır.

...

GİRİŞ
Kur’an dini bir metin kitabı olduğu kadar hem kendi döneminin hem de daha sonraki dönemlerin ediplerini acz içerisinde bırakacak kadar söylemiyle de üslubuyla da edebi bir kitaptır. Bu nedenle Kur’an’ı incelerken ne söylediğine baktığımız gibi, nasıl söylediğine debakmamız gerekir. İnsanlık için hidâyet rehberi olan Kur'ân, aynı zamanda Resûlullah (sav)'ın nübüvvetinin ispatı olup, O'nun en büyük mucizesidir. Kur'ân birçok yönüyle mucizeolmakla beraber O'nun icazının en yüksek yönü fesahatve belagatine dayanan edebî icazıdır. Zira Allah Teâlâ, peygamberlerinin elinde göstereceği mucizeyi, gönderilmiş oldukları toplumların en ileri gitmiş oldukları hususlarda göstermiştir. Kur'ân'ın nazil olduğu devirde Arap yarımadasında revaçta olan meta, edebiyattı. Bunun içinKur'ân'ın başta gelen icaz yönü edebî yönü olmuştur.
Kur’an, 23 sene zarfında iradesiyle, ilmiyle, kudretiyle, fiilleriyle bir başka tecelli eden Allah’ın toplumlagirdiği münasebetin kaydedildiği bir sicildir. Bu yönüyleo, sadece nazari anlamda ilkeler, emirler ve yasaklar ihti-va eden bir kitap değil, esnek davranabilen bir Zat’ın; hakikatin çoğu zaman nazari olanla ameli olan arasındaki münasebette gerçekleşeceğini ön gören bir Özne’nindavranışlarının kaydedildiği bir kitaptır.2
 İşte bu Özne’ninneyi, nasıl, hangi üslupla söylediği son derece önemli hale gelmektedir. Çünkü dil vasıtası ile insan, çeşitli kavramlar üzerinde geçmiş ve geleceği düşünerek zaman vemekân sınırlarını aşabilir. Ancak, en önemlisi, “dil” olmadan insana özgü bilincin de var olmayacağı, yani açığaçıkamayacağı dil ve bilincin ayrılmaz bir bütün oluşturarak süreç içerisinde sürekli etkileşime girerek geliştiğidir.3
 Kullanılan kelimeler anlam ve duygu içerirler. Dolayısıyla kelimeleri kullanış tarzı, bireyin neleri düşündüğünü ve nasıl düşündüğünü etkileyecektir. İşte dil denilen şeyin mucizelerinden biri de budur.4
 Kur’an, peygamber tarafından insanlara tebliğedilmek için gönderilmiş bir kitaptır. Yani Allah kelamı insana iletilecektir. İnsanın varlık özelliklerini en iyi tanıyan Yaratıcı, onun kullandığı dillerin inceliklerini ve ifade özelliklerini de en iyi bilendir. İşte bu nedenle Allah gönderdiği kutsal metinlerde günlük dili, onun ifade özelliklerini kullandığı gibi kurmacanın imkânlarını, üst dili, imgesel söyleyiş özelliklerini, söz sanatlarını da kullan mıştır. Sözün en güzeli, en güzel şekilde önce peygamberlere onlar aracılığıyla da insanlara iletilmiştir. Kur’ân, mesaj sahibi kimselerin dayandığı faktörlere dayanmış, mesajların psikolojik faktörlerini tasvir etmiş, zihinleri lafızların içinde gizlenen güçlü aktiviteye çevirmiş, Peygamber (s) ve müminlere, propaganda ve muhatabın durumunu gözetmenin gücünü öğretmiş, (Kur’ân’ın indiği) O günlerdeki şartların elverdiği kadarıyla bu iki eylemi Peygamber ve müminlere yüklemiştir5

Kur’an’da birçok edebi sanatın kullanıldığı6  erbabınca malum olan bir durumdur. Biz bu makalede söz söyleme yöntemlerinden biri olan ve Kur’an’da yer yer7 kullanılan “ironi” üzerinde durmak istiyoruz.

İroninin Tanımı

Anlatım üsluplarından biri olarak kabul gören İroni; alaysılama,8 gülmece, söylenen sözün tersini kastederek kişiyle veya olayla alay etme9 anlamlarına gelir. İroni en genel ifadesiyle «ifade edilenin, söylenilenin tersini kastetmek», «mevcut olan veya olması beklenilene tam mânâsıyla aykırı olma», «mizahî veya alaycı ifade», «birleşen şart ve durumların beklenilenden veya uygun olandan çok farklı, onun tamamen zıddını ortaya çıkarma sı», «tartışmada bilmezlikten gelme»  diye özetlenebilir.

İroni kavramı tarihsel süreç içerisinde pek çok değişime uğramış, her disiplin (felsefe, tiyatro, edebiyat) onu kendi perspektifinden yorumlamıştır. Platon, Aristoteles, Hegel, Kierkegaard, Nietzche, Goethe, Derrida, UmbertoEco, Milen Kundera, Tery Eagleton, Friedrich Schlegel,Cannop Thirlwall kendi bakış açılarından, bulundukları,seslendikleri disiplinden ironiyi kavramsal boyutları, işlevi, önemi ve önemsizliği çerçevesinde irdelemişlerdir. Kimi bir retorik aracı, kimi felsefi bir kavram kimi de sanatın vazgeçilmez bir unsuru olarak değerlendirmiştir. İroni için sanatın en önemli ilkesidir diyenler de, onu küçültenler, olumsuzlayanlar da çıkmıştır.10

  Thirlwall’a göre üç çeşit ironiden söz etmek mümkündür:

söz ironisi, konuşmacının düşüncesi ile konuştukları arasında karşıtlık yaratması ya da kullandığı sözcüklerle ifade edilmek istenen düşünce arasında uçurum yaratması olarak tanımlanmaktadır.

Pratik ironi, beklenen ile gerçekleşen arasındaki çatışmadır.

Diyalektikironi ise, bir tavır olarak açıklanmaktadır.11

 Dolaylı bir nitelik veya dışavurumun tarzı olarak ironiyi pek çok yazar kullanmıştır. Çok fazla dolaysız veya açık olarak yapılan ironi bulamayız. Fakat bunun yanısıra, bir ironik mizaç veya ton, şeylere bakmanın ironik bir yolunu ve onları ironik hissetme buluruz.12

 İroninin pek çok fonksiyonu vardır. Bu daha çokgerçeğin kasıtlı veya kasıtsız araçlarıdır. “Kusur bulur,arındırır, tasfiye eder, gururunu kırar, küçük görür ve hap seder.”

İroni, insanı yoğun zihni bir yolculuğa sevk eder. Aynı zamanda ironi, alaylı bir üslubu da kapsar ve ciddi bir görüntü altında karşıt düşünceyi çelişki noktasınaçeker; söylenmek istenenin altını dolaylı bir şekilde çizer.13

 Ayrıca anlatımda bir üst bakış ve ince bir alay kendini hissettirir. Ama bu alay, bildik küçümsemeye işareteden bir tavır olmayıp bu acınası olaya duyulan tepkininbir sonucu olan karşı koyuştur.14

 İstihza kavramı bazen ironi kavramıyla aynı anlamda kullanılmaktadır. İstihzada asıl amaç, “üstü kapalıolarak alay etmek ” ilkesine dayanır ki bu da ironin en temel özelliğiyle örtüşmektedir. Cenab Şahabeddin'in ironi tanımı bununla örtüşür;
«istihzâ, erbâb-ı zekânın hu kuk-ı tabiiyesidir» 

 Cenab'ın burada «ironi»yi «istihza» kelimesiyle karşıladığı görülür. O, istihzada bir zekâ faaliyeti görür ki bu ironi için geçerlidir. İronist ile okuyucu ve ya dinleyici arasındaki malzeme veya metin, okuyucununkültürü, zekâsı oranında açılır. Okuyucunun, yazarınvermek istediği gerçek mesajı sezebilmesi, zekâsının uya-nıklığına bağlıdır.15
 Bu nedenledir ki Kur’an’ı Kerim’deAllah Teâlâ sık sık insanların düşünmelerini, akıllarınıkullanmalarını ister16
 İroniyle mizahın aksine, bir komikliği yakalamaktan ziyade, izleyiciyi/okuru sarsmak hedeflenir ve insanın gerçek karşısındaki kayıtsızlığınavurgu yapılır. Bu nedenle ironik anlatımda (eğer ortayaçıkıyorsa) gülünçlük amaç değil sonuçtur.17

İstihza kavramı ‘heze e’ fiilinden gelmekte olup hafiflik, hızlı koşmak, olduğu yerde ölmek manalarına gelir. Diğer taraftan alay etmek, eğlenmek anlamlarını da ifadeeder.18
 İroninin istihza anlamıyla Allah için kullanılması müşkil bir durum gibi görünse de hakikatte öyle değildir. Çünkü inananlarla alay etmeye kalkışan, Allah veMü’minleri aldatmaya çalışan kimselerle bizzat Yüce Allah kendisinin onlarla alay ettiğini19 ifade etmektedir. İbn Kesir de şöyle der: Bu, Allah'ın alay etmelerine ve hilelerine karşılık olarak onları cezalandıracağını bildiren bir haberdir. Yani Allah, "
Allah onlarla istihza eder 
"ifadesiyle, onların, yapmakla cezaya müstehak olduklarıfiili vurgulamıştır. Her iki cümlede istihza lafzı kullanılmış olmakla birlikte, mana farklıdır.20
 "
Onlar Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki Allahda onları aldatır.21
 Onlar müminleri alaya alıyorlar. Allahda onları alaya aldı.22 
 Onlar Allah’ı unuttu. Allah da onla- ra kendilerini unutturdu .”23
 gibi ayetlerin manası, Allah’ın,bu gibi işleri yapanları, layık oldukları ceza ile cezalandıracağını bildirmesidir. İşlenilen suçun gerektirdiği cezayada, o suçun işlendiğini belirten fiil ile isim verilmiştir.Yani aldatmanın cezasına aldatma, alaya almanın cezasına alaya alma, hile yapmanın cezasına da hile yapmaYaratıcıyı unutan insanlara ironi yoluyla sunulmaktadır.32
 İronik anlatımın Kur’an’da başka yerlerde de kullanıldığını görebilmek mükündür. Örneğin; Hz. Yusufkıssası anlatılırken “Allah emrinde galiptir” (Yusuf, 12/21)ifadesi kullanılmaktadır. Âlimler bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demişlerdir: "Allah emrinde galiptir." Çünkü Hz. Yakup rüyasınıkardeşlerine anlatmamasını emretmişti. Fakat Allah'ınemri galip gelerek o kardeşlerine rüyasını anlattı. Dahasonra kardeşleri onu öldürmek istediler, Allah'ın emrigalip geldi ve sonunda hükümdar oldu, huzurunda secdeye kapandılar. Yine kardeşler, babalarının teveccühünün yalnız kendilerine münhasır kalmasını istediler. Allah'ın emri galip geldi ve sonunda babalarının kalbi onlara tahammül edemez oldu. Yetmiş yahut seksen yıl sonrabile onu hatırlayıp durdu ve: "
Ey Yûsuf’un yadigârı üzün- tü ve kederim..." (Yûsuf, 12/84)  dedi.Kardeşleri bundan sonra akıllı kimseler olmayı tasarladılar, yani tevbe etmeyi düşündüler. Allah'ın emrigalip gelerek, işledikleri günahı unuttular ve bunun üzerinde ısrar ettiler. Sonunda yetmiş yıl sonra Yûsuf unhuzurunda bu günahlarım itiraf ettiler ve babalarına:"
Gerçekten biz hata eden kimselerdik" (Yûsuf', 12/97)  dediler. Diğer taraftan ağlayarak ve getirdikleri kanlı gömlekle babalarını kandırmak istediler. Allah'ın emri galibgeldi ve babaları kanmadı. Bunun yerine:
"Hayır, nefisle-riniz sizi aldatmış"  (Yûsuf', 12/18) demişti. Yusuf’un sevgisinin babalarının kalbinden çıkmasını isteyerek, hileyebaşvurdular. Allah'ın emri galip gelerek, onun kalbindeki Yusuf’un sevgi ve özlemi daha da arttı.
Aziz'in karısı bir plan kurarak önce söze kendisi başlayacak olursa, onu yenik düşüreceğini zannetti, ama Allah'ın emri galip geldive sonunda Aziz:
"Sen de günahının bağışlanmasını dile. Çünkü sen gerçekten günahkârlardan oldun"   (Yûsuf,12/29) demişti. Sonra Hz. Yusuf efendisine şarap içirecekolanın durumunu efendisine hatırlatması suretiyle hapisten kurtulacağını tasarladı, ama Allah'ın emri galip gele-rek saki hatırlatmayı unuttu ve Hz. Yusuf da hapiste da-ha bir kaç yıl kalmaya devam etti.33
 Bu, aynı zamanda surenin asıl konularından birini temsil eden, surenin değişik parçalarını merkezi bir kavrayışla ören güzel bir örnektir. Maalesef bu tür örnekler Kur’an tefsirlerinde nadir bulunur. Biraz önce aktarılan örnek, sadece Kurtubi’de göze çarpan bir örnektir. Ayrıcasurede ironinin edebi araç olarak kullanılmasını tartışmak için Kurtubi –veya diğerleri- tarafından yapılmış birgirişim de yoktur.34
 Bu düşünceden hareketle ironik anlatımın izlerini“Tebbet Suresinde” sürmeye ve bulabildiklerimizi paylaşmaya gayret ettik.

Tebbet Suresinin Tarihi Arka Planı

Sureyi iyice kavramak, anlamak ve onu değerlendirebilmek için indiği ortamı ve iniş sebeplerini bilmek yararlı olacaktır. Bu nedenle surenin içeriğini incelemeden önce nüzul zamanını ve ortamını hatırlayalım.
Kur'an-ı Kerim'de sadece adı anılarak lanetlenen tek kişi İslam düşmanı Ebu Lehebtir. Çünkü cahiliye dönemi Araplarının bile vacibu'l ihtiram kabul ettikleri akrabayı korumak ona sahip çıkmak ahlâkî anlayışına sadece Rasulullah'ın, babası Abdullah ile aynı babadan olan amcası Ebu Leheb karşı çıkmıştı. Oysa Araplarda amca, baba yerine sayılıyordu. Yeğenin babası ölmüşse, amcanın, yeğenine kendi çocuğu gibi bakması beklenirdi. Ama bu şahıs İslam'a buğzu ve küfre muhabbeti nedeniyle bu Arap geleneğini çiğnemişti.35

 Ebû Leheb'in peygamberimize karşı duyduğu kininbir başka sebebi de, gençliğinde öz kardeşi Ebû Talib ile yaptığı bir kavga esnasında onun kendisine değil de diğer amcasına yardım etmiş olmasıdır. Eskilere dayanan kişisel düşmanlığı yıllar sonra çıkarlarını kaybetme korkuuyla büyümüş, mahiyeti itibariyle din düşmanlığına dönüşmüştür.36
 Sure, davetin Mekke halkı tarafından iyiden iyiye bilinmeye başladığı, Ebu Leheb’in yeğenine yardım etmesive onu desteklemesi gerekirken ona eziyet etmeye başladığı bir dönemde inmiştir. Rivayetlerden bu sonucu çıkarmak mümkündür. Nüzul sebebi olarak zikredilen rivayetler de bunu desteklemektedir.
Buharî ve Müslim ile başka eserlerde surenin nüzul sebebi olarak anılan rivayeti İbn Abbas şöyle dillendirmektedir:
Resulullah'a, daveti genel olarak yayma emriverildiği ve Kur'an'dan, "önce yakın akrabalarını uyar "37 ayeti nazil olduğu zaman Resulullah Safa Tepesine çıkarak:

"Ey Sabaha! (sabahın afeti)" diye bağırdı.-Araplarda bu çağrı, tam sabaha karşı düşmanın bir kabileye hücum etmek için geldiğinde yapılırdı.- Çevrede, "bu ses kimindir?" diye sorulduğunda, "Muhammed'in sesi"cevabı verildi. Bunu duyan Kureyş'in bütün kabileleri koşarak geldiler. Gelemeyenler, kendi yerlerine bir temsilci gönderdiler. Herkes toplandığında Resulullah her bir kabileyi ismi ile çağırarak 'ey benî Haşim, ey beni Muttalib, ey benî Fahr v.s. dağın arkasında bir ordu size hücum edecek desem inanır mısınız ?" dedi.
Oradakiler "evet, çünkü biz senden hiç yalan söz işitmedik" dediler. Bunun üzerine Resulullah: "
Ben sizi ilerideki büyük azap ile uyarıyorum " dedi. Herkesten önce Ebu Leheb "Tebben leke, hel li hâzâ cema'tenâ? (kahrolası, bunun için mi bizi topladın ?) dedi.38

 Konuyla ilgili başka bir haber İbn Zeyd'den şöyle rivayet edilir: Ebu Leheb bir gün Resülullah’a, "Eğer dinini kabul edersem benim için ne var?" diye sordu. Resülullah:
"Diğer iman edenlere ne varsa senin için de o var"  buyurdu. Ebu Leheb: "Benim için bir ayrıcalık yok mu?" dedi. Resulullah,
"Başka ne istiyorsun?"  buyurdu. Ebu Leheb şöyle karşılık verdi: (tebben li hazeddin) "Kahrolası bu din, beni başkaları ile eşit kılıyor."39
 Böyle bir ortam ve zaman diliminde nazil olan bu surede Yüce Allah’ın Kur’an’ın alışık olduğumuz üslubunun yanında bir de farklı bir ifade tarzını kullanmış olduğunu görmek mümkündür.

Tebbet Suresinde İroni

Surenin üslubuna dikkatlice bakılacak olursa görülür ki, her bir ifade Ebu Leheb ve hanımının Hz. peygamberle ilgili gündeme getirdikleri bir hususun veya ona  yönelik sergilenen bir tavrın ve yapılan bir fiilin onlara ironik bir tarzda geri yansımasıdır. Beş ayetten oluşan sure mealen şöyledir:
“Ebu Leheb’in elleri kurusun; kurudu da. Malı ve kazandığı kendisine fayda vermedi. Alevli ateşe yaslanacaktır. Karısı da, boynunda bir ip olduğu halde onaodun taşıyacaktır.”(Tebbet, 111/1-5)
Sureyi ayet ayet ele alıp ironinin nasıl kullanıldığını irdelemeye gayret edelim.
Birinci ayette “
Tebben leke ” veya“tebben li hazeddin ” diyen Ebu Leheb’e, Allah “tebbetyeda ebi leheb” diye karşılık vermektedir.“Ateş Babası” anlamına gelen “Ebu Leheb” ifadesi Ebu Leheb’i tanımlayan en iyi ifade olduğu için Allah tarafından özellikle seçilmiş olsa gerektir. Çünkü onunla ilgili nakledilen bilgilere bakıldığında onun bu künyeyi ziyadesiyle hak ettiği görülmektedir. Ebu Leheb’in künyesi küçümseme ve hakaret ifade eder. Maksat, ona değer vermek değil, bilakis Ebû Cehil künyesinde olduğu gibi, onu teşhir etmektir.40
 Bu hususla ilgili Elmalılı ilginç tespitlerde bulunarak şöyle demektedir: “Ebu Leheb, şahsı gösteren birkünye olmakla beraber lügat itibarıyla asıl manası, alev babası demektir. O itibarla Peygamber'e ve İslâm'a karşıateş püskürmek isteyip de, kendini cehenneme atmış olan kâfirlerin hepsinin temsilcisi olması sebebiyle onun helâki, hepsinin helâkine misal yapılmıştır ki, bu da, "A- lah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemese de Allah, mutlaka nurunu tamamlamakister 41 ayetinin ifade ettiği anlama işaret olur. Asıl ismi, Abdüluzza b. Abdulmuttalib iken yanaklarının pek kırmızı olmasından dolayı ateşe benzetilerek, Ebu Leheb denilmiş ve bu künye ile meşhur olmuştur. Çok ateşli manasına gelen ‘alev babası’ künyesi ona başlangıçta, yüzünün parlaklığı veya canlılığı yahut hiddet ve şiddeti itibarıyla övgü manası düşünülerek verilmişti. Ancak bu vasfın hakikatinde ‘ateş kaynağı olmak’ veya ‘ateşi sevmek’’manasının bulunması ve en şiddetli ateşin de cehennemateşi olması dolayısıyla Ebu Leheb ismi, kendisini ateşe sürükleyen ‘cehennemlik’ unvanına dönüştürülmüş, fiilve hareketleri itibarıyla da "cehennemin babası" manasına darbı mesel olarak kullanılmıştır.”42
 Ebu Leheb’in bu durumundan dolayı başka şekilde de künyelendiği de vakidir. Ebu Hureyre’nin rivayetettiğine göre, Ebu Leheb’in kızı peygamber (sav)e gelerek;“insanlar bana  
cehennem odununun kızı’ diye seslenmekteler” şikâyetinde bulunmuştur.43
 Burada söz konusu nüktenin kastedildiğine özellikle "(o) alevli bir ateşe girecektir " ayetiyle işaretedilmiştir. Yani Hz. Peygamber (s.a.v.)'in amcası olmakgibi yüksek bir neseb, yakınlık, soy ve şerefe sahip olduğu halde, iman etmeyip de ona düşmanlık ve küfürdeısrar ettiğinden dolayı Ebu Leheb böyle helâk oldu.”44


- iki el  ifadesi Ebû Leheb'in iki gücünü temsiletmektedir. Sûrenin 2. Âyeti bu güçleri
- onunmalı ve kazandığı şeyler  olarak açıklamaktadır. EbûLeheb'in varlıklı bir kişi olduğu göz önünde tutulduğunda, "kazandığı şeyler " ile kastedilenin de çevresi, kurduğuteşkilât, oğulları, uşakları ve yetiştirdiği militanlar olduğuakıl yoluyla çıkarılabilir.45
 Kur'ân'da =el  sözcüğününmecazî kullanımı ile  - güç  'ün kastedildiği bir çokörnek vardır.46
 Bunun mânâsı elleriyle yaptığı işler kurusun, el attığı her şey boşa çıksın, elleriyle yaptıkları sebebiyle hep zarar etsin, elleriyle yaptığı işlerin hiçbirisi kendisine bir fayda sağlamasın anlamınadır. Çünkü bu bedduadan sonra Ebu Leheb’in elleriyle yaptıklarının tamamı hep kendi aleyhine çıkmış, hiç birisinin kendisine hayrı olmamıştır.47
 Ebu Leheb’in helak oluşunun ellerine izafe edilmesinin diğer bir sebebi de; Hz. Peygamber akrabalarını Safa Tepesi’ne davet ettiğinde, Ebu Leheb’in eline taş alarak onu taşlamasıdır. Tarık b. Muharib İslam’a girmeden önceki bir anısını şu şekilde anlatır:
“Ben Zi Mecaz çarşısında olduğum bir sırada; bir adamın ‘ey insanlar Al lah’tan başka ilah olmadığını söyleyin ve kurtulun’  dediğini ve yine başka bir adamın ‘ ona inanmayın ’ diyerek onutaşladığını ve ayaklarını kanlar içerisinde bıraktığını gördüm. Bu kimdir? dedim. Bu, peygamber olduğunu söyleyen Muhammed, diğeri ise onun amcası Ebu Leheb ediler.”48
  Tarık b. Muharib’in rivayetinden de anlaşılacağıüzere Ebu Leheb bu işi birden fazla yapmıştır. Bu yüzdenhelak elleri üzerinden zikredildi. Çünkü o eller Peygambere eziyet ediyordu. Tıpkı hoş olmayan şeyler konuşan birine ‘ağzın taş dolasıca’  denmesi gibi.
Ayet üzerinde düşünüldüğünde kanaatimizce rahatlıkla şu sonuca ulaşılabilir: Ebu Leheb ve emsalleri yaptıkları davranışlarla Yüce Allah’ın gazabını üzerlerineçekmişlerdir. Bu yüzden Allah, Ebu Leheb’i ve onun gibidüşünenleri bütün insanlığa ibret olacak bir şekilde kitabında zikretmiş ve onları cezalandırmıştır. Burada ironik olan Ebu Leheb’in kendi sözleri ve davranışları üzerinden anılarak hem küçük duruma düşürülmesi hem de onunla alay edilmesidir. Yani ‘ kahrolsun, yok olsun ’ dediği bu din onun ‘ kahrolmasına ve yok olmasına ’ vesile olmuştur.


Hz. Peygamberin fakir oluşuyla alay eden Ebu Leheb ve eşine, Allah; “Malı da, kazandık ları da kendisine bir yarar sağlamad ı” buyurarak cevap vermekte ve ironik bir üslupla “hadi malınız ve kazandık larınız sizi kurtarsın bakalım” denmektedir. İbni Mesud Ebu Leheb’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “(Kıyamet günündeki azabı kast ederek) eğer kardeşim oğlunun söylediği doğru ise, kıyamet gününde malımı ve çocuklarımı fidye vererek kurtulurum.”49
 Böyle düşünüp hesaplar yapan Ebu Leheb’e Allah, “Malı da, kazandıkları da kendisine bir yarar sağlamadı.” karşılığını vererek onun hesaplarının tutmadığını ve tutmayacağını ironik bir üslupla ifade etmiştir. Ebu Leheb üzerinden mal ve servetin, soy ve sopun fayda vermeyeceği bütün insanlığa deklare edilmektedir. Çünkü bu zihniyete sahip olanlar güçlerini bu şeylerden aldıklarını zannetmektedirler. Yüce Allah hem bu ayette hem de Kur’an’ın başka ayetlerinde de50  bunun  yarar sağlamayacağını ifade etmektedir. Kurtuluş mal ve servet yığmakta değil, paha biçilmeyecek bir değere sahip bu vahye ve onun öğreticisi olan Hz. Peygambere tabi olmaktadır.
Alevli bir ateşe girecek o ." Alevler içindeki ateşin hararetini bulacak ve vebalini tadacaktır. Bu benzetme onun künyesi ile de uyumludur.51

Ebu Leheb: Ateşin babası! Ateşin babası için en uygun karşılık ateş olacaktır. Ateşin babası en çok ateşe; ateş de en çok ateşin babasına yakışır. Cehennem: onun gemisinin demir atacağı yerin adıdır.
 Ateşin ‘zate leheb’ diye nitelenmesi, Ebu Leheb’in ismi ile inkârdaki inadı arasındaki münasebeti vurgulamak içindir. Öyle ki ‘Ebu Leheb’ ‘zate leheb’ olan bir ateşe girecektir.52
 Surede Ebu Leheb’in durumu dile getirildikten sonra onun yardımcısı ve hayat arkadaşı olan eşine hitap  yönelmekte ve onun akıbeti de dillendirilmektedir.

“Ve odun hamalı olan karısı da ”. Peygambere eziyet etmek için, diken, odun, laf ve söz taşıyan birini Yüce Allah aynı vasıflarla nitelendirmekte onu değersizleştirmektedir. İşte bu ironinin ta kendisidir. Hakir gören birisi istihzaya alınarak kendisi hakir hale düşürülmektedir. "Odun (hammalı), taşıyıcısı" terkibinde, istiâre-i la-tife vardır. Bu terkip, "laf taşımak" için müsteâr olarak kullanılmıştır. Bu, meşhur bir istiaredir53
 Ümmü Cemil Kur'ân'da olumsuz davranışlarıyla anılan kadınlardan54 biridir. Kur'ân'da adıyla anılmayan bu kadın kocası kınandığı sırada kendisinden de söz edilmiştir.

Bu kadın Kureyş'in ileri gelenlerindendir. Künyesi:Ümmü Cemil, adı Erva binti Harb b. Ümeyye'dir. EbuSüfyan'ın kardeşidir. Aynı zamanda Ümmü Cemil, Hz.Peygamberin kapı komşusu, akrabası, dünürü, soylu, kibirli ve zengin biridir."Odun hamalı olarak ." Kadının bu şekilde anılmasında gerçek bir olaya da işaret vardır. O dikeni taşır vegece vakti Rasulullah’ın yoluna serperdi. Peygamberleinsanlar arasına düşmanlık tohumlarını ekmek için sonderece çaba sarf ederdi. Fitne ateşinin odunlarını toplar,insanlarla Peygamber arasında bu ateşi tutuştururdu.55


“Odun hamalı " ifadesiyle ilgili yapılan bir başka yorum da: İnsanlar arasında husumete yol açan gerçek dışı sözler yaymasından kinaye olmasıdır.56
 Ümmü Cemil, kendisinin taşıdığı odunla cehennemde kocasının yakılacağı hususunda uyarılmıştır. Budurum kendisi ve eşi açısından bir yıkımdır. Çünkü onlarAllah için en değerli kul olan Peygambere eziyet için uğraşıyorlardı. Ümmü Cemil bu kötü davranışı yaptığındandolayı, Allah, Ümmü Cemil açısından insanların en değerlisi olan eşine, kendisini yakıt tedarikçisi kıldı.57

İnsanın kendi ayağına kurşun sıkması, kendi asılacağı ipini eğirmesi, kendi mezarını kendisinin kazması gibi kendi ateşine odun taşıması da onu küçülten daha doğrusu ahmakça bir fiildir. Bu eylemiyle o, aslında başını ve sonunu hesap edemediği işleriniçinde demektir. Bir şeyin başını ve sonunu hesapedememek, ahmaklık ifadeleri ise Mekke burjuvazisinin kabulleneceği bir şey olmaktan öte onlara karşıaçık bir alay ve hakaret anlamı taşır. Burjaviziyi çileden çıkaracak şeyler içinde onu değersizleştirmekson derece önemli bir tutumdur.

 “Boynunda ateşten birip/urgan ile ” Bağını yüklenip boynuna bağlamış haliyleoduncuya benzetilmektedir. Bu benzetme onun konu-munu tahkir veya cehennem ateşindeki halini açıklamakiçindir. Öyle ki cehennemde sırtında zakkum ve dari' gibicehennem odunlarından bir demet odun, boynunda daateşten zincir olacaktır.58
 Aynen bu dünyada sırtına odun yüklenip Peygambere eziyet etmeye çalıştığı gibi. Âyette yer alan "cîd" boyun manasına gelirse de,"unuk" kelimesi gibi sadece boyun anlamı ifade etmeyip,özellikle gerdanlık gibi ziynet eşyalarıyla süslü veya süslenmeye layık güzel boyunlar anlamındadır. Bu yüzden“unuk” denilmeyip “cid” buyrulmuştur. Bunun nedeni aşağılamak içinidir. İnkârcıların durumu tasvir edilirken;"...
Biz de inkâr edenlerin boyunlarına (ateşten) halkalarkoyduk 
." (Sebe', 34/33) "ğull" (pranga) ve benzeri ifadelerle aşağılanma makamında boyun zikredilmektedir.Ancak burada "odun hammalı" diye küçük düşürüldükten sonra "Boynunda da bir ip mevcuttur." denilseydi, kapsamlı bir mana ifade etmezdi. Hâlbuki "cîd"şâirin "Güzel kadının gerdanındaki ziynetten daha güzel."dediği gibi süs ve övgü ile söylenmektedir. Bu mana farkı, Türkçede de söz konusudur. Biz de bu gibi durumda"gerdan" tabirini kullanırız. Bu sebeple âyette, tahkirdensonra zikredilmesi, kadının kadınlık onurunu coşturmaksuretiyle durumun acıklı manzarasını göstermektedir. Binaenaleyh bu kelâm "boynunda bir ip vardır" diye anlaşılmalıdır. "O dilberin boynunda gerdanlık yerine bir ipvardır" şeklinde düşünülmelidir ki, "Süs içinde yetiştirilipmücadelede açık olmayanı (tartışmayı beceremeyeni) mi(Allah'ın parçası yaptılar)." 
 (Zuhruf, 43/18) ayetinin ifadeettiği mana üzere, süslü gerdanlıklarla donatılıp ikramla yetiştirilen, düşmanlık ve mücadele mevkilerinde bulunmaması gereken bir gerdanın hamallık ipi ile aşağılanmasındaki hakaret ve istihzanın acılığındaki fesahat anlaşılabilsin.59
 Cenabı Allah onun suretini daha çirkin bir şekildetasvir etmek için bakınız ne buyuruyor: "Boynunda hur ma lifinden örülmüş bir ip vardır." Kadının bir gerdanlığıvardı, Resülullah'ın davetini engellemek ve O'na kötülük yapmada masrafları karşılamak üzere mücevherden ol-dukça değerli gerdanlığını Lat ve Uzza'nın adını anaraksatmaya yemin etmişti.60
 İşte Cenabı Allah o gerdanlığın yerine boynuna, sağlam ipli bir gerdanlık geçirdi ki, boy-nunu iyice sıksın. Cehennem ateşinde o bağdan kurtulamasın. Bu mana onu tahkir etmek ve onu odun hamalısuretinde tasvir etmek içindir. Çünkü o ve kocası sonderece tekebbürlü olup Peygamber efendimizin yoluna taşkoyuyorlardı 61
 Gerçekten ceza amelin cinsindendir ve İslâm Peygamberi'ne düşmanlıkta çok ileri giden Ümmu Cemil veEbu Leheb bir misaldir. Cenabı Hak, inkârcı kincileri bununla uyarmakta ve ölmeden önce sırtlarındaki odun yükü misali küfür, günah ve vebal yükünü atmalarınıistemektedir62
 Sure bütün olarak ele alındığında görülür ki, hem sözcükler arasında hem de tabloda bir ahenk var. Buradaki cehennem alevli bir ateştir. Ateşin babası Ebu Leheb ona yuvarlanmaktadır. Odun taşıyarak, Muhammed'in  yoluna diken atan ve böylece O'na eziyet etmeye çalışan karısı da (ifadenin gerçek ya da mecazi anlamı ile). Odun kendisi ile alevin meydana geldiği nesnedir. Kadın odunları bir iple deste yapmaktadır. Orada alev alev yanan liften dokunmuş bir iple boynundan bağlanmasıdır. Herkes yaptığının karşılığını görsün ve tablonun yalın içeriği tamamlansın diye. Odun ve ip, ateş ve alevin babası olan Ebu Leheb'in ve onun taşıyıcısı olan karısının oraya yu-varlanışı! 63
 Peygamberi taşlamaya ve onun etkisini yok etmeye çalışan eller, adeta taşlanmış, kurumuş ve yok olmuştur. Allah’ın lütfettiği nimetler ve elde edilen her türlü kazanç doğru bir amaç için kullanılmadığı takdirde hiçbir yarar sağlamayacaktır. Kelimelerin tonunda ve vurgusunda da başka bir ahenk görülmektedir. Sözcüklerden elde edilen sesle odun yüklerinin sıkılması ve boynun liften bir iple çekilmesinden çıkan ses arasında bir uyum vardır. Burada odun demetlerini bağlamaya benzeyen bir sertlik bir sıkma görülmektedir. Aynı şey boyna ipin takılıp çekilmesi için de söylenebilir. Ayrıca surenin tümüne yayılmış olan boğma ve tehdit atmosferi ile de uyum sağlamaktadır. 64
 Allah, kendisine ve dinine yardım edenlere, yardım edecek 65 fakat gönderdiği dinin yok edilmesine, hayata uygulanmasına engel olanları ve bunlara yardım edenleri helak edecektir. Bununla tüm muhataplara verilmek istenen mesaj; “safınızı belirleyin!” Ya Muhammed ve onungibi olanların yanında ya da Ebu Leheb ve yardımcılarıgibi olanların yanında yer alın.
Sure, bu mesajların yanı sıra zımnen şunu da dillendirir:
Peygamberin en yakını olsanız dahi ona tabi olmadıkça tebabtan/helakten kendinizi kurtaramazsınız. Peygambere tabi olup Allah’a iman eden kimselerin böylesi bir durumla karşılaştıklarında nasıl hareket edeceklerini Kur’an bize haber vermektedir:
“Allah'a ve AhiretGünü'ne (gerçekten) inanan, ama (aynı zamanda) - babaları, oğulları, kardeşleri yahut (öteki) akrabaları bileolsa- Allah'a ve Elçisi'ne karşı çıkanları seven bir toplumgöremezsin. (Gerçek müminlere gelince,) Allah'ın kalplerineimanı nakşettiği ve ilhamı ile güçlendirdiği kimseler onlar dır ve (zamanı gelince) onları içlerinden ırmaklar akanbahçelerde barındıracaktır. Allah onlardan hoşnuttur veonlar da Allah'tan. İşte onlar Allah'tan yana olanlardır.İşte onlar, Allah'tan yana olanlar, mutluluğa ulaşacaklar- dır!” (Mücadele, 58/20)
SONUÇ
 Allah kendi zatıyla, gönderdiği vahiyle ve vahyi tebliğ etmekle görevlendirdiği elçisi ile alay eden, onları küçümseyen, yok saymaya çalışan kimseleri –bu kişilerinkim olduklarına bakmaksızın- kınamakta, onları tehdit etmekte ve düşecekleri durumu ironik bir üslupla alaya almaktadır. Çünkü ceza amel cinsindendir. Bu ilke gereğince dünyada iken müminlere gülüp onlarla alay eden kimselere, ahirette müminlerin güleceğini66 Yüce Allah bildirmektedir.
Sure aynı zamanda sözün ve onu ifade etme biçiminin önemini de göz önüne sermektedir. Surede kullanılan sözcükler ve onların söyleniş tarzı ve üslubu hem muhataplar hem de herkes üzerinde etkili olmuştur.
Vahyin indiği ortam ve zaman diliminde ironi bu adla bilinmese dahi Yüce Allah bu üslubu mükemmel birşekilde kullanmıştır. Bu durum, Kur’an’ın muciz bir lafız olduğunu ve onun belağatının ne kadar harika olduğunubir kez daha ortaya koymaktadır.

______________________________
1 Bayram, Yusuf - Çap, Sabri,Kur’an’da Edebi Sanatlar http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/kuranda-edebi-sanatlar.

2 Albayrak, Halis,Allah’ın Nüzul Dönemindeki Farklı Davranış TarzınınMü’minin Kur’an Anlayışına Katacağı Boyut Üzerine , Kur’an Sempoz- yumu 2-4 Şubat 1996, Fecr Yayınevi, Ankara 1996, s 37.
3 Üstün, Dökmen,Var Olmak Gelişmek Uzlaşmak , Sistem Yay., İstan-bul, 2005, 14. baskı, s. 89
4 Tokur, Behlül,Kur’an’da Soru Kalıpları ve Metaforlar , Atatük Üni.İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 36, Erzurum 2011, s. 114-115.
 5 Halefullah, M.Ahmed, Kur’an’da Anlatım Sanatı, (Çev. Şaban Kara-taş), Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2002, s. 6
6 Bayram,- Çap, agy.
7 Mir, Mustansir,Kur’anda İroni: Bir Yusuf Kıssası İncelemesi, (çev. Ali AKAY), Dicle Üni. İlahiyat Fak. Dergisi, C.IX, sayı I, Diyarbakır 2007.
8 BSTS / Felsefe Terimleri Sözlüğü 1975.
9 TÜRKÇE SÖZLÜK, TDK Yayınları (10. Baskı) Ankara 2005, s.980
10 Tosun, Necip,Modern Öykü Kuramı, Öyküde İronik Anlatım, HeceYayınları, Ankara, Kasım 2011, s. 284.
11 Güçbilmez, B. Beliz,Modern Sonrası tiyatroda İroni ve bir ÖrnekOlarak Tom stoppard tiyatrosu , (Yayınlanmamış Doktora Tezi), s. 13,Ankara 2002.
12 Şahin, İbrahim, Romantik Bir Tavır Olarak İroni , Celal BayarÜnv., Fen-Edb. Fakl., II. Uluslararası Türk Tarihi ve Edebiyatı Kongre-si, 11-13 Kasım 2005, Manisa.
13 Akbaş,Vahap,“Mehmet Âkif’te bir anlatım aracı olarak nükte ve iro- ni”, www.mehmetakifarastirmalari.com/index.php?option=com_content&view=article&id=228:mehmet-akifte-bir-anlatm-arac-olarak-nuekte-ve-ironi&catid=25:edebiyat-ve-dueuence-&Itemid=159.
 14 Tosun, age., s. 281.
15 Enginün, İnci,Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy, MarmaraÜniversitesi Yayınları No:439, Fen- Edebiyat Fakültesi Yayınları No:5İstanbul, 1986. s. 212.
16 Bakara, 2/164; Yusuf, 12/2, 109; Ra’d 13/14; Muhammed, 47/24;Hadid, 57/16-17.
17 Tosun, age., s. 281.
18 İbn Manzur, Muhammed. b. Mükrim, Lisan’ül Arap, Daar Sadır,Beyrut ts. I/183. ez- Zemahşeri, Muhammed b. Ömer,el- Keşşaf ,Riyad, 1988, I/185.
19 Bakara, 2/15.
20 İbn Kesir, Eb’il Fida İsmail b. Ömer, Tefsir’ul Kur’an’il Azim, Daarİbn Hazm, Beyrut, 2000, I/94.
21 Nisa, 4/142.
22 Tevbe, 9/79.
23 Haşr, 59/19
24 Taberi, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir,Câmiu'l-Beyân an Te'vili âyi'l-Kur'an, Daar Hacer, Kahire, 2001, I/317-318.
25 Şûra Sûresi, 42/40 "Bu mecazı en mükemmel hale getiren bir edebî sanattır" ez- Zemahşeri,age., I/185.
26 Bakara, 2/194.
27 Es-Sabuni, Muhammed Ali,Safvetü’t-Tefasir , Daru’l Kur’an’il Kerim, Beyrut,1981, I/36-37.
28 Kutup, Seyyid,Fizilal’il Kur’an , Beyrut.( Daru’l Şuruk) 1985. I/45.
29 Al-i İmran, 3/54; Neml, 27/50.
3 0 Özyalçıner, Adnan,Haldun Taner Öykücülüğü Üstüne , Gösteri Der-gisi, Ocak 1984.
31 Tosun, age., s. 284
32 Tokur, agm., s. 116

33KURTUBİ, Muhammed b. Ahmed b. Ebi Behr,el Cami-u li Ahkâmi’l Kur’an , Al-Resaleh Yayınevi, Beyrut, 2006. XI/303-304.
34 Mir, agm., s.191-192.
35Mevdudi, Seyyid Ebu’l A’la,Tefhimu’l Kur’an , (Trc. Kurul), İnsanYayınları, İstanbul, 1987, VII/291.
36 http://www.istekuran.com/index.php?page=tebbet, 12.01.2013.
37 Şuara, 26/214.
38 Buharî, IV, 1902; Müslim, I, 193.
39 Taberi, age., XIV/716-717.
40 es-Sabuni, III/618.
41 Tevbe, 9/32
42 Yazır, Elmalılı M. Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, (Azim dağıtım, I.baskı), İstanbul, 1992, X/48.
43 İbn Aşur, Mumammed Tahir,Tefsiru’t Tahrir ve’t Tenvir, Daru’t Ten- vir, Tunus, 1984, XXX/601.
44 Yazır, X/49.
45 http://www.istekuran.com/index.php?page=tebbet, 12.01.2013
46 Al-i İmran, 3/73; Fetih, 48/10; Yasin, 36/83; Sad, 38/75; Hadid,57/29; Mülk, 67/1.
47 Küçük, Ali, Besair’ul Kur’an, Sofra Yayınları, Konya 2011, XVII/355
48 İbn Aşur, age., XXX/601.
49 İbn Aşur, age., XXX/604.
50 Al-i İmran, 3/91; En’am, 6/96; Mü’minun, 23/10-103; Şuara, 26/88; Mümtehine, 60/3..
51Zuhayli, Vehbe,Tefsiru’l-Münir , Daru’l fikril Muasır, Beyrut,1991, XXX/455.
52 İbn Aşur, age., XXX/605.
53 es-Sabuni, age., III/619.
54 Kur'ân, eşleri dört kategoride ele alır.
1.Hz. İbrahim ile Sare, Hacer (iyi-iyi).
2.Ebu Leheb ve Ümmü Cemil (kötü-kötü).
3.Hz. Nuh ve karısı ile Hz. Lut ve karısı (iyi-kötü).
4.Firavun ve karısı Asiye (kötü-iyi). Bu eşleştirme, hem baştan sona kadar dikey olarak bütün çiftleri hem  yatay olarak tarihteki bütün çiftleri içerir. Bkz: İslamoğlu, Mustafa, Hayat Kitabı Kur’an, s.1321.
55 Hicazi, Muhammed Mahmud,Furkan Tefsiri , İlim Yayınları, VI/628
56 Zuhayli, age., XV/667-668.
57 İbn Aşur, age., XXX/605.
58 ez- Zemahşeri,age., VI/459; Zuhayli, age., XXX/458.
59 Yazır, X/52-53.
60 Kurtubi, age., XII/554; Zuhayli, age., XXX/458.
61 Hicazi, age., VI/628.
62 Yıldırım, Celal,İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri , Anadolu Yayınları,13/7067.
63 Kutup, age. VI/4000.
64 Kutup, age., VI/4000.
65 Mumammed, 49/7.
66 Mutaffifîn, 83/34.

KAYNAKÇA

AKBAŞ, Vahap, “Mehmet Âkif’te bir anlatım aracı olaraknükte ve ironi ”, www.mehmetakifarastirmalari.com/index.php?option=com_content&view=228
ALBAYRAK, Halis,Allah’ın Nüzul Dönemindeki FarklıDavranış Tarzının Mü’minin Kur’an Anlayışına Ka- tacağı Bayut Üzerine , Kur’an Sempozyumu 2-4Şubat 1996, Fecr Yayınevi, Ankara 1996.
BAYRAM, Yusuf,-ÇAP, Sabri, Kur’an’daEdebi Sanat- lar  ,http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/kuranda-edebi-sanatlarBSTS /Felsefe Terimleri Sözlüğü  1975
ENGİNÜN, İnci,Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy ,Marmara Üniversitesi Yayınları No:439, Fen- Ede-biyat Fakültesi Yayınları No:5 İstanbul, 1986.
GÜÇBİLMEZ, B. Beliz,Modern Sonrası tiyatroda İroni vebir Örnek Olarak Tom stoppard tiyatrosu , (Yayın-lanmamış Doktora Tezi), s. 13, Ankara 2002.
HALEFULLAH, M.Ahmed, Kur’an’da Anlatım Sanatı,(Çev. Şaban Karataş), Ankara Okulu Yayınları,Ankara, 2002
HİCAZİ, Muhammed Mahmud,Furkan Tefsiri , İlim Yayın-ları
İBN AŞUR, Mumammed Tahir,Tefsiru’t Tahrir ve’t Tenvir ,Daru’t Tenvir, Tunus, 1984. I-XXX.
İBN KESİR, Eb’il Fida İsmail b. Ömer, Tefsir’ul Kur’an’ilAzim, Daar İbn Hazm, Beyrut, 2000.
İBN MANZUR, Muhammed. B. Mükrim, Lisan’ül Arap,Daar Sadır, Beyrut ts. I-XV.
KURTUBİ, Muhammed b. Ahmed b. Ebi Behr,el Cami-uli Ahkâmi’l Kur’an , Al-Resaleh Yayınevi, Beyrut,2006. I-XXIV.
KUTUP, Seyyid,Fizilal’il Kur’an , Beyrut.( Daru’l Şuruk)1985. I-VI.
ÖZYALÇINE R, Adnan,Haldun Taner Öykücülüğü Üstüne ,Gösteri Dergisi, Ocak 1984.
 MEVDUDİ, Seyyid Ebu’l A’la,Tefhimu’l Kur’an , (Trc. Ku-rul), İnsan Yayınları, İstanbul, 1987. I-VII.
MİR, Mustansir,Kur’anda İroni: Bir Yusuf Kıssası İncele- mesi,(çev. Ali AKAY), Dicle Üni. İlahiyat Fak. Der-gisi, C.IX, sayı I, Diyarbakır 2007.
ES-SABUNİ, Muhammed Ali, Safvetü’t-Tefasir, Daru’lKur’an’il Kerim, Beyrut,1981. I-III.
ŞAHİN, İbrahim, Romantik Bir Tavır Olarak İroni , CelalBayar Ünv., Fen-Edb. Fak., II. Uluslararası Türk Tarihi ve Edebiyatı Kongresi, 11-13 Kasım 2005,Manisa.
TABERİ,  Ebu Cafer Muuhammed b. Cerir,Câmiu'l-Beyânan Te'vili âyi'l-Kur'an, Kahire, 2001. I-XXVI.
TOKUR, Behlül,Kur’an’da Soru Kalıpları ve Metaforlar , Atatük Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sa yı: 36, Erzurum 2011
TOSUN, Necip,Modern Öykü Kuramı, Öyküde İronik Anla tım , Hece Yayınları, Ankara, Kasım 2011.
TÜRKÇE SÖZLÜK, TDK Yayınları (10. Baskı) Ankara2005
ÜSTÜN, Dökmen,Var Olmak Gelişmek Uzlaşmak , SistemYay., İstanbul, 2005, 14. baskı
YAZIR, Elmalılı M. Hamdi, ,Hak Dini Kur’an Dili , (Azimdağıtım, I.baskı), İstanbul, 1992. I-X.
YILDIRIM, Celal,İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri , Anadolu Yayınları, İstanbul 1991.
ZEMAHŞERİ, Muhammed b. Ömer,el- Keşşaf , Riyad,1988.
ZUHAYLİ, Vehbe, Tefsiru’l-Münir, Daru’l fikril Muasır,Beyrut,1991


http://www.academia.edu/9861025/Kuranda_%C4%B0ronik_Anlat%C4%B1m_%C3%96rene%C4%9Fi_Tebbet_Suresi



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder